2013’te Ortadoğu: Dana’nın Kuyruğu ya da Cadı’nın Kazanı...

Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

        Ortadoğu cephesinde değişen bir şey yok. 2013'e devreden büyük bir belirsizlik. Bölgedeki kriz alanlarının ve aktörlerin sayısındaki artış, Suriye merkezli buhranın bölgesel bir savaşa yol açacağının güçlü sinyallerini veriyor. Özellikle de Irak ve Lübnan boyutlu gelişmeler ile İsrail ve İran'daki sandıklardan çıkacak sonuçlar, bir anlamda bölgenin tercihini ya da krizdeki yeni stratejileri ortaya koyacak. Bir diğer ifadeyle, "siyaset-strateji-araçlar" bağlamında ahengi sağlamaya yönelik, yeni döneme uygun yeni bir lider kadro seçimi ve diğer aktörlerin buna vereceği tepki oldukça önemli.

         

        Pandora'nın açılacak olan kutusunda ABD'nin ilgi alanını Uzakdoğu Asya'ya doğru çevirmeye başlaması da, hiç kuşkusuz şimdiden bölgede ABD sonrası için bir mücadeleyi başlatmış vaziyette. Bu liderlik mücadelesi ABD'nin müttefikleri ile diğerleri arasında olabileceği gibi, müttefiklerin içerisinde de yoğun geçeceğe benziyor; özellikle de Türkiye, İsrail, Fransa ve pek ön plana çıkmayan fakat bölgede varlığını her an için hissettiren "görünmez güç" Almanya arasında...

         

        Burada, özellikle Türkiye-İsrail arasındaki rekabete bir de Fransa boyutunun eklenmiş olması oldukça dikkat çekici. Türkiye'nin Fransa ile olan rekabetini Başbakan Erdoğan'ın eski Fransız sömürgeleri olan Gabon, Nijer ve Senegal ziyaretleri ile Ortadoğu ve Arap Afrika’sından Sahra Altı-Batı Afrika'ya doğru kaydırmaya başlaması, Ankara açısından bölgede cephenin genişlemesi anlamına geliyor. Nitekim Türkiye'nin "Afrika Açılımı"na Paris'ten ve Mali'den verilen cevap oldukça manidar.

         

        "Yeni ve Eski Efendiler" Arasında Bölge...

         

        Hiç kuşkusuz, yeni Ortadoğu sürecinde ABD'nin takınacağı tavır ya da yapacağı tercih kadar içinde bulunduğu kriz de oldukça önemli. ABD'nin kendi ülke sınırları ve yakın çevresi ağırlıklı olmak üzere etkisini her geçen gün daha da arttıran ve derinleşme eğilimi gösteren iktisadi-mali-siyasi bazlı buhran ile bunun sistem içi yol açtığı bir takım kırılmalar, önü alınamadığı takdirde önümüzdeki süreçte daha büyük sıkıntılara yol açacağının güçlü sinyallerini veriyor. Ayrıca, bölgenin eski "efendisi" İngiltere'nin süreçteki pozisyonu da oldukça belirleyici olacağa benziyor, hem dış hem de iç politikalar bağlamında.

         

        Dolayısıyla 2013 birçok gelişmeye gebe. Nitekim 2012'nin sonlarına doğru Suriye, Irak ve İran merkezli tırmanan kriz, kendisini önce "8 Gün Savaşları", ardından da Rusya Devlet Başkanı Putin'in Türkiye ziyareti ve Patriotlar ile bir üst aşamaya tırmanacağının güçlü mesajlarını vermişti. Bu üst aşamanın, Esad'ın iktidardan devrilmesine yönelik, ortak askeri bir operasyonu ihtiva eden son hamle olacağı yönündeki kanaatler de her geçen gün ağırlık kazanmaya başlamış durumda.

         

        Esad rejimine tekrar ömür biçilmeye başlanmasının ve "2013 Mart'ına kadar bu iş tamamdır" denilmesinin altında da yine bu olası güçlü operasyon beklentisi var. Burada, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin belirsizliğini koruyan sağlık durumuyla birlikte, Talabani sonrası Bağdat-Erbil hattındaki köprülerin tamamen yıkılması ve Kuzey Irak ağırlıklı bir Kürt-Arap savaşının ön cephede Ankara ve Tahran'ı, arka planda ise Washington, İsrail ve Rusya'yı bu sürecin içine çekme olasılığı da "yarı küresel bir savaş"a doğru önemli bir gelişme olarak yorumlanıyor. Bu kaygıyı en fazla taşıyan ülkelerin başında ise hiç kuşkusuz İran geliyor...

         

        İran Faktörü...

         

        Bölgede, İran-Şii jeopolitiğinin bir uzantısı olarak kabul edilen kalelerin bir bir sallanmaya başlaması ve burada Rusya'nın özellikle Suriye konusunda "muğlak" bir tavır sergilemesi de İran'ın daha agresif bir tutum sergilemesine yol açmış durumda. Bu bağlamda İran'dan gelen "Dünya savaşı çıkar" açıklaması, 3. Dünya Savaşı'nın bu sefer Ortadoğu'dan çıkacağı doğrultusundaki öngörüleri daha da pekiştiriyor. Nitekim İran Genelkurmay Başkanı Firuzabadi'nin NATO’nun Patriot füzelerini Türkiye Suriye sınırına yerleştirmesiyle ilgili yaptığı açıklamada; "Patriot’ların her biri dünya haritasında bir kara lekedir. Dünya savaşı için planlar yapıyorlar. Bu, insanlığın geleceği ve Avrupa’nın geleceği için çok tehlikelidir” ifadelerini kullanması, olası bir dünya savaşının arka planındaki güçleri ortaya koymakla birlikte, böylesi bir savaşın coğrafyasını da çizmesi açısından oldukça dikkat çekiciydi.

         

        İran'ın temel kaygısının, kendisine yönelik askeri bir harekât olduğu görülüyor. İran, Patriotlarla birlikte bölgedeki caydırıcılık gücünün zayıflatılmasını, kendisine yönelik saldırının bir parçası olarak algılıyor ve bundan dolayı da bir savunma silahı olan Patriotları bir saldırı silahı olarak değerlendiriyor. Bu kaygının İran halkına ve Şii coğrafyaya empoze edilmesiyle birlikte, bu vb. ülkelerde akil-rasyonel kesimin sistem içerisindeki ağırlığı, haliyle zayıflıyor. Bu da savaş tamtamlarının havaya daha fazla hâkim olmaya başladığı bir sürecin ortaya çıkmasına neden oluyor.

         

        Dolayısıyla, Ortadoğu'daki son gelişmeler bölge ülkelerindeki radikal kesimlerin sistem içindeki ağrılığını göstermesi ve Türkiye ile "savaş" dâhil her türlü olasılığı gündemde tutmaları açısından önemli. Açıkçası, bölge güvenlikçi kaygılar üzerinden "militarist", dolayısıyla da sert gücün sürece hakim olacağı daha agresif bir noktaya doğru sürükleniyor. Bu anlamda güvenliğin yerelden bölgeselleşmeye-küreselleşmeye doğru seyreden yönü, bu kaygıları Ortadoğu'da daha da derinleştiriyor.

         

        Burada, Rusya vb. ülkelerin yaptığı değerlendirmeler de en az İsrail ve ABD'nin yaklaşımı kadar İran'daki karar alıcı mekanizmalar üzerinde bir etki yaratıyor. Örneğin, Rus basınında, "Kapıda savaş kokusu var…" türünden atılan manşetler bile süreçte başlı başına bir "bomba" tesiri yaratıyor. Bu kapsamda Rusya’nın önde gelen gazetelerinden Nezavisimaya'nın İsrail’in İran’ın nükleer tesislerini vurmaya hazırlandığı ve bunun ani bir saldırı şeklinde olacağı yönündeki haberler ve "Tahran’ın bu ani saldırıya karşılığı sonuçları tahmin bile edilemeyecek geniş ölçekli bir savaşa yol açabilir” değerlendirmesi, bunun en son örneklerinden birisini oluşturuyor. Dolayısıyla, böylesi hassas bir süreçte, en azından Türkiye-İran arasındaki işbirliği ve sağduyunun muhafazası, her iki taraf açısından büyük bir ehemmiyet arz ediyor. Bunun için de kullanılan söylem ve eylem tarzı oldukça önemli. Oyuna gelmemek gerekiyor! Aksi takdirde, "Kıyamet Savaşı" kapıda demektir...

         

        Yeni Ortadoğu'da Türkiye-ABD İlişkiler Bilinmezi...

         

Bu noktada, Cin'i şişesinden çıkarmaya çalışan ABD'nin Türkiye'ye yönelik Ortadoğu merkezli psikolojik operasyonları da olanca hızıyla devam ediyor. Esad sonrası sürece yönelik olarak bölgede başta Türkiye ve Mısır olmak üzere "ön alıcı hizalama" çalışmaları gerçekleştiren Washington, müttefiklerini ikna noktasında bir kez daha bildik enstrümanlarına başvuruyor. "Aba altından sopa gösterme olarak" da adlandırılabilecek bu yöntemin son numarası, 2012'nin son günlerinde "Küresel Trendler 2030" raporu oldu. ABD hükümetinin çatı istihbarat örgütü olarak kabul edilen "Ulusal İstihbarat Ofisi" tarafınca yayımlanan raporun 131. sayfasında sıralanan, dünyayı etkileyecek altı kötü durum senaryosundan birinin Türkiye ile ilgili olması, bu açıdan hiç de sürpriz değildi...

 

        1991-2001 arası dönemde geçici bir zafer havasına giren ve bunu perçinleştirmek için 11 Eylül'de "altın vuruş"unu yapan ABD, son büyük numarasını çekmeye hazırlanıyor. Daha önceleri olduğu üzere ABD bir kez daha "savaş" diyor. Aksi takdirde ABD, kuruluşundan bu yana kendisine istikamet veren bu hantal yapının altında ezilecek gibi. Brzezinski de "Stratejik Vizyon" başlıklı son çalışmasında: "Amerika'nın son yıllardaki global mevkiini koruyabilmesi, sosyoekonomik eskimeyi aşmak için göstereceği gayretleri başarıyla uygulamasına ve dünyanın açık arayla en önemli kıtası olan Avrasya'da yeni ve sağlam bir jeopolitik denge şekillendirmesine bağlıdır." diyor. Daha ne desin!

         

Tam da bu noktada sormak lazım; Ortadoğulu güçlerin bir araya gelmesi ya da bölgede bir devletin kontrol dışı güçlenmesi ABD'nin ne kadar işine gelir ya da böylesi bir duruma ne dereceye kadar "müsaade eder"?

 

Meselenin bam teli de işte burası. "Türkiye'yi kazanmak" yolunda başvurulan birçok kirli oyunun altında da bu "Yeni Büyük Oyun"un varlığı yatıyor. Dolayısıyla, meseleleri ve gelişmeleri bir de bu perspektiften okumaya çalışmak gerekiyor. O zaman bu oyunu siz de göreceksiniz, eğer küreniz halen kirlenmemiş ise...

 

         

         


Türk Yurdu Şubat 2013
Türk Yurdu Şubat 2013
Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele