Bir “Garip” Bıraktı Bize Türkülerini Bir “Garip” Bıraktı Bizi

Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

        Abdal geleneğinin bir garip temsilcisiydi. Garibanlığı, yeteneğinin, yaratıcılığının yoksunluğundan değil; çocuk yaşta annesiz kalışından, çocukluğunu yaşayamadan ekmeğini kazanmak zorunda oluşundan, yer aldığı toplumun yaşam biçiminden ve bu yüzden horgörüldüğünden, garipsendiğindendi.

         

        Anam Döne İbikli Köyün'de ölünce

        Beş tane öğsüz yetim kalınca

        Beşimiz de hep perişan olunca

        Babam gile burdan göçek dediler

         

        Yetiştiği kültürde tek geçerli geçim kaynağı olan müzik sanatını ustam, arkadaşım, dediği babası Muharrem Ertaş’ın yanında görerek, dinleyerek tanımaya, icrâ etmeye başladı. Değişen yaşam koşullarıyla ayak uydurmaya çalıştıkları bu geleneğin tek icrâ ortamı olan düğünlerde, olağanüstü yeteneğiyle halkı eğlendirdi. Müziğe olan bu yeteneği sayesinde neye ihtiyaç duyulduysa yetişti. Keman da çaldı, cümbüş de.

         

        Yerköyü'nden Kırıkkale'ye geldik

        Babam saz çalarken biz cümbüş aldık

        Kırşehir'ine varınca kemanı çaldık

        Aferin arkadaş çaldın dediler

         

         

        Onun için kolay olmasa da hor görülse de yeri geldi zil taktı, zamanı geldi kaşık tuttu oynadı, karınlarını doyurmak için.

         

        Zalım kader devranını dönderdi

        Tuttu bizi Çiçekdağı’nın İbikli Köyü'ne gönderdi

        Babam saz çalarken bana zil verdi

        Oynadım meydanda köçek dediler

         

         

        Anadolu’nun Abdalıydı, ama garibanlığıyla eşgörülen Abdallığı ve bu yaşam koşulları gereği göçebe olmaları nedeniyle sevdiğini alamadı zamanında.

         

        Yârin aşkıynan arttı hep derdim

        Babamı bir yâre dünür gönderdim

        Başlığı çok istemişler haberini aldım

        İstemiyo seni yârin dediler

         

        Yaşadığı toplumun en büyük sermayesi olan bu sanatı, yaşadıklarıyla, etkilendikleriyle, yaratıcı yeteneğiyle zenginleştirdi. Sesini kullanma tavrı, icrâsındaki tavır ve üslubu bildiklerini ikiye, üçe katladığının en önemli göstergeleriydi. Melodik-ritmik yapısı, karakteristik özellikleri ile Türk halk müziğinin en önemli türleri arasında olan, ayrılıklarımızı, acımızı duyuran bozlakların en büyük icrâcısıydı günümüzde. Babası Muharrem Ertaş’ın duyurmaya başladığı bozlakların feryadını, yine babasından öğrendiği, çocuk yaşta eline aldığı sazıyla, saz şairliği ile duyurdu.

         

        Dizinde sızıydı anamın derdi

        Tokacı saz yaptı elime verdi

        Yeni bitirdiydim üçünen dördü

        Baban gibi sazcı oldun dediler

         

         

        Yirmili yaşlarında baba ocağından ayrılarak iş bulma umuduyla birbaşına gittiği İstanbul’da iki plak doldurdu. Doğuştan âşıktı, Kerem de oldu Mecnun da. Sonu ayrılık olsa da Leyla’sını da buldu Ankara’da.

         

        O zaman babamdan öğrendim sazı

        Engin gönüllen Hakk'a niyazı

        O yaşımda yaktı bir ahu gözü

        Mecnun gibi çölde kaldın dediler

         

         

                 Ayrılıkları, hasretlikleri yeni türküler öğretir, söyletir olmuştu Garip Usta’ya. Sesini daha da çok duyurabileceği radyo programı yapmaya hak kazandı, Yurttan Sesler’de de çaldı Başkentte. Yereli ulusala taşıyabilmiş bir sanatçıydı, ardarda doldurduğu plaklarla tanınır, aranır olan Kırşehirli Neşet Ertaş idi artık.

         

         

        Sonralarda anlaşamadığı radyodan ayrılışıyla sadece pavyonlarda çalar oldu, ancak bu icrâ ortamı çok yordu, yıprattı, parmaklarını felç ettirecek derecede hasta etti Kırşehirli Neşet Usta’yı.

         

         

        Kariyerinin zirvesinde olan saz ustası bu sefer hastalığının sebep olduğu garibanlığıyla, çaresizliğiyle Almanya’ya gitti. Tedavi olduğu, iyileştiği bu ülkeden gurbet herkesin yüreğinde taş gibidir, gurbette olan kimse mutlu değildir dese de uzun bir süre dönmedi. Buralarda, verdiği saz dersleri, kurduğu ‘Neşet Ertaş Orkestrası’ ile tutundu, sesini duyurdu. Ancak gurbetteyken babasını kaybedişi yıktı ustayı, ülkesinden uzakta kaldığı gibi, türkülerinden de uzaklaşmaya başladı. Öyle ki öldü sandılar Neşet Usta yaşarken. 2000’li yılların başında araştırmacı-yazar Bayram Bilge Tokel’in girişimleri ve iknasıyla, yapımcı Hasan Saltık’ın desteğiyle sanatını icrâ etmeye, otuz yılın boşluğunu doldurmaya başladı, son nefesime kadar sizlerlen beraberim, ayaklarınızın turabıyım, gönüllerinizin hizmatçısıyım, dertlerinizin ortakçısıyım diyerek.

         

        Hak âşığı, halk âşığı Garip Usta sadece teline değil göğsüne de vurarak ses verdiği sazına yeni perdeler ekledi, perde düzenini kendine has üslubu ve yorumuna göre ayarladı. Sazına bir başka dokundu, orta teline bağladığı bam telinden vazgeçmedi, bir başka tınlattı onu. Hislerini saza söze dökerken yerelden kopmadığını, şivesini bozmadığı sözlerinde gösterdi. Geleneğinin sunduğu sanat ürünlerinden beslendiğini de yetiştiği müzik geleneğine hâkim üslubuyla, müzikal anlamda sunduğu zengin sanat ürünleri ile kanıtladı. Abdal müziğinin gelmiş geçmiş en büyük ustalarından olan babası Muharrem Ertaş’ın, babasının çırağı Hacı Taşan’ın, Çekiç Ali’nin sesini müzikal ve edebi yaratıcılığıyla yirmibirinci yüzyıla aktardı.

         

        Tıpkı yaşamını anlattığı bu dizelerde olduğu gibi çalıp çığırdığı, türkü olan, bozlak olan duygularına bizi de ortak ederek kendi deyişiyle yüreğimizdekileri dışarı attı. Yetiştiği kültürün, sesinden sözünden ödün vermeyen Neşet Usta; kendine has tınısında, tavrında bizi türkülerle yakınlaştırdı, haykırışlarımızı, sızlanışlarımızı, sevdamızı türkülerine yaraştırdı. Baba ocağından gelen bu yakıştırma ismi Garipliği de son dörtlüklerinde vazgeçilmezi oldu.

         

         

        Yârin aşkı ile döndüm şaşkına

        Arada içerdim yârin aşkına

        Canan acımaz mı Garip dostuna

        Bunu da içeriye alın dediler

         

        Ama şimdi adaş olduk Garip Ustayla. Onun sazından, sözünden yoksunluğumuz “garip” etti bizi. Anladık ki çalıp söyledikçe sesine, yüzüne, teline yansıyan ışığını; sazından, türkülerinden, dinleyicisinden aldığı enerjisini; gözlerinde okunan mahcup gülüşünü unutamayacağımız bir “garip”, bıraktı bizi.

         

         


Türk Yurdu Şubat 2013
Türk Yurdu Şubat 2013
Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele