Kazım Taşkent’in “Yaşadığım Günler”i

Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

97 yıllık ömrüne –çoğu akranından farklı olarak- dolu dolu birkaç ömür sığdırabilen, Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı’nı iliklerine kadar yaşayan, genç cumhuriyetin önemli bürokratlarından, sigortacılık ve özel bankacılığın Türkiye’de yerleşmesinde gözden kaçmayacak atılımlar yapan Kazım Taşkent Yaşadığım Günler[1] isimli kitabı yazarak bu dünyayı terk eylemişti. Bahse konu olan kitabı ve Kazım Taşkent’i hatırlamak düşüncesiyle bu yazı kaleme alınmıştır.  

         

 

        Tanımayanlar İçin Kazım Taşkent

         

                    1894’te Preveze’de bir memur çocuğu olarak dünyaya gelen Taşkent, Üsküp’te idadi (lise) eğitimini tamamladıktan sonra, Mühendis Mektebi’nde okumak için İstanbul’a gelir. -Binlerce eğitimini tamamlayamayan devrin ortaöğretim ve yükseköğretim öğrencileri gibi- Kazım Taşkent de kendisini çağın en büyük felaketi olan I. Dünya Savaşı’nın ortasında bulur. Yedek subay olarak amcası Esat Paşa’nın görev alanı Çanakkale Cephesi’nde, daha sonra da İstanbul ve Batum’da görev yapar.

         

                    Savaşın hemen sonrasında yarım kalan yükseköğrenimini tamamlamak üzere dönemin hükümeti tarafından bursla ödüllendirilir. Almanya’da Braunschweıg ve Hannover’de Technische Hochschule’yu bitirdikten sonra kimya mühendisi olarak Türkiye’ye döner.

         

        İktisat Bakanlığı’nda bürokrasi hayatı başlar. İstanbul Sanayi Bölge Müdürlüğü’nde çalışır. Zonguldak Kömür Madenleri Genel Müdür Yardımcılığı’nı üstlendikten sonra şeker sanayiinde çok önemli görevlerde bulunur.

          

                    Cumhuriyet döneminde Alpullu, Eskişehir, Turhal Şeker Fabrikalarının kuruluşunda görev alır. Bu fabrikaların müdürlüğünü yaptıktan sonra Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş Genel Müdürü olarak da uzun süre hizmet eder.[2] Devrin devlet adamlarının takdirini kazanan Taşkent, şeker sanayiindeki hizmetlerinden sonra, Doğan Sigorta Şirketi ve Yapı Kredi Bankası’nın başında 70’li yılların ilk dönemine kadar çalışır.

         

                    Kazım Taşkent’i 1950-1952 yılları arasında TBMM’de CHP Manisa Milletvekili olarak görürüz. Özel sektörde üst düzey bürokrat olarak uzun yıllar çalışır. Bankacılık ve kamudaki bürokratlığın dışında ülkemizin kültür ve sanatına muhtelif katkılar sağlar. 1938’de çığ altında kalan çocuğu Doğan’ın hatırasını yaşatmak için Doğan Kardeş çocuk dergisi ve yayınlarını kurar.

         

                    Kazım Taşkent, 48 yıllık çalışma hayatından sonra emekliye ayrılır. 1991’de İstanbul’da vefat eder. Yazar, yoğun çalışma hayatına rağmen bazı önemli notlar almaktan, günlük tutmaktan geri kalmaz. 30’lu yılların sonundan 30 Ağustos 1978’e kadar bunları biriktirir. Sonra bu çalışmalar kitap halinde yayımlanır.

         

                    Bahse konu olan çalışma yazarın tuttuğu günlük ve notlardan oluşmaktadır. Günlükler daha ziyade düşünce yoğunluklu olup; notlar da aforizma ağırlıklıdır. Günlüklerde genelde tarih belirtilmiştir.

         

         

                    Kitaptan anlaşıldığı üzere Taşkent, “eğitim”, “insan”, “doğa”, “doğu”, “Batı”, “medeniyet”, “din”, “Atatürk”, “uygarlık”, “aydın”, “halk”, “cumhuriyet”, “ahlak”, “hürriyet”, “şahsiyet”, “politika (cı)” gibi kavramlar üzerine çok ciddi kafa yormuştur. Bu emeğin ürünü olarak yerinde tespit ve değerlendirmeler dikkat çekmektedir. Kendisine ait vecizelerin sayısı ancak yüzlerle ifade edilebilir.  

         

                   

                    Bazı kavramlar hakkında söylenen aforizma ve vecizelerin birbiriyle örtüşmesi, benzemesi ve aynı olması dikkat çekmektedir. Hâlbuki vecizelerin sahipleri birbirinden çok farklı çağlarda yaşayan yazar ve düşünürler olabiliyor. Burada birbirlerinin vecize ve atasözlerini taklit etme ve intihal hali gibi bir durum akla gelebilir, şüphesiz böyle olanlar da vardır. Ama şu da bir vakıadır ki; birbirlerinden habersizce aynı olayı, aynı olguyu, aynı sancıyı, aynı şeyi düşünenlerin aynı sözü doğal olarak söylemesi de muhtemeldir. Örneğin, aynı coğrafyada yaşamayan iki milletin atasözlerinde dahi tıpa tıp benzeyen atasözleri olabiliyor. Burada sözün vermek istediği ana fikirden daha ziyade, söyleniş şekli önem kazanıyor. Daha doğru bir ifadeyle sözün sanatsal bir şekle bürünmesi, estetik bir tarzda sunulması söze orijinallik katabiliyor.

         

         

                    “Yaşadığım Günler”de yer alan yazara ait aforizma ve vecizeleri okuyanlar daha değişik kitap ve kaynaklarda da benzer sözlerle karşılaşabilir. Batılılaşma hikâyemiz başladığından beri Batı zihniyetinin içeriğinden daha ziyade Batı’nın vitrini, dış görünüşünü örnek almışız, yanlış olan Batılılaşma yolculuğumuz bizi hedefe ulaştırmıyor şeklinde ifadeleri çok duymuşuz. Kazım Taşkent’in bu konudaki tespiti akılda kalacak bir ifade tarzındadır:

         

        “Bana öyle geliyor ki, biz dünya medeniyetini kendimize eş olarak değil de metres olarak tutmak istiyoruz. Onunla ilişkilerimizden doğacak çocukları benimsemedikçe sorumluluk artmayacak ve bizim batı uygarlığına erişme hevesimiz böyle boşlukta kalacak.”

         

         

         

        Taşkent’in Gözüyle “Atatürk ve Atatürkçülük”[3]

         

              Osmanlı’nın son dönemine tekabül eden ardı sıra yaşanılan savaşların tanığı olup da imparatorluğun sönmekte olan küllerinin üzerinde yepyeni ülke ve devlet inşa edenleri görenlerin önemli bir kesimi gibi Taşkent de Atatürk’e hayrandır. Aynı zamanda erken cumhuriyet dönemiyle birlikte iş ve bürokrasi hayatına atılan Kazım Taşkent, Atatürk’ü değişmez bir patron, kendisini de onun emrinde bir işçi olarak görür. Kazım Taşkent, özellikle şeker fabrikaları genel müdürlüğü yıllarında yaptığı hizmetlerinin karşılığı olarak Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Celal Bayar’ın takdir ve tebriklerini kazanır.

         

         

        Yazar, Atatürk’ün fikirlerinin gerek yaşadığı dönemde gerekse kendisinden sonraki devirde iyi anlaşılamadığını, onun düşüncelerini anlamaya yönelik gerekli çabanın gösterilmediğini belirtir. Atatürkçülük ve çağdaşlık adı altında gördüğü yanlışlıkların, çarpıklıkların üzerine gider. Eski devrin yobazı ile yeni dönemin yobazını karşılaştırır: “Eski yobaz başına sarık sarar, lata giyer, Kur’an-ı ezberlerdi. Bugünün yobazı kafasına silindir şapka geçiriyor, frak giyiyor ve Batı’nın kitaplarını ezberlemeyi marifet sayıyor.” Atatürk’ün tasavvur ettiği kalkınma hamlesini özellikle okumuşların anlamadığı için bu kalkınma hamlesinin yarıda kaldığını söyler.

         

         

        Atatürk’ün siyasi mirasçılarına şu uyarıyı yapar. 12 Mart 1971 muhtırasının verildiği gün günlüğüne kaydettiği satırlar ilginçtir: “Memleketi sırat köprüsünden geçirme işi yine orduya düştü. Sivil aydına Atatürk’ün manevi mirasından hiç mi bir şey düşmedi ki, toplumu yönetim işi sık sık askerlere veriliyor? Askerin işi bu değil…”

         

         

                    Yazarın en çok eleştirdiği, rahatsız olduğu kesim kuşkusuz siyasiler ve aydınlardır. Kendisi de bir dönem milletvekilliği yapmıştır. Türk siyasetinin kumaşının kendisine yakışmadığını düşünerek aktif siyasetten geri durur. Günübirlik politika ateşinden kendisini uzaklara atmayı başarır. Liyakatsiz insanların önemli bir kesiminin üst basamaklara çıkmak için en müsait araç olarak politikayı gördüğünü belirtir. Her iktidarın yakınında ve yanında bulunanların mal bulmuş mağribi gibi ganimet paylaşımı içerisine girdiklerini beyan eder. Taşkent, en sivri eleştiri oklarını Türk aydınına atar. İşte atılan oklardan bir örnek: “Doğulu aydının az işleyen yeri kafasıdır, çok işleyen yanı dili ve kalemidir; durmadan işleyen tarafı da, duyguları ve istekleridir.”

         

         

                    Ülkemiz siyasetinde Türk solunun aktörlerinin ezici çoğunluğunun onlarca yıldır tuzu kuru, elit insanlardan oluştuğuna ve bu insanların halka doğru yönelmediğine, din ile arasında en iyimser bir ifadeyle soğukluk ve resmiyet olduğuna dair yaygın bir kanaat vardır. Taşkent, yazılanlardan anlaşıldığına göre sol düşünce yapısına sahiptir. Ancak değinilen sol bakış açısından çok farklı bir duruşu vardır. Böylesi yaklaşımı da sürekli eleştirir. Çok iyi eğitim almış, yurt dışı tecrübesi olan küçümsenemeyecek sayıda kalifiye insanımız olmasına rağmen bunların memleketini ve insanını tanımadıklarını söyler.(s.37)[4]Yazar diplomasız, güngörmüş insanlardan duyduğu arifçe sözleri kayıt altına alır. Amcası Esat Paşa’nın seyisinden 10 yaşında duyduğu “Tükürük ağızdan çıktıktan sonra pis olur” sözünü hiç unutmaz. Halkın aklından, bilgisinden daha ziyade tecrübe ve sezgisine önem verir.

         

         

        Menderes’in milyonlarca insan -özelikle de taşra ve köylüler- tarafından efsane hale getirilişini anlamlandırırken 57 seçimleri sonrasında bir köylüden dinlediği tespite hak verir: “Eskiden çarığım yırtıktı, çorabım yoktu, elbisem partaldı, hayvanımın kemikleri çıkmıştı, arabam kırıktı, pulluğum yoktu, şimdi o günlere bakarak çok iyi görünüyorum. Ama hiçbiri benim sayılmaz beyim, hepsi Ziraat Bankası’nın”.[5]

         

         

        Koca koca rütbeleriyle makamları dolduran insanların irtica ile mücadele namına yaptığı yanlışlıklar kolay kolay unutulmayacak mahiyette olup muhtemelen uzun süre hafızalardan silinmeyecektir. Yobaz ile samimi Müslümanın ayrımı noktasında aslında çok basirete gerek yoktur. Yazar bu konuya yaklaşırken samimi, ihlaslı insanları rencide etmez. Özgürlüğün tanımı ve sınırlarını çizdiği şu tespite kim katılmaz ki: ”Özgürlük, kendinden utanmanın, insandan utanmanın, topluluktan çekinmenin, Allahtan korkmanın ortamında uygarlıktır. Bunların olmadığı yerde, özgürlük, en korkunç insanlık hastalığı anlamı kazanabilir.” Kitabı okurken sık sık insanın aklına şu düşünce gelmiyor değil. “Keşke Türk soluna Taşkent’in düşünceleri mayasını verseydi. Kim bilir Türk siyaseti belki bu kadar kutuplaşmayabilirdi”

         

         

        Genelde Doğu ve Müslüman âlemini, özelde Osmanlı ve Türk insanını anlamaya yönelik Batılı seyyah, misyoner, politikacı, diplomat, gazeteci, aktivistin eserlerinde karşılaştığımız sağlıklı, nitelikli tespitlere Kazım Taşkent’in kitabında da karşılaşmaktayız. Bunlardan birkaçını numunelik olarak şöyle sıralayabiliriz:

         

         

  • Doğulunun bir konuda üstünlüğü kabul edilebilirse, o artık her konuda kendini üstün görmeye başlar.

         

         

  • Doğulu eleştirirken düşüncenin, yönetirken duyguların adamıdır.  Muhalif iken en parlak fikirlerin savunucusu, iktidara geçince de kişisel isteklerinin takipçisi kesilir.

         

         

  • Batı’da fedakârlığın en güzel örneklerini sorumluluk taşıyanlar verirler. Doğu’da ise fedakârlık sade vatandaştan, yoksun halktan beklenir.

         

         

  • Okumamış Doğulu gözüyle görür, kafasıyla düşünür ve yüreği ile inanır. Doğulunun okumuşu ise, kafasıyla görür, gözüyle düşünür ve midesiyle inanır.

         

         

  • Benim memleketimde Doğu’yu sevmezler, ama saygı gösterirler. Batı’yı severler fakat gereken saygıyı göstermezler.

         

         

        Kitapta özellikle Doğu-Batı insanı ve zihniyeti, bizim insanımızın zaafları ve kötü alışkanlıklarından önemli bir kısmının hâlâ geçerliliğini koruduğunu söyleyebiliriz. Bazı tespitlerin de yazıldığı dönem itibariyle doğru olan, ama bugün şekil ve nitelik değiştirdiğini söyleyebiliriz. 70’li yılların başında bir tespitinde şunu söyler: “Bu ülkenin fakir çocukları ideolojik ve siyasi kavgalarında, zengin çocukları da trafik kavgasında hayatını kaybetmektedir.” Diğer taraftan yazarın tespit ve gözlemlerindeki yargılardaki genellemeler de dikkat çekmektedir. Örneğin; “Doğulu hisseder, Batılı düşünür; Batılı düşünür, Doğulu konuşur; Batılı konuşur, Doğulu ya susar ya bağırır.” gibi bazı genellemeler oldukça fazladır. Söz konusu genellemeler de yer yer oryantalist ruh kendisini gösterir. Bu yargıların keskin olması bu şablonun dışındaki insanlar hakkında acımasız hükümlere davetiye çıkarma anlamı taşıyabilir. Her ne kadar yazarın kitabı yazarken ki amacı “Bizden adam olmaz, biz toplum olarak ağzımızla kuş tutsak dahi bir yerlere gelemeyiz..” gibi yaklaşımlar olmasa da kitabı okuyanların aklına milletimizin toplumsal özgüvenini zedeleyecek fikirler gelebilir.[6]

         

 

        Değerlendirme

         

                    Özellikle Doğu-Batı insanın benzer ve farklılıkları, bizim insanımızın zaafları, güçlü yanları, hakkında gözlem ve tespitleri hem ilginç hem de yerindedir. 20 yüzyılın başında gerek toplumsal olarak yaşadığımız sıkıntılar ve trajediler, gerek kendisinin yaşadığı bireysel sıkıntıların kendisini olgunlaştırdığı satır aralarından fark edilmektedir. Aynı zamanda kendisini yenileme, geliştirme, birbirinden farklı meslek grubundaki insanlar ile teşriki mesaide bulunması, öbür yandan yurt dışında öğrenim görmesi, yabancı birçok dostunun bulunması, Doğu-Batı insanı ve zihniyeti üzerine çok kafa yorması gibi etkenler üst üste binince çok sağlıklı tespit ve gözlemlerden oluşan kitap oluşmuştur.

         

         

                    Yazarın günlüğünün 1 Nisan 1973 tarihli sayfasına yazdığı satırlar, hem kendisinin özgeçmişi ve hem de kitabın bir hülasası sayılabilecek niteliktedir. Beri yandan da anlatılan sadece kendi hikâyesi olmasa gerekir. Osmanlı Devleti’nin son çırpınışlarını, yıkılan imparatorluğun küllerinden bir devlet çıkartan nesillerin acı, yokluk ve başarıları şeklinde de okuyabiliriz:

         

         

        “Doğuşumdan Meşrutiyet’e kadar geçen on altı yıllık hayatımda, kıskanılacak, özlenecek ya da acınacak bir yanım olmadı. Ufak bir memur çocuğu idim. Sonra eğitimimi bitirdim. Meşrutiyet’in fırtınaları, Balkan Harbi faciaları içinde yükseköğrenimime başladım. Birinci Dünya Savaşı’nda ölüm kol geziyordu, canlı kaldım. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra memleketime ve bana dünya cennetinin kapıları açıldı. Atatürk’ün ölümüne kadar hepimiz yollardaydık, bir şeyler yapıyorduk. Sonra bir sis ve İkinci Dünya Savaşı’nın karanlıkları, korkulu geceler, açlık korkusu… İkinci Dünya Savaşı da bitti. Arkasından dertler, dertler ve şimdi Atatürk’ün ilk gösterdiği amaca varmak için yol arıyoruz.” (s. 25)

         

         

                    Son olarak her ne kadar kitabın türü hatıra kategorisinde belirtilmiş olsa da hatıradan çok daha fazlasını ifade ettiği söylenebilir. İlgili kişilerin okuduğunda emsallerinden daha fazla istifade edeceği, çok ciddi bir eser olarak değerlendirilebilir.  

         

         

                    Not: Kitaptaki aforizmalardan hoşuma giden, orijinallik belirtisi olanları arşivime kaydettim. Yaklaşık 35 sayfa tutarındaki bu vecizeleri okumak isteyenlerle paylaşmak isterim. Talep edenler e-posta adresime  ikizkuyu@yahoo.com bir mesajla ulaşırlarsa söz konusu kitabın beyni sayılan bölümleri gönderebilirim. 

         


        


        

        [1] Kazım Taşkent, “Yaşadığım Günler”, 302 sayfa, 3.Baskı, 2008, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları


        

        [2] Şeker Fabrikaları eski Genel Müdürlerinden -gazeteci Nuriye Akman ile Yazar Ali Ural’ın babası- Kemal Ural’ın kitabı da bu kitap türünde olup tadı damağımda kalan güzel bir eser olarak zikredebilirim. (Kemal Ural, Küçük Şey Yoktur, Şule Yayınları)


        

        [3]  Kitapta Mustafa Kemal Atatürk’ün 1931 Ocak ayının son haftasındaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin İzmir il kongresindeki yaptığı konuşmadan bir bölüm bulunmaktadır. Parti kongrelerinde buz gibi hakikat ifade eden bu tarz konuşmalar ile ülkemizde pek karşılaşılmaz. Dolayısıyla Atatürk’ün konuşmasından bir sayfalık bölümü buraya alıntılamak istiyorum.   

        “Noksanlarımız, mesela, yarım yüzyıllık bir ihmalin sonucu olsaydı belki bu kadar düşünmezdik; fakat biliyorsunuz ki bunlar yüzyılların biriktirdiği noksanlıklardır, bu noksanları neslimiz, hatta bizden sonraki gelecek kuşaklar uzun yıllar ve çok çalışarak ancak tamamlayabileceklerdir. Başka türlü düşünmek hayalcilik olur. Biz memleketi birkaç yılda cennete çevirmek hülyasına kapılmış değiliz. Yapacağımız şeyler hakkında kamuoyu aldatıcı vaatlerde bulunmamayı ilke olarak benimsemişizdir. Memleketi imar edeceğiz dediğimiz zaman, bilinmelidir ki, yapabileceğimiz her şeyi yapacağız. Ama memleketi imar yolunda çalışırken, vatandaşları en hafif yükümlülükler altında bırakacak da değiliz. Bunun tam karşıtı olarak, bütün vatandaşlar, gerektiğinde ağır yükümlülüklere ve her türlü fedakârlığa katlanmak zorunda kalacaklardır. Çünkü yapılması gereken şeyleri şu ya da bu kişiler değil, hep beraber yapacağız. Benim anlayışıma göre: Vatandaşların şunu isterim, bunu isterim demeleri; şunu, bunu yapmaya mecburum anlamına da gelir. Toplum, maddi ve manevi ve mali olanaklarını bu uğurda kullanmadıkça, amacımıza varamayız.

        Arkadaşlardan tekrar tekrar rica edeceğim. Kamuoyuna daima gerçeği söylemek görevimiz olsun. Sözlerimiz, herkesin hoşuna gidecek sözler değil, milleti yükseltecek gerçekler olmalıdır. Türk kamuoyunu, gerçekleri içine sindirecek ve onlara doğal olarak sahip çıkacak bir olgunluğa eriştirmeliyiz. Toplum, şuradan buradan gelecek günlük fikirlere, yalancı ve aldatıcı telkinlere kapılmamayı huy haline getirmelidir. Önce başarmamız gereken, bütün atılımların üstünde tutulması gereken çaba bu olmalıdır.

        Arkadaşlar, amacımız gün kazanmak değildir; bütün hayatımızı gerçek hedeflere yöneltecek, millete, günün birinde, eliyle tutabileceği maddi eserler verebilmektir. Şimdiye kadar, zaman, tarih, olaylar, izlediğimiz bu yolda bizi aldatmamıştır. Bu yol üzerinde, her gün daha çok aydınlanarak hedefe doğru yürüyeceğiz. Bizimle birlikte beraber yürümek istemeyenlere bir şey diyemeyeceğiz. Onlar da istedikleri gibi hareket ederler. Bize karşı çıkmaları bizi asla üzmez, belki uyarır, bizi daha dikkatli yapar. Yalnız, bizi geriye götürecek olanların seçecekleri yöne asla katlanamayız. Bunu kanunlara dayalı olarak yapıyorlarsa, o kanunları değiştiririz. Gerekirse ve başka çaremiz kalmazsa, bu yolda her şeyin üstüne çıkarak, amacımıza doğru ilerlemekte asla duraksamayız.” (s.262)

         


        

        [4]  Birkaç yıl yurtdışında -özellikle de ABD ve Avrupa ülkelerinde- bulunan kadim bir dostum, buradaki gözlemlerini anlatırken Türkler hakkında Kazım Taşkent ile aynı paralelde tespitte bulunmuştu. “Uzun zamandır dışarıda yaşayan sosyo-ekonomik, kültürel ve eğitim durumu düşük olan vatandaşlarımız Türk televizyon kanallarının dışındakileri izlemiyor. Bunun karşısındaki durumlara sahip olan aydınlarımız da bulunduğu ülkenin veya yabancı kanalların dışında bir Türk televizyon kanalı izlemiyor.”


        

        [5] O dönemin muhalefet liderlerinden Osman Bölükbaşı da Demokrat Parti dönemine ilişkin eleştirisini bir cümlede özetleyerek şu şekilde belirtir: ‘Köye çeşme getirdiler amma adalet, müsavat ve hürriyet çeşmelerini kuruttular” Fatih Artvinli, Seraba Harcanmış Bir Ömür: Osman Bölükbaşı, 111 sayfa, 1.baskı, 2007, İstanbul, Kitap Yayınevi, www.kitapyayinevi.com


        

        [6] Tolstoy Diriliş romanında genellemelerin bizleri yanlışlara götüreceğini unutulmayacak bir benzetme ile anlatır: “Çok yaygın bir yanlış inanış vardır. Her insanın belirli bir özellikleri olduğu söylenir. Sözgelimi, biri için iyidir, kötü huyludur, aptaldır, çalışkandır, tembeldir, vb. denir. Oysa hiç de böyle değildir. Bir insanın çoğunlukla iyi, çoğunlukla akıllı, çoğunlukla çalışkan olduğunu, ya da bunun tersini söyleyebiliriz. Ama bir insan için iyidir ya da akıllıdır, bir başkası için de kötüdür ya da aptaldır dersek yanlış olur. Gelgelelim hep böyle ayırırız insanları. Çok yanlış bir davranıştır bu. İnsanlar nehirlere benzerler: Hepsinden aynı su akar, ama her nehir kâh daralır, hızlı akar, kâh genişler durgun akar, kâh tertemizdir, kâh bulanık, kâh soğuk, kâh ılık. İnsanlar da öyledirler. Her insanda kişioğlunun genel özelliklerinin özü vardır. Bazen bunlar, bazen ötekiler çıkar üste. İyi ya da kötü olur. Bazı insanlarda bu değişiklik pek belirgindir, kesindir. Nehlüdof.” (Lev Tolstoy, Diriliş, Çev: Ergin Altay, s.208, 5. Baskı, 2009, İstanbul, İletişim Yayınları)

         

         


Türk Yurdu Şubat 2013
Türk Yurdu Şubat 2013
Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele