“Milliyetçilik Soruşturması”nın Hatırlattığı Gerçek; Asırlık Varlık Buhranı: Lisan

Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

        “Türk tefekkür hayatı, yüz seneden evvel yoluna girmez.” demişti Hoca. Hoca diyorum ya, bu sözün söylendiği zamanlarda kelimelerin herkesin paylaştığı anlamları vardı ve “hoca” kelimesinin anlamı da hayatın içindeki itibarlı mevkiini henüz kaybetmemişti. Sıfatlarının anlamını hayata katmaya muktedir olan müstesna bazı insanlar sayesinde hocalık hâlâ bir şeyler ifade ediyordu. Rahmetli Başgil de bu muktedir hocalardandı ve ne dediğini biliyordu; “Dilde yok yere ihdas edilen bugünkü anarşi, en az yüz sene sürer” diyordu.[1] Bu sözler, 1946 yılında söylenmişti; o gün için bir tahmini ifade eder gibi görünse de bugün artık gerçekleşmiş muteber bir öngörü ve can sıkıcı bir tespittir. Hoca, bu sözleriyle “dil devrimi”nin sebep olduğu “anarşi”yi kastediyor ve “Türkiye’de daha uzun süre felsefe yapılamayacağını” söylüyordu.

         

        Başgil Hoca’nın bu sözleri sarf ettiği tarihten takriben yirmi yıl sonra bir başka Hoca, Hilmi Ziya Ülken de benzer bir hükme varıyordu. Rahmetli, “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” adını verdiği eserine son söz olarak[2], Türk düşüncesinin geleceğiyle ilgili bir değerlendirme yapıyor ve 1940’larda başlatılan Batı ve Doğu düşüncesinin temel kaynaklarının tercümesi üzerinde duruyor ve bu tercümelerin okuyucuya intikaliyle ilgili iki büyük sıkıntıdan bahsediyordu; birincisi dil, ikincisi eserlerin yayımında muhatap alınan idrak seviyesi... 

         

        Hilmi Ziya Bey’e göre, bilhassa Batı’ya ait kaynakların Dil Kurumunun “tilcik”leriyle yapılan tercümeleri, mefhum ve ıstılah engelini aşamadığı için anlaşılamıyor ve okunmuyordu; okunsa bile, Türk okuyucusu, aynı sebeplerden dolayı tercüme eserlerin ihtiva ettikleri konulara nüfuz edemiyor ve satıhta kalıyordu.

         

        Şark klasikleriyle ilgili müşkül ise lisan kargaşasına ilave olarak sokağın idrakine hitap endişesi ile neşredilen eserler “avamî” seviyenin üzerinde bir alaka göremiyordu. Bir başka ifade ile dilde yapılan tasfiye ile memleketteki ilmî seviye birbirini tayin eder hâle gelmişti.

         

        Ülken’den nerdeyse yirmi yıl sonra, onların talebesi başka bir Hoca, Rahmetli Erol Güngör, “Türkiye’de modern manada bir ilim ve fikir geleneği bulunmadığı için, bütün mefhumlar gazetecilik seviyesinde bir muhteva kazanıyor ve herkes tarafından öyle anlaşılıyor.”[3] sözleriyle meselenin bir başka veçhesine işaret ediyor ama neticede mahiyet itibarıyla diğer Hocaların da işaret ettikleri yaraya parmak basıyordu. Erol Bey, Hocalarının haber verdiği tehlikenin gerçekleşmeye başladığını görmenin hayfı ile mefhumların anlam ihtiyacını karşılayan seviyenin sebep olabileceği problemleri hatırlatıyordu.

         

        Şimdi artık aramızda olmayan bu kıymetli Hocalarımızı bize hatırlatan şey, Türk Yurdu dergisinin Ocak-2013 sayısında yer alan “Türk Milliyetçiliği Soruşturması”na verilen cevaplar.

         

        Söz konusu soruşturmaya cevaplarıyla iştirak eden değerli erbab-ı fikre şu iki soru tevcih edilmiş:

         

        “1-Türk milliyetçiliğinden ne anlıyorsunuz? Milliyetçilik ve ulusalcılık arasında fark var mıdır?

         

        2- 21. yüzyılda dünyanın yeniden düzenlendiğini; hem ulus-devletin hem de milliyetçiliğin miadının dolduğu görüşüne katılıyor musun?”

         

        Birbirine bağlı bu iki soruya, kalem erbabı münevverlerimizin verdikleri kıymetli cevaplara baktığımızda ilk fark ettiğimiz şey, irfanımızın asırlık mefhum meselesidir. Türk irfanının başka iklimlerden devşirdiği mefhumlara kendi lügatinden karşılıklar bulmakta başarılı olduğu pek söylenemez. Dışarıdan gelen bu mefhumları ve karşılaştığımız yeni toplumsal meselelere verebileceğimiz adları, kendi lügatimizden kelimelerle ifade etsek bile bu kelimelerin mana ve muhtevalarının şümulü üzerinde ittifak edemediğimizi, kültür hayatımızda her gün tekrarlanan anlam buhranlarıyla reddedilemeyecek şekilde görüyoruz.

         

        Söz konusu soruşturmaya gelen cevaplarda da bu buhranın bütün izlerini görmek mümkün. Evet, cevapların nerdeyse tamamı meselenin “künhü”nü kavramayı mümkün kılan bir yerden sesleniyor. Her biri kendi içinde sorulara açıklayıcı, izah edici cevaplar getiriyor. Ne var ki, cevapların hepsine birden baktığınızda meş’um mefhum buhranı kendini aşikâr ediyor. Milliyetçilik ve ulusalcılık gibi, memleketimiz için sıcaklığı el’an devam eden nerdeyse hayatî bir konuyu, anlamları üzerinde mutabık kaldığımız bir terminolojiyle konuşmanın imkânsıza yakın güçlükler ihtiva ettiğini acıyla fark ediyoruz.

         

        Memleketimizde sadece milliyetçilik değil, diğer pek çok millî meselenin üzerinde konuşabilme imkânlarının merhum Başgil’in işaret ettiği “anarşi”nin gölgesinde kaldığını artık biliyoruz. Bu anarşi, Başgil’in işaret ettiği tarihten çok önceleri, taa Tanzimat devirlerinde başladı; “dil devrimi”, meseleyi iyice içinden çıkılmaz hâle getirdi. Türk irfanı, karşılaştığı fikrî, zihnî, fizikî, içtimaî hiçbir mefhuma üzerinde bütün münevverlerinin mutabık kalacağı bir isim ve anlam kazandıramadı. Bu cümleden olmak üzere, mesela, millet, milliyet, kavim, ulus, ulusal, küresel, devlet, milli devlet, ulus devlet, milliyetçilik, ulusalcılık gibi “olgu”ları da ya kendi mefhumlarımızla karşılayamadık ya da mefhumlar ve anlamları üzerinde ittifak edemedik. Sözgelimi “nation” mefhumunu, önce kavim, sonra millet, sonra da ulus ile karşıladık. Ne var ki, bu üç kelimeyi de mana ve muhtevası ile bir mefhum olarak inşa edemediğimiz gibi üzerinde anlaşamadığımız hâlde keyfî bir tutumla tasarruf etmeye devam ettik.

         

        Birimizin millet diye başladığı bir cümleyi bir başkamız ulus diye anlıyor; milliyetçilik tartışmaları, kavmiyetçilik veya ulusalcılık girdabında anlamını şaşırmış bir hâlde kaybolup gidiyordu, hâlâ da öyle.

         

        Hiçbir milli lisanda, zihniyet ve dünya görüşüne hatta meşrebe göre anlam farklılığı arz eden bir dil anlayışı ve bizdekine benzer bir lügat karmaşası yaşanmamıştır. Dünyanın hiçbir lügatinde bir kelimenin anlamı, bizdeki gibi insanların kafa yapısına göre değişmez; elbette küçük farklılıklar bulunabilir ama anlamı tamamen değiştirecek hatta zıddına kaydıracak kadar mana ihtilafı olmaz, olamaz. Olursa orada herhangi bir fikir ifade edilemez; bir fikir alış-verişi mümkün olamaz. Hatta kamuoyu diye bir şeyin varlığından söz edilemez. Ama biliyoruz ki, bütün bu imkânsızlıklar, bizim ülkemizde mümkün olabiliyor. Lakin bu imkânsız mümkünlerin ortaya çıkardığı “gaile”yi milletimiz, o emsalsiz irfanı ile neredeyse bir asırdır telafi etmeye çalışıyor. Dünyada, kendi okumuş evlatlarının eksiğini, sonsuz bir hoşgörü ile telafi etmeye kararlı, bizim milletimizden başka bir millet de herhâlde yoktur.

         

        Türk milleti neredeyse yüz elli yıldır kendi münevverinin yanlışını düzeltmekle meşgul. Ne var ki, “kamus”ta yapılan yanlışları, ancak milli irfandan beslenen, gerçekten milli ve gerçekten münevver bir bakış açısı düzeltebilir. Milletin o sahada yapabileceği şey, münevverin inşa ettiği mefhumun üzerine sokağın havasının sinmesini sağlamaktır. Sokağın havası sinerse mefhum millileşir ve ondan sonra o mefhumlarla milli irfan inşasına katkı sağlanır. Mefhum, milletin irfanına, izanına yakın bir yerde inşa edilirse sokak benimser aksi hâlde reddeder. Ancak ülkemizde durum biraz farklı; sanki sokak da bir kıymet takdiri bozgunu yaşıyor gibi. Başlangıçta münevverde görülen zihnî kargaşa artık sokağa da intikal etmiş durumda. Milli irfanın lügatinin noteri diyebileceğimiz kamuoyu, bugün itibarıyla “sözlük buhranı” yaşamaktadır. Milletimiz elbette bu gaileyi de aşacaktır; zira Türkçe “Kur’anî belkemiği” ile bu toprakları bize vatan kılan dildir. Ve eserini savunacaktır.

         

        Türk Yurdu dergisinin bu soruşturması, bize gösterdi ki, bu “anlam ihtilafı”nı ve “sözlük buhranı”nı hâlletmeden hiç bir ciddi meselemizi, meselenin haysiyetine uygun bir seviyede konuşamayacağız. Çünkü konuşmak için bir şey söylemek ve bir şey anlamak gerekir; bu ise ancak ortak bir lügatle mümkündür. Lügatimizin içine düşen bu derin ihtilaf halledilmez ise, konuştuğumuz bu dil, bir anlaşma aracı değil bir ihtilaf sebebi olmaya devam edecektir.

         

        Soruşturmaya gelen cevapların “ne” dediğine bakamadan, “nasıl” dediklerine takılıyoruz. Kelimelerin ve mefhumların tarz-ı tahriri, bir mefhumun aynı metin içinde bile bazen tezat ihtiva ettiğini gizleyemiyor. Bu tezat, halletmemiz gereken ilk mesele gibi görünüyor. Elbette sadece tarz-ı tahrir değil aynı zamanda bir bakış açısı ve dünya görüşü yansımasından da söz etmeliyiz. Çünkü mesela, millet kelimesi ile ulus kelimesine verilen anlama ilişkin metinler arasındaki fark, hatta tarihî macerayı doğru okumak ve doğru değerlendirmekle de ilişkilendirilecek kadar derin sebeplere dayanıyor.

         

        Bu itibarla görünen o ki, milliyetçilik meselesini tartışmadan önce halletmemiz gereken şey, lügatimizi nasıl tanzim edip ondan nasıl istifade edeceğimiz meselesidir.

         


        


        

        [1] Ali Fuat Başgil, Türkçe Meselesi, syf: 52. Yağmur Yayınevi, İstanbul – 2006.


        

        [2] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, syf: 815-816. Selçuk Yayınları, Konya. Baskı: İstanbul, 1966 .


        

        [3] Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, syf:120, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1993.


Türk Yurdu Şubat 2013
Türk Yurdu Şubat 2013
Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele