Red ve İnkâr / Türksüz, Türkiyesiz Süreçler Çözüm Değil Çözülme Getirir

Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

        Cumhurbaşkanımıza ve milletvekillerine hitaben yazıp ekim ayında seçimlerde parti olarak aldıkları oylarla grup kuran üç partiye gönderdiğimiz ve 28 Ekim 2012 tarihinde web sitemizden de yayınladığımız mektupta, yeni anayasa çalışmaları bağlamında üzerinde durduğumuz üç temel noktada ısrar edişimizin sebebi son gelişmeler ışığında giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Yoğun bir propaganda neticesinde “kimliksiz” daha doğrusu “Türksüz bir anayasa” konusunda sonuç alınma ihtimali kuvvetlenmektedir. Bizzat Başbakan “kimse bizim karşımıza Kürtlükle çıkmasın” dedikten sonra “Türklükle de çıkmasın” diyerek bu konudaki kararlılığı ifade ediyor. Türkçenin resmî dil oluşu ise sadece lafta kalacağa benziyor. Anadilde savunma hakkının yasalaşması ve İmralı sürecinde yükselen talepler en azından ülkenin bir kesiminde ikinci bir resmî dile gidileceğinin bütün işaretlerini veriyor. Ve nihayet büyükşehir belediye yasasının yürürlüğe girmesinin akabinde başkanlık sistemi ve temyiz mahkemesi tartışmalarının gölgesinde, federal bir yapıya yöneliş de açıkça kendisi hissettiriyor. BDP sözcüleri açıkça Özerk Kürdistan taleplerini dillendiriyor ve böylece sözde barış ve halkların kucaklaşması retoriği altında dört parçalı Büyük Kürdistan projesini hayata geçirmenin yolları aranıyor.

         

        Tekrar tekrar vurgulayalım. En başta yöneticilerimiz olmak üzere herkesin şunu lâyıkı veçhile anlaması lazım: Türklük etnik veya ırkî bir temele indirgenemez. Türklük millî bir kavramdır ve millet, etnik bir temeli olsa dahi ancak bu etnikliğin aşıldığı, farklı etnikliklerin bir şemsiye altında toplandığı aşamada ortaya çıkar. Türkler için bu en azından Göktürklerden beri böyledir. Yine belirtmek gerekir ki, Türk doğulduğu gibi Türk olunur da… Tıpkı Osmanlı döneminde Müslüman olanlara “Türk oldu” denmesi gibi. Koçi Bey’in ifadesiyle Türkçeyi ve İslam’ı öğrenmek için “Türkistan”a yani Türk köylerine ücret karşılığı satılan acemi oğlanlar gibi… 17. yüzyılda IV. Mehmed’e hocalık eden Vanî (Vanlı) Mehmed Efendi’nin tefsirinde Türk fetihleri ve Türkçenin yaygınlaşması sonucunda daha önce başka başka olan pek çok halka mensup olan insanların Türk olduğunu ifade edişi gibi… Bugün, 21. yüzyılda biz maalesef, aslında tasfiyeci bir İslam anlayışına sahip Kadızadeliler ekolünden bir Osmanlı âlimi olan Vanlı Mehmed Efendi’nin kapsayıcı ve içerici Türklük telakkisinden çok uzağız.

         

        Türk milleti kavramının telaffuz edilmekten imtina edilmesi, sadece tarihî ve sosyolojik bir olguyu red ve inkâr etmek değil aynı zamanda kimliğimizi ve kişiliğimizi de inkâr etmek demektir. Apaçık bir hakikati ispat etmek gibi hakikaten tuhaf ve sıkıntı verici bir durumla karşı karşıyayız. Bu topraklarda 1.000 yıldır yaşanan ve Anadolu mayasında karılan kardeşliği berhava etme girişimleri ve etnik bölücü terörün tehditleri karşısında çözüm anahtarı taviz siyasetinden değil, entegrasyonu güçlendirici gönülleri kazanma siyasetinden geçiyor. Kürt kökenli yurttaşlarımız olsun diğer etnik kökenlere mensup vatandaşlarımız olsun bu topraklarda yaşayan herkes, tarihin bize verdiği adla Türk milletinin mensuplarıdır. Farklılıklarımız ortaklıklarımızı ve birliğimizi gölgelememelidir. Yöneticilerimiz de milletimizin adını telaffuzdan çekinmemelidir. Bu milletin adını tarih vermiştir. Milletimiz vakur ve akl-ı selim sahibidir.

         

        Bu ülkenin insanları arasına sokulmaya çalışılan etnik fitnenin etkisiz hale gelmesi, insanlarımızın barış ve huzur içinde yaşaması hepimizin ortak dileğidir. Bununla birlikte şunu ifade etmek gerekir ki, Türkiye, otuz yıla yakın bir zamandır enerjisini tüketen, gençlerinin hayatlarını karartan, halkı arasında giderek artan bir psikolojik ayrışmaya sebep olan terör hareketinin mahkûm lideriyle müzakereye mecbur değildir. Kanın durması ve iç barış gibi masum gerekçeler sunularak kendi içinde bile en acımasız infazlara imza atan bir terör örgütünün liderinden Nobel Barış Ödülü kahramanı ortaya çıkarma gayretlerini tarih ve Türk milleti asla tasvip etmez. Yapılabilecek vahim yanlışlar sonucunda Türkiye bin yıllık bir terkibe dayalı birliğini muhafaza edemezse vaat edilen ütopik emperyal hayallerin sonu kocaman bir hüsran olur.

         

        İçeride 10 yılı aşkın bir süredir yakalanan siyasî istikrarın ve “ustalık” döneminin sağladığı güven duygusu ile milletin, yapılan her şeye her hal ve kârda destek vereceği zehabına kapılmak hatasına düşülmemelidir. Türk milletinin kahir ekseriyeti PKK ve siyasî uzantılarıyla varılacak mutabakat sonucunda önüne konacak çözüm projelerine itibar etmeyecektir. Otuz yıla yakın bir zamandır devam eden etnik fitneye rağmen bu ülkede etnik bir çatışma yaşanmadıysa bunda bizim millet ve milliyetçilik anlayışımızın kapsayıcı ve kuşatıcı niteliğinin oynadığı merkezî rol iyi anlaşılmalıdır. Bütün tahriklere rağmen Türk milletinin sağduyu ve akl-ı selimle hareket ettiğine tarih şahittir. Bu da çok tabiidir çünkü Türk milliyetçilerinin millet anlayışı etnik ayırımcılığı reddeder.

         

         

*****

 

         

        Türkiye’de yaşananların bazı insanları nerelere savurduğunun en son örnekleri, bu ülkenin ileri gelen aydını sayılan bazı zevatın bırakın Türk milleti ortak adını, “Türkiye vatandaşlığı” kavramının bile içinde Türk kelimesi geçtiği için kullanılmaması gerektiğini, PKK’nın bir terör örgütü olmadığını ileri sürecek noktalara gelişidir. Onların demokratik ve ılımlı yaklaşımları ile teskin etmeye çalıştıkları etnik bölücü hareketin “ayna”sını yansıtanlar ise dört parçalı Kürdistan’ın emperyalistler tarafından bölündüğünü haykırarak şimdi yapmaya çalıştıklarının aslında ne olduğunu açıkça anlatıyorlar.

         

         

        Türksüz ve Türkiye’siz bir anayasa arayanlara bir hakikati tekraren hatırlatalım: XI. Yüzyıldan bu yana bu topraklara dışarıdan bakanlar sadece demografik açıdan değil esas itibariye siyasî açıdan da bu topraklara Türkiye, Türk İmparatorluğu demişlerdir. Bizim devlet olarak kendimizi ifade edişimiz Selçuklu (Âl-i Selçuk) Osmanlı (Devlet-i aliyye veya Devlet-i aliyye-i Osmaniye gibi) kelimeleriyle olabilir ama bu dışarıdan bakış, yani “Selçuklu=Türk ve İslam”, “Osmanlı=İslam=Türk” anlayışı hiçbir anlam ifade etmiyor mu?

         

         

        Türkiye’nin bu kritik dönemecinde Türk Ocaklarının kapatılmasını dillendirenlerin ve bekleyenlerin ise şunu idrak etmesi lazım: Türk Ocaklarına tam da bundan dolayı 1912’dekinden farklı bir tarihî bağlamda ama o zamankiyle büyük ölçüde aynı sebeplerden dolayı her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Türk Ocakları olarak, önümüzdeki süreçte geçmişin tecrübesini hasbî, iman ve ihlas sahibi genç aydınların enerjisi ile birleştirerek Türk milletine, İslam âlemine ve insanlığa iman, ahlâk ve adalet temelinde yenilenmiş bir medeniyet tasavvurunun fikrî altyapısını oluşturmak gibi büyük bir gayretin içinde olacağız.

         

*****

 

 

        İçinden geçtiğimiz kritik süreçte yalnızca iktidar partisine değil bütün siyasî partilere, aydınlara ve sivil toplum kuruluşlarına düşen temel görev, Türk milletini oluşturan unsurları ayrıştıracak bir dil yerine gönül beraberliğini sağlayacak birlik dilini inşa etmeye katkıda bulunmaktır. Türk milleti ecdadının, tarihinin ve kimliğinin red ve inkâr edilmesine müsaade etmeyecektir. Adsız ve kimliksiz bir toplum tasavvurunun bizi götüreceği yeri görmek isteyenler bir zamanların Yugoslavya’sına bakabilirler. Tarihin ve geleceğin bu kritik kavşağında, iyi niyetle de olsa vahim sonuçlar doğuracağı aşikâr olan çözüm planlarının uygulamaya geçirilmesine katkı veya izin verenler, yarın tarihî bir vebalin sorumlusu olarak anılacaktır.

         

 

Türksüz, Türkiyesiz Süreçler Çözüm Değil Çözülme Getirir

         

         

        Türkiye, Orta Doğu’da meydana gelen gelişmelerin kendisine büyük güç olma fırsat ve imkânını sunduğuna inandığı bir tarihî kavşakta, 30 yıla yakın bir zamandır devam eden PKK terörüne ve bu terörle birlikte giderek güçlenen etnik ayrılıkçılığa bir çözüm bulmaya çalışıyor. Geçmişte “güvenlikçi” yaklaşımla meselenin halledilmeye çalışıldığı ama sorunun yine de derinleştiği fikri, neredeyse bütün kamuoyu tarafından bir mütearife, ispatı gereksiz bir hakikat gibi kabul edildiğinden “İmralı süreci” denilen yeni açılıma karşı, bazı mevzi tepkiler hariç ciddi bir karşı çıkış yok. Öte yandan, meselenin en kritik noktasının milletin adı olduğu, Türk yerine Türkiyeli -hatta bazılarına göre Anadolulu- dersek, ana dilde savunma ve ana dilde eğitimi de kabul edersek işin içinden çıkabilirmişiz havası yayılıyor. İmralı sakininin kendisiyle ilgili iyileştirmeler karşılığında daha önce ileri sürülmüş özerklik, federalizm vb. bütün taleplerden samimi olarak vaz geçebileceği varsayılıyor. TV ekranları ve gazete sütunlarında arz-ı endam eden yeni dönem “star”ları Türk, Kürt, Çerkez, Gürcü, Laz, Arnavut vb. bütün etnik grupların anayasal yurttaşlık veya Başbakanın tercih ettiği şekliyle “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” altında ifade edilmesinin her derde deva olabileceğini vaaz ediyorlar. Bu teze göre, herhalde 19. yüzyılda da Osmanlılar Yunanlılara, Sırplara, Bulgarlara karşı Türkçü bir siyaset izledikleri için onlar bağımsızlık derdine düşmüştü. Sonra Ermeniler de aynı yüzden harekete geçmişti. Hâlbuki bilenler için ideal bir öğretmen olan tarih bize tersini söyler: Osmanlı İmparatorluğu Türklük davası yüzünden parçalanmadı. Bu topraklarda en son milliyetçilik yapanlar Türkler olmuştur; onların milliyetçiliği de ırka ve etnikliğe değil bin yıllık tarihe ve kültüre, Müslüman Türk kimliğine dayanmıştır.

         

        Son günlerde CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler’in Meclis kürsüsünde sarf ettiği bir cümleden hareketle etnisite, milliyet, ulus, ırk kavramlarının özensiz bir şekilde kullanılışına şahit oluyoruz. Sayın milletvekilinin Kürt ile Türk’ün eşit olmadığını söyleyerek ırkçılık yaptığı, nefret suçu işlediği ifade ediliyor. Güler’in açıklamasında, Türk ulusu ve Kürt milliyeti kavramlarını kullanmak suretiyle terminolojik bir hata yaptığı aşikâr… Kastı aşan bir ifade ama kastının ne olduğunu kendisi vuzuha kavuşturdu. Bunların aynı kategoride antiteler olmadığını, Kürt “milliyeti”ni “Türk milleti/ulusu” kavramının kapsayıcılığı içinde düşündüğünü ifade etti. Ne var ki meramını iyi ifade edememesi, bir ulusun diğerinden üstün olduğunu savunduğu şeklinde algılandı. Bu durum üzerine bir ulusun diğerinden üstün olmadığını açıklayanlar ise Türkiye’de -en azından Türkler ve Kürtler olmak üzere- birden fazla ulus/millet olduğunu söylemiş oldular. Hâlbuki en azından Sayın Başbakanın genel söylemi “tek millet” idi. Eğer, adı Türk olarak belirtilmekten imtina edilse dahi, tek millet tezine inanılıyorsa Sayın Milletvekilinin sözlerinin bu istikamette tashih edilmekle yetinilmesi, ulusların üstünlüğü tartışmasına girişilmemesi icap ederdi.

         

        Türkiye kangren olmuş bir meseleyi çözmek istiyor ancak bunu sağlam bir zeminde yapamıyor. Meselenin tarihî, stratejik, ekonomik, kültürel boyutlarının birlikte değerlendirilmemesinden kaynaklanan zaaflarımız var. Bunda tarih bilgisini şuur haline getirememiş olmamızın etkisi büyük. Bu toprakların Türkiye, burada yaşayan ve kahir ekseriyeti Müslüman olan insanların Türk olarak isimlendirilmesinin sebebini anlamamaktaki ısrarın, cehalet dışında mantıklı bir cevabını bulmak zor. Burada mesele Türk milliyetçiliği veya bunun karşısında Kürt milliyetçiliği ya da asabiyesi tartışması değildir. Mesele, bir tarihî-kültürel varlık olarak, etnik değil cihanşumûl ve millî bir anlamı olan Türklüğün, bir etniklik olduğunun hem ülkeyi yönetenler hem de medyanın çoğunluğu tarafından bir gerçeğin ifadesiymiş gibi takdim edilmesidir

         

        Evet, bizim Selçuklu ve Osmanlı cetlerimizin temel gayesi “ilâ-yı kelimetullah” idi. Onlar bu gaye için gittikleri ve “küffar”dan fethettikleri yerlere İslam’ı ve Türklüğü götürdüler. Kimseyi zorla İslamlaştırıp Türkleştirmediler, ama Türkleri oralara iskân ettikleri gibi devlet hizmetine aldıkları gayrimüslimleri Türk’e verip onlara Türkçeyi ve İslam’ı öğrettiler. Türkçeyi bir devlet dili, bir medeniyet dili olarak geliştirdiler. Onun için de o muhteşem asırlarda, dışarıdan onlara bakanlar devletlerine Türk İmparatorluğu dediler. Sultanlarına da Büyük Türk dediler. Osmanlılar ise kuruluş dönemini anlatan ilk kroniklerin ve gazavatnamelerin açıkça gösterdiği üzere, kendi Türk kimliklerinin farkındaydılar ve bu kimliklerini sonradan da unutmadılar, sadece arka plana attılar.

         

        Bugün bazıları anayasadaki Türklük tanımını savunmanın bir ırkın diğer ırklara, bir ulusun başka uluslara üstünlüğünü savunmak anlamına geldiğini ileri sürebiliyor. Kürt milliyetçiliğini hoş gören ve hatta destekleyen entelektüellerimiz Türklük kavramından köşe bucak kaçıyor. Siyasetçilerimiz sözünü ettikleri “millet”in adının Türk değil Türkiye milleti olduğunu ifade ediyor. Bu anlayışa göre Türklük de buradaki etnik gruplardan biri oluyor. Dolayısıyla Türklüğü savunmak kavmiyetçilik, Türklüğün bu topraklardaki etnik kimliklerle aynı düzlemde ele alınmasının yanlış olduğunu söylemek de ırkçılık oluyor. Hâlbuki Türk kavramı, İslam öncesi Göktürk yazıtlarında da, İslami dönem eseri Divanü Lügati’t-Türk’de de kapsayıcı ve siyasî bir ad olarak farklı budun ve kavimleri içine alan bir kavramdı. 1924 Anayasası da Türkiye halkına, din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşlık cihetinden Türk dendiğini belirtmek suretiyle bu kapsayıcı anlayışı benimsemişti (88. Madde: Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlâk olunur.)

         

        Bu tarihî tecrübeye rağmen, etnik bölücü terörü sonlandırmak için çözüm arayışları çerçevesinde giderek yaygınlaşan ve Türklüğü etniklik içine hapsetmek isteyen bir yaklaşımı savunmak son derecede yanlıştır. Bunun bizi ulaştıracağı menzil muhataralı bir menzildir; bu gidiş maalesef etnik ya da mezhebi kökeni, aidiyeti ne olursa olsun bu topraklarda yaşayan hiçbir grubun menfaatine bir seyir takip etmiyor. Milletlerarası siyasetin ince ve girift hesaplarından azade, kendi içimizde cereyan eden bir iç sorundan bahsetmiyoruz. Unutmayalım ki bizler, Hristiyanlığın en kadim topraklarını bin yıl önce fethetmeye başlayan, kısa zamanda Türkleştirip İslamlaştıran ve bu toprakları, Balkanları ve Orta Doğu’yu Müslüman Türk kültürüyle tanıştıran bir ecdadın mirasını taşıyoruz. Bu mirası sadece Müslümanlık olarak algılayanlar bu Müslümanlığın aslında ve aynı zamanda Türklük olduğunu idrak edemiyorlar.

         

        Şunu açıkça ifadede yarar var: Kürt kökenli yurttaşlarımızın yakın geçmişte uğradıkları bazı mağduriyetlerin, 12 Eylül sonrasında ana dilde konuşmanın yasaklanmış olmasının etnik milliyetçiliği derinleştirmenin sadece bahanesi olduğunu anlamamak safdilliktir. 2000’li yıllarda yapılan onca iyileştirmelere rağmen taleplerin azalmak yerine sürekli yükseltildiği ve neticede iki milletli bir yapının inşası anlamına gelecek uygulamalara dahi gidildiği açıkça ortadadır. Türkçeyi bildikleri, hatta ana dillerinden daha iyi bildikleri halde ısrarla ana dilde savunmayı gündeme getirenlerin talepleri yasalaştırılmak suretiyle iki resmî dile giden yol açılmıştır. Ana dilde eğitim gibi masum bir sloganla bu sürecin ilerlemesi yönünde adımlar atılması teşvik ediliyor. Hâlbuki Türkiye’nin birliğinin ve bütünlüğünün muhafazası, ana dilde değil millî dilde temel eğitimi esas almaktan geçer. Bu temel doğrudan vaz geçmemek şartıyla diğer dillerin öğrenilmesi ve öğretilmesi mümkündür ve bu elan yapılmaktadır.

         

        Milliyetçiler, Türk milleti kavramının kapsayıcı ve içerici bir mahiyet taşıdığını, dolayısıyla Kürt veya başka etnisitelere mensubiyet hisseden yurttaşlarımızı da ihtiva ettiğini savunuyor. Bu fikri, yani Türk milleti kavramının etnik ayırım yapmadan ülkede yaşayan herkesi kucaklayıp kapsadığını savunmak, bununla mutabık olmayanlar tarafından fikir olarak eleştirilebilir ama asla ırkçılık olarak suçlanamaz. Irkçılık, insanları mensup oldukları köken dolayısıyla ötekileştirmektir. Hâlbuki bu toprakların üst kimliği olarak Türklüğü savunmak hiç kimseyi ötekileştirmemek, herkesi kucaklamaktır. Türkiye Cumhuriyeti de esas itibariyle Osmanlı bakiyesi Müslüman anasır (unsurlar) temelinde kurulmuş ve bu ahaliyi Türk milleti olarak tanımlamıştır. Tek Parti döneminin uygulamalarında önemli hatalar yapılmıştır ama bunlar, kurucu iradenin ve kurucu felsefenin isabetine bir halel getirmez. Bir etnik gruba mensup olanların bir kısmı kendilerini Türk olarak ifade etmek istemeyebilir; ne var ki, yapılan bütün araştırmalar bu ülke insanlarının yüzde 90’ının kendisini Türk olarak ifade ettiğini hatta yüzde 85’inin Türk olmaktan gurur duyduğunu gösterirken Türklüğü neredeyse gizlenecek bir kimliğe dönüştürme gayretlerinin etnik meseleyi çözmeyeceğini, ama millî kimliğin çözülmesine sebebiyet vereceğini görememek sadece basiretsizlik değil aynı zamanda hamakattır.

         

        Bugün dünyanın ve Türkiye’nin şartları değişmiştir. Ancak bu ülkeyi yönetenler, etnik milliyetçiliğin 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında yol açtığı felaketler iyice düşünülmeden atılacak adımların bu ülkeye nelere mal olacağını iyi anlamak durumundadır. Çözüm diye sunulan parlak fikirlerin er ya da geç bu coğrafyanın tarihiyle ve gerçekleriyle uzaktan yakından ilgisiz olduğu ortaya çıkacaktır. Temennimiz bunun anlaşılmasının bu ülke insanlarına, tarihteki bazı örnekleri gibi, pahalıya mal olmamasıdır. Bu ülkenin namuslu ve vatansever aydınlarına düşen görev, tarihin apaçık ihtar ettiği dersleri iyi anlayıp anlatmaktır.

         

        Türkiye’nin kendi coğrafyasında karşılaştığı imkân ve tehditlerin sağlıklı bir analizi bize içe kapanmacı bir siyasetin yanlışlığını gösteriyor; ancak küresel rekabette kendi tarihimizin ve medeniyetimizin değerlerinin değil konjonktürel gelişmelerin peşine takılmakla büyük güç olamayacağımızın idrakinde olmalıyız. Yirmi birinci asırda büyük güç olacaksak bu topraklarda huzur, büyüme ve refahı sağlayacaksak bu etnikçi siyasetin diline teslim olarak değil, birlik ve bütünlüğümüzü pekiştirmekle mümkün olacaktır. Tarihimizi ve tarih içinde oluşmuş müşterek kimliğimizi inkâr ederek ya da gizleyerek var kalacağımızı, hatta dünyada büyük güç olacağımızı zannedenler yanılgı içindeler. Bugün yükselen etnikçi psikolojiye karşı bir takım tedbirler almanın gerekli olduğu düşünülebilir ama anayasadan Türklüğü çıkarmak, Türkçenin yanına yeni resmî dil(ler) eklemek kesinlikle tedbir değil taviz olarak algılanacağı ve netice vermeyeceği gibi çözülmeyi de hızlandıracaktır. Yapılması gereken, farklılıkları ne olursa olsun bu ülkedeki herkesin bir bütünün parçaları (kesret içinde vahdet) olduğu fikrinin pekişmesi istikametinde ortak kimliği (Türklük) ve millî dili (Türkçe) savunmaktır.

         


Türk Yurdu Mart 2013
Türk Yurdu Mart 2013
Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele