“Şanghay Beşlisi” Üzerinden Kimlere Nasıl Bir Mesaj Verilmek İsteniyor?

Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

        Güç merkezinin Batı'dan Doğu'ya doğru kaymaya başladığı bir dönemde, bunun sembol isimlerinden biri olan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üzerinden başlatılan sistematik tartışmalar hedefini fazlasıyla bulmuşa benziyor. Yeni bir dünyanın inşası sürecinde Ankara'nın gösterdiği "ŞİÖ kartı", özellikle de Türk-Batı ilişkileri boyutunda yeni bir geleceğe işaret ediyor. Diğer taraftan, bu riskli hamlenin iç ve dış politikada bir takım "sürpriz" gelişmelere yol açması da kaçınılmaz gibi görünüyor; özellikle de Türk-Amerikan ilişkilerinin seyri itibarıyla.

         

        Başbakan Erdoğan tarafından Temmuz 2012'de Moskova'da Devlet Başkanı Putin ile gerçekleştirdiği görüşmeler sonrası "Şanghay latifesi" olarak gündeme gelen bu husus 25 Ocak'ta katıldığı bir TV programındaki şu ifadeleriyle bir kez daha gündem yaratmış durumda: "AB bizi unutmak istiyor ama çekiniyor unutamıyor. Hâlbuki bir açıklasa biz rahatlayacağız. Oyalayacağına bizi, açıklasın biz de işimize bakalım. Oturup konuşuyorsunuz bize kalkıp da hakikaten ikna edeci bir şey söyleyemiyorlar. Şimdi tabii bu böyle olumsuz bir şekilde gidince siz de ister istemez 75 milyonun bir başbakanı olarak başka arayışlar içerisine de giriyorsunuz. Onun için geçenlerde Sayın Putin'e onu söyledim, 'bizi Şangay Beşlisi içine alın' dedim. Alın bizi Şangay Beşlisi içine biz de AB'ye 'Allahaısmarladık' diyelim, ayrılalım oradan. Bu kadar oyalamanın ne anlamı var?''

         

        "İkisi birbirine alternatif mi?" sorusuna verdiği ''Şangay Beşlisi daha iyi, çok daha güçlü'' yanıtı da manidarlığı kadar, netliğiyle de dikkat çekici.

         

        Burada, ilk bakışta Başbakan'ın ŞİÖ'yü AB'ye bir tepki olarak ön plana çıkarttığını görüyoruz. Oldukça anlamlı ve yerinde taktik bir adım ile karşı karşıyayız. Ya da "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla türünden" yaklaşımın dış politikaya uyarlanmış bir hali söz konusu. Daha somut bir ifadeyle, ABD'yi doğrudan doğruya karşısına almak istemeyen Ankara, Türk-Batı ilişkilerinin geleceği-sürekliliği açısından oldukça stratejik kabul edilen iki noktadan birini (bir diğeri hiç kuşkusuz NATO'dur) oluşturan en zayıf halka üzerinden Washington'a ince bir göndermede bulunuyor.

         

        Nitekim Başbakan'ın "Şanghay Beşlisi" çıkışına oldukça manalı tepki bu açıklamadan yaklaşık dört gün sonra Washington'dan gelmekte gecikmedi. Başbakan Erdoğan'ın bu sözlerini görmediğini ifade eden ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nuland basın toplantısında, ''Açıkçası, Türkiye'nin aynı zamanda bir NATO üyesi olduğu göz önüne alındığında, bu ilginç olur. Ne olacağını göreceğiz'' dedi.

         

        Hiç kuşkusuz, ABD açısından bu gelişme yeni değil, dolayısıyla da bir "sürpriz" gelişme olarak nitelendirilemez. En azından Başbakan Erdoğan, yukarıda da kısmen değindiğimiz üzere Temmuz 2012'de de buna benzer bir çıkış yapmıştı. Öncesinde ise buna benzer ifadeler çok daha farklı kurumlar üzerinden dile getirilmişti. Şaşırtıcı olan bir durum var ise o da bu sözleri artık Başbakan Erdoğan'ın ifade etmeye başlamasıdır. Fakat bizim açımızdan bu da bir sürpriz olmamalı, çünkü sonuçta mesele Türkiye'nin çıkarları ile çok yakından ilgili ve Ankara bu adımı atmak zorunda...

         

        Burada, daha önceki analizlerimizde de bu hususa temas etmiş ve Türkiye'nin "Kuzey Suriye"deki bir takım oldubittilere tepki ve Türk-Amerikan ilişkilerinde Suriye, İran ve Irak merkezli yaşanan krizler karşısında bir denge arayışı olarak Rusya ve Şanghay'ı "ısrarla" gündeme getirmeye başladığını söylemiştik. Oyun içerisinde bir oyun olarak karşımıza çıkan Suriye krizinde "öküz ölmeden ortaklığın bozulması" şeklinde de ifade edilebilecek gelişmelerin Türkiye'yi farklı seçeneklere yöneltmeye başladığını da yine bu vesileyle belirtmiştik.

         

        Dolayısıyla, "Batı Kürdistan" olarak adlandırılan "Kuzey Suriye", ardından Doha ve muhalifler, sonrasında ise Gazze'de yaşanan bir takım gelişmelerle "Yeni Ortadoğu" süresinden dışlanma eğilimi ağırlık kazanmaya başlayan yeni Türkiye'nin "Batılı dostlarına" Şanghay üzerinden bir takım hatırlatmalar yoluna gitmesi, en azından dış politikada manevra kabiliyetimizi söylem bazında da olsa ortaya koyabilmesi açısından önemli. Bu hatırlatma, aslında düne kadar eleştirilen Türk dış politikasının geleneksel tavırlarından, reflekslerinden biri olarak Osmanlı'nın son döneminden itibaren kendisini gösteren; dengeye dayalı çok boyutlu ve taraflı uygulamasından başka bir şey değil. Dolayısıyla, Türkiye bir kez daha klasik denge oyununu oynamaya çalışıyor.

         

        Diğer taraftan, ortada bir bilgi kirliliğinin olduğunun da altını çizmemiz gerekiyor. Adı ısrarla "Şanghay Beşlisi" olarak geçen teşkilatın ismi aslında Haziran 2001'den bu yana "Şanghay İşbirliği Örgütü" ve üye sayısı beş değil, altı. AB'den daha çok Avrasya'nın NATO'su olma iddiasında ya da en azından bölgenin-bölgesel güçlerin (başta Çin olmak üzere) öncelikleri itibarıyla şimdilik güvenlikçi politikalar daha etkin.  Örgütün iki önemli motor gücü var; Çin ve Rusya.

         

        Çin, daha çok ŞİÖ'nün Almanya'sı konumunda ve Örgüt'ü "Batı'ya Doğru Stratejisi"nin önemli bir aracı olarak görüyor. Temel hedefi kendisini küresel güç yapacak zenginliklerin üzerine bir şekilde konmak ve bölgede işbirliği adı altında nüfuz alanını genişletmek. Rusya ise, tahmin edildiği üzere örgütün Fransa'sı. ŞİÖ demek, daha çok Çin demek. ŞİÖ'nün oluşum süreci de öyle zannedildiği gibi değil. SSCB sonrası Çin'in gündeme getirdiği, büyük ölçüde kendi lehine sonuçlanan sınır düzenlemeleriyle başlayan ve zaman içerisinde farklı bir noktaya ulaşmış bir yapılanma. En önemlisi, ŞİÖ tek kutuplu bir dünya anlayışına karşı, yani anti-Amerikancı ve çok kutupluluğu savunuyor.

         

        Nitekim, tam da bu noktada Rusya Siyasi Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Sergey Markov bazı gerçeklerin unutulmaması gerektiğini, ŞİÖ'ye tam üye olan ve ABD ile de müttefik olan bir ülke olmadığını hatırlatıyor ve "ŞİÖ Amerikan yanlısı bir kuruluş değil ve Amerika ile uyumlu politikalar da geliştirilmiyor. Türkiye ise NATO üyesi ve ABD müttefiki. Türkiye'nin ŞİÖ'e tam üye olması için NATO ve ABD'den vazgeçmesi gerekiyor. Türkiye ise buna hazır değil." ifadelerini kullanıyor.

         

        Dolayısıyla, ABD ile müttefik olan Ankara'nın Washington'dan tamamen bağımsız bir yapı olan ŞİÖ'ye "tam üye" olması göründüğü kadar kolay değil; her ne kadar Rusya Türkiye'nin bu talebine diğer ülkelere nazaran olumlu bir şekilde yanaşsa da. Ayrıca, Örgüt içinde Türkiye'ye karşı derin bir "şüphe" ve "tepki" de söz konusu. NATO üyesi Türkiye, ABD'nin "Truva Atı" adayı olarak görülüyor, özellikle de Arap Baharı sürecinde oynadığı iddia edilen rol itibarıyla...

         

        Fakat, yine de Türkiye'ye kapılar tamamen kapatılmıyor. "Eşik"te bekletilen bir Türkiye, onlar açısından da bir tercih nedeni; en azından, Türk-Batı ilişkilerinde oluşturacağı bir takım sorunlar boyutuyla. Nitekim, "Çin, Türkiye'nin üyeliğini asla istemez. Üyelik girişimini bloke edecektir." öngörüsünde bulunan Sergey Markov, diğer taraftan "Türkiye ŞİÖ'ye gözlemci statüsünde üye olabilir. ABD müttefiki Hindistan'ın gözlemci olarak ŞİÖ üyeliği buna örnek olabilir." diyor. Zaten, Türkiye de Haziran 2012'den bu yana Örgüt'ün "Diyalog Ortağı". Bir diğer tabirle, 2005'den bu yana yürütülen çalışmaların bir sonucu olarak artık Örgüt'ün bekleme salonunda. Türkiye'den önce üye olmak için "Gözlemci Statüsü" altında sıralarını bekleyenler var; İran, Pakistan ve Hindistan gibi...

         

        Diğer taraftan ŞİÖ özü itibarıyla kendi içinde sorunlu bir örgüt. Birbirine güvenmeyen, ortak hedef ABD karşısında ittifaklaşmaya giden bir çift başlılığa sahip. Nitekim bu çift başlardan biri olan Rusya 2008 Gürcistan savaşında ŞİÖ'den istediği desteği bulamadı. Bunun dışında, iki güçlü üyesi ve gözlemci statüsündeki diğer bir kaç üye şimdiden kendisini bir kutup zannediyor. Dolayısıyla ŞİÖ, SSCB sonrası bölgede oluşan güç boşluğunu tek başına doldurma ve bu noktada ABD ile baş etme kapasitesine sahip olmayan bölgesel güçler ile bunlara tabi olmaya zorlanan diğer bölge ülkelerinden oluşan bir "zoraki" ve "emrivaki" bir ittifak!

         

        O zaman Başbakan'ın ŞİÖ konusundaki ısrarı neden? Türkiye niçin AB'ye (ve NATO'ya) "alternatif olarak hep onu ön plana çıkartıyor; özellikle de Atlantikçiliğe karşı "Asyacılık" ya da "Avrasyacılık" opsiyonunu gündeme getirenlerin durumu ortada iken? Cevabı oldukça basit; zorunluluklar! Aynen 50'li yılların sonları ile 90'lı yılların başlarında yaşandığı üzere. Dolayısıyla, yeni bir dünyanın kurulduğu "İkinci Yalta Süreci"nde Johnson Mektubu'nun arkasındaki iradeye verilen mesaj günümüzde de geçerli...

         

         

         


Türk Yurdu Mart 2013
Türk Yurdu Mart 2013
Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele