Tarihte Türk Adı

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

        Türk Adının Ortaya Çıkışı

         

        Türkler, tarihin tanıdığı en eski ve en köklü milletlerin başında yer alır. Onlar muhtelif zamanlarda, muhtelif coğrafyalarda ve muhtelif adlar altında yaşamışlarsa da aralarında daima dil ve kültür birliği mevcut olmuştur. Fakat birkaç istisna durum dışında, Türk topluluklarının hepsi hiçbir zaman aynı ad altında anılmamıştır. Onlar, tarihin belirli dönemlerinde “Hun, Avar (Apar), Türk, Türgiş, Uygur, Kırgız, Sabar (Sabir/Sibir), Bulgar, Hazar, Oğuz (Türkmen), Karluk, Kıpçak (Kuman), Peçenek, Yakut (Saha/Saka), Çuvaş ve Kazak” gibi çok çeşitli adlar taşımışlardır. Bunlardan sadece “Hun” ve “Türk” adları, Hun ve Göktürk Devletlerini meydana getiren toplulukların siyasî adı olarak, yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Öte yandan, Kırgız, Uygur, Yakut (Saha) ve Çuvaş Türkleri de kendi kavim adlarını hiçbir zaman terk etmeyerek, günümüze kadar koruyup gelmişlerdir.

         

        Hemen hemen tarihin her devrinde büyük Türk hükümdarlarının başlıca gayesi, Türkçe konuşan ve Türk kültürüne mensup toplulukları bir devlet çatısı altında toplamak olmuştur. Tarihî kayıtlara göre, bu büyük gaye, ilk defa büyük Hun hükümdarı Mete (Bogatır=Bagatır/Batur) tarafından gerçekleştirilmiştir. MÖ 209 yılında Hun tahtına çıkan Mete, tarihte ilk defa Türk kültürüne mensup ve Türklerle akraba olan toplulukları “Hun” (Hun=Kun/Kün=halk) adı ile bir devlet çatısı altında toplamıştır. O, MÖ 176 tarihli bir belgede bu durumu “Yay gerebilen ve ok atabilen bütün toplulukları bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldu”[1] şeklinde bir ifade ile açıklamıştır. Görüldüğü gibi, Mete, Türk siyasî birliğini kurmakla kalmamış, bir devlet çatısı altında birleştirdiği topluluklara “Hun olma bilinci”, yani “millet olma bilinci” de kazandırmıştır. “Hun olma bilinci”, Mete’den sonra gelen hükümdarların Hun siyasî birliğini koruyamamaları yüzünden gittikçe zayıflamış, yerini yavaş yavaş “kabîle (boy) bilinci” almaya başlamıştır. Aynı şekilde Hun adı da Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra bütün Türk topluluklarının siyasî adı olmaktan çıkmış, yerini kabîle adlarına bırakmıştır.

         

        Türk kültürüne mensup ve Türkçe konuşan topluluklar ikinci defa “Türk” siyasî adı ile Göktürk Devleti çatısı altında toplanmıştır. Fakat Türk adı, Hun adında olduğu gibi Göktürk Devleti’nin yıkılmasından sonra silinip gitmemiştir. Aksine Türk adı, Göktürklerin Türk dünyası üzerindeki derin ve kalıcı siyasî, askerî ve kültürel etkileri sayesinde gittikçe yaygınlık kazanarak, Türk kültürüne mensup ve Türkçe konuşan toplulukların genel adı olarak kullanılmaya ve yerleşmeye başlamıştır. Bu gelişmenin sonunda Türk topluluklarının büyük bir kısmı, kendi boy ve soy (sülâle) adlarının yanı sıra Göktürkler yoluyla Türk adını almışlardır.

         

        Türk kelimesi, ilk defa Göktürk Devletini kuran topluluğun adı olarak Göktürk Yazıtlarında görülmektedir. Bu yazıtlarda Türk adı bazen “Türük” şeklinde çift heceli, bazen de “Türk” şeklinde tek heceli olarak yazılmış ve söylenmiştir[2]. Bu kelime, aynı yazıtların sadece bir yerinde özel bir ifade olarak, “Kök Türük” (Göktürk=soylu, semavî, kutsal Türk) şeklinde geçmektedir[3].

         

        Türk kelimesine çeşitli yabancı kaynaklarda da rast gelinmektedir. Yabancı kaynaklarda görülen Türk kelimesi, genellikle bu kaynaklarda kullanılan dillerin fonetiğine (ses yapısı) uydurulmuş bir şekilde yazılmıştır. Durum böyle olunca, kelimenin aslı bazen tanınamayacak kadar değişmiştir. Meselâ Türklerin en eski komşuları olan Çinliler, Türk kelimesini kendi fonetiklerine göre, ancak “T’u-kue” veya “T’u-chüeh” şeklinde yazabilmişlerdir. Görüldüğü gibi, bu kelimede fazla ve eksik harfler bulunmaktadır. Üstelik bu kelime tek değil, çift heceli olarak gözükmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki, Çinliler, “T’u-kue” kelimesini, “Türk” değil, “Türük” veya “Türküt” kelimesinin karşılığı olarak yazmış olmalıdırlar[4]. “Türküt” kelimesi ise, Türk kelimesinin çoğuludur.

         

        Türk kelimesi, Çin kaynaklarına göre, Bizans ve Rus kaynaklarında doğruya daha yakın bir şekilde tespit edilmiştir. Meselâ, Bizans kaynaklarında Türk kelimesi “Turkoi”, bunun çoğulu olan Türkler kelimesi de “Turkos” şeklinde kaydedilmiştir[5]. Rus kaynaklarında ise, aynı kelime “Torky” veya “Torci” şeklinde yazılmıştır[6]. Burada hemen belirtelim ki, Rusların “ü” yerine “o” harfini yazmaları, dillerinde “ü” sesinin bulunmamasından kaynaklanmıştır.

         

        Türk kelimesinin, Türklerin söyledikleri gibi yazılmış şekline sadece İslâm kaynaklarında rast gelinmiştir. Türk topluluklarını VII. yüzyılın ortalarından itibaren daha yakından tanımaya başlayan Müslümanlar, ayrı ayrı adlar taşımalarına rağmen onların aynı kültüre mensup olduklarını ve aynı dili konuştuklarını görüp hepsini yaygın bir isim olan “Türk” adıyla anmışlardır[7]. Fakat Araplar, Türk kelimesinin çoğulunu “Etrak” (Türkler) şeklinde söyleyerek, kelimenin aslını bir hayli değiştirmişlerdir. Bunun sebebi, Arapların bu kelimeyi, kendi dillerindeki bir kelime gibi kabul ederek, Arapçanın gramer kurallarına göre çoğul yapmalarıdır. Bu durum hiç şüphesiz, Arapçanın kendi özelliğinden kaynaklanmıştır. Hâlbuki birçok dilde çoğul eki ayrı olup, kelimenin sonuna eklenmektedir. Bu da, kelimenin aslî yapısını değiştirmemektedir. Meselâ Farslar, kendi dillerinin çoğul eki “-ân” ile Türk kelimesini “Türkân” şeklinde çoğul yapmışlardır. Görüldüğü gibi, bu çoğul şeklinde kelimenin aslı tamamen korunmuştur.

         

         

        Türk Adının Aslı ve Anlamı

         

        Türk kelimesinin aslına ve anlamına dair Çin ve Arap kaynaklarında bazı açıklamalar yapılmıştır. Hemen belirtelim ki, bu açıklamaların hepsi uydurma halk etimolojilerine dayanmaktadır. Bundan dolayı, hiçbir ilmî değeri bulunmayan bu açıklamaları, burada tekrar zikretmeyi gerekli bulmuyoruz[8].

         

        Türk kelimesinin ilk defa ilmî izahını yapan Macar bilim adamı H. Vambéry’dir. Vambéry’ye göre, “Türk” kelimesi Türkçe “törü-mek” (türemek) fiilinden çıkmış bir isimdir. Nasıl “yörü-mek” fiilinden “yörük=yürük”, “börü-mek” fiilinden “börük=börk” kelimelerinin çıktığı gibi “törü-mek” fiilinden de “törük” kelimesi çıkmıştır[9]. “Törük” kelimesindeki “ö” sesi zamanla “ü”ye dönüşerek, kelime “türük” şeklini almıştır[10]. “Türük” kelimesindeki ikinci sesli harf, yani “ü” sesi de zamanla düşerek, geriye “Türk” kelimesi kalmıştır. Zira, Türk dilinin gelişmesine paralel olarak kelimelerin yapısında da zaman zaman ses değişmesi ve düşmesi meydana gelmektedir. Meselâ “erk” (güç, kuvvet), “ark” (su kanalı) ve “börk” (başlık) kelimeleri başlangıçta iki heceli, yani “erik”, “arık” ve “börük” şeklindeydi. Ancak, “i”, “ı” ve “ü” sesli harflerinin düşmesinden sonra bu kelimeler “erk”, “ark” ve “börk” şekline dönüşmüşlerdir[11].

         

        Bu açıklamadan sonra burada şu hükme varıyoruz: Türk kelimesi, “törü-mek” (törü-mek=törük=türük=türk) fiilinden türetilmiş bir isimdir. Öyleyse bu kelime, “türemiş, yaratılmış, doğmuş, yaratık, adam” gibi anlamlara gelmektedir[12].

         

        Türk kelimesinin, “törü-mek” fiilinden çıkmış bir isim olduğuna ve bu fiille ilgili bir anlam taşıdığına göre, bu isim ile Göktürklerin tarih sahnesine çıkışları ilgili tarihî olay ve bu olayın destanı olan Göktürk Türeyiş (veya Ergenekon) Destanı’nda sözü edilen olay arasında bir bağ bulunup bulunmadığını da göstermek gerekmektedir. Gerçekten de Türk adının ortaya çıkışı ile Göktürk Devleti’nin kuruluşu ve bununla ilgili destan arasında kuvvetli bir bağ bulunmaktadır. Çin Yıllıklarında parçalar ve özetler halinde tespit edilmiş olan tarihî ve destanî olayları burada bir kere daha gözden geçirirsek, bu bağı açıkça görmek mümkün olmaktadır.

         

        Tarihî kayıtlara göre, Göktürk Devleti’ni kurup Türk adını alacak olan topluluk, Büyük Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra Hun beylerinin Kansu bölgesinde kurdukları Kuzey Liang Devleti içinde yaşıyordu. Tabgaç Türk Devleti, 439 yılında, yine bir Türk devleti olan Kuzey Liang Devleti’ne ağır bir darbe vurmuştur. Bu darbeden kurtulabilen 500 aile (Aşina aileleri) kaçarak Avarlara sığınmıştır[13]. Avarlar da bu ailelere oturmaları için Altay Dağlarının güney eteklerinde yer göstermişlerdir. Bu aileler burada Avarlara bağlı olarak, demircilik yapmak, Avarlara silâh imal etmek ve Çin ile ticaret yapmak suretiyle bir asır içinde çoğalıp güçlü bir kavim hâline gelmişler ve harekete geçip kendi bağımsız devletlerini kurmuşlardır[14]. İşte onlar, bu güçlü durumlarını gösteren bir ifade olan “Türk” adını almışlardır.

         

        Göktürklerin tarih sahnesine çıkışlarıyla ilgili bu tarihî olay Göktürk Türeyiş (veya Ergenekon) Destanında da semboller ve meteforlarla şöyle anlatılmıştır: Destanı’na göre, Aşina aileleri düşmanları tarafından ağır katliama uğratılmıştır. Bu katliamdan geriye sadece bir çocuk kalmıştır. Bu çocuğun da ayakları, elleri kesilmiş ve kendisi bir bataklığa atılmıştır. Buradan dişi bir kurt tarafından kurtarılan çocuk, önce bir mağaraya, sonra gizli bir geçitten Ergenekon vadisine götürülmüştür. Burada çocuğun kurtla çiftleşmesi sonucunda on erkek çocuk dünyaya gelmiştir. Bu çocuklar büyüyüp yetiştikleri zaman dışarıdan kendilerine birer kız almak suretiyle yeni birer aile oluşturmuşlardır. Bu on aile de aradan geçen dört yüz sene içinde çoğalıp, büyük bir kavim hâline gelmiştir. Böylece, yeniden türeyip, çoğalan Aşina aileleri, kendilerine dar gelmeye başlayan Ergenekon vadisinden çıkıp, Orta Asya’ya yayılmışlardır.

         

        Görüldüğü gibi, Vambéry’nin yaptığı ve birçok bilim adamının kabul ettiği açıklamayı, hem Göktürklerin tarih sahnesine çıkışlarını anlatan tarihî olay hem de Türeyiş (veya Ergenekon) Destanına konu olan olay desteklemektedir. Türk kelimesinin anlamında olduğu gibi, Destanda da imha edilmiş olan Aşina ailesinin yeniden doğması, türemesi ve çoğalması söz konusudur. Aşina ailesi, başına gelen felâketten sonra tekrar türeyip, güçlü bir kavim hâline geldiğine göre, bu durum ile ilgili bir isim alması ve kullanması gayet normaldir.

         

        Buraya kadar verdiğimiz bilgiden çıkan sonuç şudur: “Türk” kelimesi Türkçe “törü-mek” fiilinden çıkmış bir isimdir. Kelimenin ilk şekli “Törük” olmalıdır. Fakat Türk kelimesinin bu şekilde yazılmış hâline Türkçe kaynakların hiçbirinde rast gelinmemiştir[15]. Bilindiği gibi, bu kelime önce “Türük” şekline dönüşmüş ve sonra da “Türk” hâlini almıştır. Bu duruma göre Türk kelimesinin ilk anlamı “türemiş, yaratılmış, yaratık, insan” demektir. Türk dilbilgisi kurallarına uygun olarak yapılan bu açıklamayı ve anlamlandırmayı, tarihî ve destanî olaylar da desteklemektedir. Fakat kelimenin anlamı bu şekilde kalmamıştır. Kelimenin ses yapısında olduğu gibi zamanla anlamında da bir değişme ve gelişme meydana gelmiştir. Bu değişme ve gelişme sonucunda Türk sözü “güç, kuvvet, kudret, güçlü, kuvvetli, kudretli” gibi yeni anlamlar kazanmıştır. Kanaatimizce, kelimenin ses yapısı ve anlamındaki bu tekâmül, Göktürk devrinde tamamlanmıştır. Artık bundan böyle Türk adı, bütün kaynaklarda tek heceli ve “güç, kuvvet, kudret” anlamında bir kelime olarak zikredilmiştir.

         

        Fransız bilim adamı L. Bazin, bu durumu şöyle açıklamıştır: Ona göre, Türk kelimesi “Törük” veya ”Türük” şeklinde iken “var olmuş, şekil kazanmış” gibi bir anlama gelmekteydi. Sonra, bu kelime Kaşgarlı Mahmûd’un da belirttiği “gelişmiş, olgunlaşmış” (développé) şeklinde bir anlam taşımaya başlamıştır. “Türk” şeklini alınca da “tamamıyla gelişmiş, olgunlaşmış” (pleinement développé) ve “güç, kuvvet” (fort) gibi yeni bir anlam kazanmıştır[16].

         

        L. Bazin’in yaptığı bu açıklamayı, tarihî ve edebî metinlerde geçen çeşitli dil örnekleri de desteklemektedir: Meselâ Batı kaynaklarının birinde, Türk topluluklarından birinin adı “Türk-Hun” şeklinde zikredilmiştir. Buradaki “Türk” kelimesi, Hun adının önünde “güçlü, kuvvetli, kudretli” anlamında kullanılmış bir sıfattır. Bundan da anlaşılıyor ki, bu Türk topluluğunun adı “kudretli, güçlü Hun” şeklinde belirtilmiştir[17].

         

        Aynı şekilde, Türk kelimesi Uygur metinlerinde de “yigit” kelimesinin önünde de sıfat olarak kullanılmıştır. Bu metinlerinde “türk yigit” şeklinde geçen bu söz, “güçlü, kuvvetli yiğit” anlamına gelmektedir[18]. Aynı deyim Kaşgarlı Mahmûd’un Divanında “gençlik çağının ortası” şeklinde bir ifade ile açıklanmıştır[19]. Gençlik çağının ortası da hiç şüphesiz, insanın her bakımdan en güçlü olduğu zamandır.

         

        Yine Türk kelimesi, Uygur metinlerinde Türkçe “güç, kuvvet, kudret” anlamına gelen “erk” kelimesiyle birlikte “erk türk” şeklinde eş anlamlı (sinonim) kavram olarak kullanılmıştır[20]. Bu duruma göre, Türk sözü tıpkı “erk” gibi “güç, kuvvet, kudret, güçlü, kuvvetli, kudretli” anlamlarını ifade eden bir kelimedir.

         

        Alman bilgini Le Coq, ilk defa Uygur metinlerindeki Türk kelimesinin, Göktürk Devleti’ni kuran topluluğun adı olan “Türk” sözü ile yapı ve anlam bakımından aynı olduğunu ileri sürmüştür. Göktürk Yazıtlarını çözen Danimarkalı büyük Türkolog W. Thomsen de, Le Coq’un bu isabetli görüşünü hiç tereddüt etmeden kabul etmiştir[21]. Macar bilgini G. Németh ise, bir araştırmasında “Türk” adının “güç, kuvvet” anlamına geldiğini, bazı Türk topluluklarının da benzer anlamda adlar aldıklarını göstermek suretiyle ispat etmeye çalışmıştır[22].

         

        Türk Sözünün Topluluk Adı Olarak Kullanılması

         

        Türk sözü, ilk defa, Göktürk Devleti’ni kuran ve bu devletin temelini oluşturan topluluğun adı olarak Göktürk Yazıtlarında kullanılmıştır. Yazıtlarda bu topluluğun adı, bazen “Türük bodun” bazen de “Türk bodun” şeklinde zikredilmiştir. “Bodun” kelimesi; “boy” (Bod) kelimesinin çoğulu olup “boylar birliği, halk, kavim, millet” gibi anlamlara gelmektedir. Bu duruma göre, “Türk bodunu”, akraba boyların bir başkan etrafında toplanmasıyla meydana gelmiş siyasî bir topluluktur[23]. Daha açık bir ifade ile söylememiz gerekirse, “Türk bodun”, aynı dili konuşan ve aynı kültüre mensup olan toplulukların siyasî adıdır[24].

         

        “Türk bodunu”nun çekirdeğini, “Aşina” (soylu dişi kurt) aileleri oluşturmaktaydı. Aşina aileleri de kökü Hunlara dayanan bir topluluk idi[25]. Aşina oğullarının başında bulunan Bumin, 552 yılında Avar hâkimiyetine son verip kendi devletini kurmuştur. Bumin Kağandan sonra gelen Türk Kağanları, kendileri ile aynı dili konuşan ve aynı kültüre mensup Oğuz/Dokuz Oğuz, Karluk, Kırgız, On-Ok, Türgiş, Basmıl, Tarduş, Töles/Töliş, Bayırku, İzgil, Çik gibi akraba toplulukları (bodun) bir devlet çatısı altında toplayarak, büyük Türk siyasî birliğini kurmuşlardır.

         

        Türk sözü, Göktürk Yazıtlarında sadece Göktürk Devleti’ni kuran topluluğun (Aşina oğulları) adı olarak kullanılmamıştır. Yazıtların ifadesine göre, Türk beyleri, Göktürk Devleti çatısı altında topladıkları Oğuz, Türgiş ve Basmıl gibi toplulukları da, kendileri gibi Türk olarak kabul etmişlerdir[26]. Bunlardan özellikle Oğuzların, kendi adlarının yanı sıra Türk adını da benimsemiş ve kullanmış oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim Türk ismi, Göktürklerin tarih sahnesinden çekilmelerinden üç asır sonra bile Oğuzlar arasında yaygın bir şekilde kullanılmış olmalı ki, Ruslar, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inen Oğuz kitlesi ile karşılaştıklarında, bu kavmi Oğuz adıyla değil, “Türk” (Tork) adıyla anmışlardır[27].

         

        Bütün tarihleri boyunca Türklerle komşu ve temas halinde olan Grekler, Sabarlardan Osmanlılara kadar bütün Türk topluluklarını “Türk” (Turkoi/Turkos) adıyla anmışlardır[28]. Aynı şekilde Araplar ve Farslar da temasa gelip yakından tanıdıkları bütün Türk toplulukları için “Türk” adını kullanmışlardır. Öte yandan Selçuklu ve Osmanlı Türkleri kendilerini hanedan adıyla tanıtırlarken Avrupalılar onlara “Türk” demişlerdir[29]. Hatta Osmanlı devrinde “Türklük” ve “İslâmiyet” kavramları birbiriyle öyle bütünleşmiştir ki, Batı’da, “Müslüman” kelimesi “Türk” kelimesiyle eş anlamlı bir kelime olarak kullanılmaya başlanmıştır. Meselâ, dünyanın neresinde olursa olsun, İslâm dinine giren kişi için genellikle “Türk olmuş” ifadesi kullanılıyordu[30].

         

        X. yüzyıldan itibaren İslâm dinine ve medeniyetine giren büyük Türk topluluğu Oğuzlar için Türk adının yanı sıra bu adın bir versiyonu olarak “Türkmen” adı da kullanılmıştır. Daha doğrusu Müslüman yazarlar, İslâm dinine ve medeniyetine giren Oğuzları, Müslüman olmayan diğer soydaşlarından ayırt etmek için onlara “Müslüman Türk” anlamında “Türkmen” demişledir[31]. Türkmen adı gittikçe yaygınlık kazanarak üç asır sonra tamamen Oğuz adının yerini almıştır[32].  

         

        Türkmen kelimesi Türk kelimesine “-men” ekinin ilâvesiyle oluşmuş bir isim gibi gözükmektedir. Zira Türkçede, isim ve fiil köklerine gelerek yeni isimler yapan “-men”, “-man” eki bulunmaktadır. Meselâ “değir-men”, “sök-men”, “köz-men” (gözleme), “gök-men” (gök gözlü insan), “ket-men” (kazma), “dik-men” (koni biçiminde tepe), “kur-man” (yay konan kap), “sık-man” (üzüm sıkma zamanı), “sok-man” (çizme), “koca-man”, “kara-man” gibi kelimeler hep bu eklerle yapılmış isimlerdir. Ancak, Türkmen kelimesindeki “-men” eki bu isimlerdeki eke benzememektedir. O hâlde Türkmen kelimesindeki “-men” eki nereden gelmiştir? Bu durumu bize, en iyi, büyük Türkolog Kaşgarlı Mahmûd açıklamaktadır. Kaşgarlı Mahmûd’a göre, daha önce birbirini tanımayan iki Türk karşılaştıklarında biri diğerine “sen kimsin” anlamında “kim sen” diye sormaktaydı. Bu soruya, karşısındaki de “Türküm” anlamında “Türk men” (ben Türküm) demekteydi[33]. Kanaatimizce, “Türk” ve “men” (ben) kelimeleri zamanla birleşerek, tek bir kelime hâline gelmiştir[34]. Bu kelimeyi Türklerden öğrenen İslâm tarihçileri de, Müslüman olan Türkleri Müslüman olmayan soydaşlarından ayırt etmek için onlara “Türkmen” adıyla hitap etmişlerdir. Böylece, İslâm dünyasında Türk adının yanı sıra Türkmen adı da yayılmaya ve yerleşmeye başlamıştır.

         

        Türkiye Selçukluları devrinde Türk ve Türk toplulukları için hem “Türk” hem de “Türkmen” adları kullanılmıştır. Daha doğrusu bu dönemde, devlet teşkilâtı içinde yer alanlar ile yerleşik hayata geçmiş olanlar “Türk” adıyla, konar-göçer hayat yaşayan kitleler ise “Türkmen” adıyla anılmıştır. Bu anlayış Osmanlı devrinde de aynen devam etmiştir. Meselâ Fâtih Kanunnâmesinde, “Türk” ve “şehirli” kelimeleri eş anlamlı iki kavram olarak birlikte zikredilmiştir[35]. Bu duruma göre, Osmanlı Devrinde Türk, yerleşik hayatı, daha doğrusu Osmanlı medeniyetini temsil etmekteydi. Türkmen ise, bunun tam zıddı olan göçebe hayatın temsilcisi durumundaydı. Osmanlı belgelerinde bu anlayışın bir ifadesi olarak, Türkmenlerden konar-göçer hayatı terk edip de yerleşik hayata geçenler için “Türkmenlikten çıktı” denmekteydi[36].

         

         

        Türk Sözünün Devlet ve Ülke Adı Olarak Kullanılması

         

        Göktürk Devleti’nden sonra (552-744) Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar bir daha “Türk” adı altında devlet kurulmamıştır[37]. Fakat Türk adı hiç unutulmamış, hem Türkçe konuşan ve Türk kültürüne mensup toplulukların siyasî adı hem de bu toplulukların oturdukları ülkelerin adı olarak kullanılmaya devam etmiştir.

         

        Ülke adı olarak “Türkiye”[38] (Turkhia) kelimesine ilk defa bir Bizans kaynağında rast gelinmiştir. VI. yüzyıla ait olan bu kaynakta, Türk ana yurdu olan Orta Asya’ya “Türkiye” (Turkhia) denmiştir. IX.-X. yüzyıllar arasında, İtil (Volga) nehrinden Orta Avrupa’ya kadar olan sahaya da aynı ad verilmiştir. Hatta bu sahanın doğu kısmı, yani Hazar ülkesi “Doğu Türkiye”, batı kısmı, yani Macar ülkesi de “Batı Türkiye” adıyla anılmıştır[39]. Batı dünyası I. Haçlı Seferi’yle yakından tanıdığı ve Türklerle dolu olarak gördüğü Anadolu’ya, II. Haçlı Seferi’nden sonra (1147) “Türkiye” (Turkhia/Turquia) demeye başlamıştır[40]. Aynı şekilde ünlü seyyah Marco Polo da İç ve Doğu Anadolu’yu “Turcomanie” veya “Turquemenie /Turkomans” (Türkmen ülkesi) adıyla[41], Orta Asya’yı da “Büyük Turkhia” adıyla tanıtmıştır[42]. XVIII. yüzyılın başlarından itibaren özellikle Batı’da yayımlanan coğrafya eserleri ve ansiklopedilerde, Erzurum merkez olmak üzere Kuzey-Doğu Anadolu hep “Turcomanie” (Türkmen ülkesi) adıyla zikredilmiştir[43]. Aynı şekilde, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda İstanbul’da yayımlanmış Türk coğrafya eserlerinin bazılarında da, aynı bölge “Bilâd-ı Türkmen” veya “Diyâr-ı Türkmen” (Türkmen ülkesi) adıyla belirtilmiştir[44]. İslâm tarihçileri ise Memluklu devrinde Mısır ve Suriye için “Türkiyye” adını kullanmışlardır.

         

        Öte yandan, İslâm coğrafyacıları IX. yüzyıldan itibaren Türklerin Orta Asya’da yaşadıkları sahaları “Bilâdü’t-Türk” (Türk ülkeleri) veya “Arzü’t-Türk” (Türk ülkesi) adıyla zikretmişlerdir. Aynı şekilde Kaşgarlı Mahmûd da Türklerin Orta Asya’da oturdukları (Hazar Denizi’nden Çin’e kadar uzanan) sahaları “Türk ülkesi” olarak kabul etmiştir[45]. Yine İslâm coğrafyacıları da XIII. yüzyıldan itibaren Hazar Denizi'nden Çin’e kadar uzanan Türk ülkeleri için “Türkistan”[46] adını kullanmışlardır. Türk toplulukları tarafından da zamanla benimsenip yaygın bir şekilde kullanılan Türkistan adı, 1924 yılına kadar varlığını korumuştur. Bu tarihten sonra Türkistan adı, buradaki Türk topluluklarının birleşmesine yol açar endişesiyle Sovyetler Birliğinin siyasî literatüründen tamamen çıkarılmıştır. Öte yandan Türkistan, Sovyet ve Çin idareleri altında bölünüp her bölge ayrı ayrı adlar altında anılmaya başlarken, bunlardan sadece biri “Türkmenistan” adını alabilmiştir.


        


        

        [1] De Groot, 1921: 76.


        

        [2] Türk kelimesi, Köl-tigin ve Bilge Kağan Yazıtlarında çift (Türük), Ton Yukuk, Ongin ve Köl-İç-Çor Yazıtlarında ise tek heceli (Türk) olarak yazılmıştır. Bu durum da, kelimenin aynı devirde iki şeklinin de birden kullanılmış olduğunu gösterir.


        

        [3] Orkun Âbideleri, 1973: 67, 77.


        

        [4] İ. Kafesoğlu, 1966: 313; P. Pelliot, 1915: 687-689.


        

        [5] G. Moravcsik, 1958: II, 320-327.


        

        [6] A. N. Kurat, 1937: 10, 17; A. N. Kurat, 1972: 65; P. B. Golden, 1972: 78, 83; B. Kossanyi, 1944: 120, 122.


        

        [7] V. V. Barthold, 1975: 41.


        

        [8] Bu hususta bilgi almak için bkz. İ. Kafesoğlu, 1966: 315 vd. ; H. N. Orkun, 1934: 197; A.N. Kurat, 1952: 3 vd.; G. Németh, 1927: II/4; B. Munkacsi, 1967: I, 59 vdd.


        

        [9] V. V. Barthold, 1975: 40. Türkçede “törü-mek” fiilinden çıkmış başka bir kelime daha vardır. Bu da, yazılı olmayan kanun anlamına gelen “törü” (törü-mek=törü=türe =töre) kelimesidir. Bizde Ziya Gökalp, yabancı bilim adamlarından da W. Barthold, Türk kelimesini yapı ve anlam bakımından “törü” kelimesiyle ilgili görmüşlerdir. Gökalp’e göre, “Türk”, “töreli”, yani töre sahibi demektir[9]. Aynı şekilde Barthold da Türk sözünün “kanun, âdet ve kanunla birlik kazanan halk kitlesi” anlamına geldiğini ileri sürmüştür. Burada hemen belirtelim ki, birbirine benzer olan bu görüşlerin her ikisi de ilim dünyasında kabul görmemiştir.


        

        [10] G. Németh, “törü-mek” fiilindeki “ö” sesinin Osmanlı devrinde “ü” sesine dönüştüğünü ileri sürerek, haklı olarak bu izah tarzına itirazda bulunmuştur. (Németh, 1927: II/4, 278). Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, günlük hayatta çok sık kullanılan kelimelerdeki ses değişimi az kullanılan kelimelere göre daha kısa zamanda gerçekleşmektedir. Türk kelimesinde “ö” ile “ü” değişmesinde böyle bir durumun olduğu kuvvetle muhtemeldir. Öte yandan “törütmek” (yaratmak) fiili XI. yüzyılda “türütmek” şeklinde söyleniyordu. (Kaşgarlı Mahmûd, 1940: II, 303).


        

        [11] L. Bazin, 1994: 176.


        

        [12] H. Vambéry, 1879: 52.


        

        [13] Liu Mau-tsai, 1958: II, 40; S. Julien, 1864: 348 vd.


        

        [14] O. Franke, 1930: II, 233.


        

        [15] Sadece Macarlar, Türk kelimesini hep “ö” ile, yani “Török” şeklinde yazmışlardır.


        

        [16] L. Bazin, 1994: 176, 179. Kaşgarlı da Türk kelimesini “olgunluk çağı” şeklinde açıklamaktadır. (Kaşgarlı Mahmûd, 1939: I, 353).


        

        [17] F. Altheim, 1959: I, 39 vd.


        

        [18] A. Gabain, 1988: 125; B. Ögel, 1982: 278.


        

        [19] Kaşgarlı Mahmûd, 1939: I, 353.


        

        [20] F. W. K. Müller, 1911: II, 10, 15, 97, 108; A. Caferoğlu, 1968: 259; B. Ögel, 1982: 278 vd.


        

        [21] İ. Kafesoğlu, 1966: 317; W. Thomsen, 1935: III, 82.


        

        [22] G. Németh, 1927: 2/4: 279-281.


        

        [23] R. Giraud, 1960: 25, 68.


        

        [24] Krş. A. Caferoğlu, 1970: I, 106.


        

        [25] Liu Mau-tsai, 1958: I, 5; S. Julien 1864: 326.


        

        [26] Orkun Âbideleri, 1973: 70/80, 74, 82, 83.


        

        [27] A. N. Kurat, 1937: 10, 17; A. N. Kurat, 1972: 65; P. Golden, 1972: 78, 83; B. Kossanyi, 1944: 120, 122 vdd.


        

        [28] Bkz. G. Moravcsik, aynı yer.


        

        [29] V. V. Barthold, 1975: 41.


        

        [30] B. Lewis, 1970: 13.


        

        [31] S: Koca, 1997: 20. tarihî kayıtlara göre, X. yüzyıl başlarında Seyhun ötesinde bulunan Mirki kasabası ve çevresinde Türkmen adıyla anılan küçük bir Türk topluluğu yaşamaktaydı. Karluklardan kopmuş bir kitle olduğu sanılan bu Türkmenler, İslâm dinine giren ilk Türk topluluğu idi. İslâm dünyasında Müslüman olan Oğuzlara Türkmen denmesinde, işte bu ilk Müslüman olan Türk topluluğunun adının başlıca rol oynamış olduğu düşünülebilir


        

        [32] F. Sümer, 1972: 51.


        

        [33] Kaşgarlı Mahmûd, 1939: I, 353.


        

        [34] Bu hususta daha başka açıklamalar da vardır. Bu açıklamaların hepsi yakıştırma olup hiçbirinin ilmî değeri bulunmamaktadır. (Bkz. F. Sümer, 1972: 52; T. Gündüz, 1997: 19) Öte yandan A. Vambéry, “Türkmen” tabirinin “Öz Türk” anlamına geldiğini belirtmiştir ki, onun bu görüşü esas itibarıyla Kaşgarlı’nın açıklamasını desteklemektedir. (A. Vambéry, 1993: 47).


        

        [35] A. Akgündüz, 1990: I, 349, 350.


        

        [36] T. Gündüz, 1997: 40.


        

        [37] Bunun sadece bir istisnası vardır. Çağdaş Arap tarihçilerinden bazıları Mısır Memlûklu Devletine “ed-Devletü’t-Türkiyye” adını vermişlerdir. Fakat Memlûklu idarecileri, ne bu ismi benimsemişler ve ne de kullanmışlardır.


        

        [38] Bugünkü “Türkiye” adındaki “-iye” eki Türkçe bir ek olmayıp, Türkçeye Grek, İtalyan ve Arap dillerinin hangisinden geçtiği tespit olunamamıştır.


        

        [39] İ. Kafesoğlu, 1966: 319.


        

        [40] O. Turan, 1980: 295, 355 vd.; O. Turan, 1971: 196.


        

        [41] T. Baykara, 1976: 61 vdd.; T. Baykara, 1988: 26, 78, 145-150, 154; A. C. Moule ve P. Pelliot, 1938: 20; M. G. Pauthier, 1865: 35, 36 not: 1.


        

        [42] O. F. Sertkaya, 1987: 4.


        

        [43] T. Baykara, 1988: 145-150, 154, 157.


        

        [44] T. Baykara, 1988: 156 vd.


        

        [45] Kaşgarlı Mahmûd, 1941: III, 149 vd.


        

        [46] “Türkistan” adındaki “-stan” eki Farsça bir ek olup, eklendiği kelimeye “ülke” veya “belirli bir mekân” anlamı vermektedir. 


Türk Yurdu Nisan 2013
Türk Yurdu Nisan 2013
Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele