Prof. Dr. Dursun Yıldırım

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

        1.

        Dünya üzerinde ‘uluslaşma süreci” içine en geç giren kavimler, Avrupa kavimleridir. Avrupa kavimleri, sömürgecilik süreci içinde bile, her biri bir efendiler ve köleler topluluğudur. Buna karşılık, tarihi süreç içinde çok daha önceleri millet olma vasfı kazanmış ve millet hayatı sürmüş kavimler de vardır. Türkler, Araplar, Çinliler, Hintliler, İranlılar, dün olduğu gibi bugün de varlıklarını sürdüren kadim milletlerdir. Tabii varoluştan bu yana geçen zaman içinde tarihin labirentleri arasında kaybolup giden, ama arkalarında izler bırakan ve bir zaman dünyada biz de yaşamıştık diyen milletler de vardır. Bunlar, hayatiyetlerini sürdürecek yetenek ve kapasitelerini yitirince tarih sahnesinden çekilmişlerdir.

         

        Avrupa kavimleri, kendi milletlerini inşa süreçlerini Türkler, milletimiz sayesinde gerçekleştirmiştir. Bunda üç tarihi etken bu süreci yaratmıştır. Bunlardan ilki, dağınık ama her bir grubu bir beye ait köleler şeklinde yaşarken, Türklerin buralara uzanan hâkimiyetleri ile devlet düzenine kavuşmaları, örgütlenmeyi öğrenmeleri ve daha önemlisi, bir arada, birlikte yaşama alışkanlığı kazanmalarıdır. İkincisi, kıta Avrupası üzerinde dar bir coğrafi alan üzerinde Türkler tarafından yaşamaya mecbur bırakılmaları. Üçüncü ana etken, her iki etken nedeniyle ortaya çıkan nüfus kesafetinin doyurulması açısından kendine yeni çıkış yolları araması. Hindistan’ın zenginliğinden, Türklerin sınırlarına bulaşmadan yeni bir yol aranması. İşte bu üç ana etken, Avrupa kavimlerine yeni bir sürece girme imkânı vermiştir. Deniz yollarının keşfi, yeni kıtaların bulunması, sömürgeler kurulması ve akabinde başlayan rekabet, Avrupa kavimleri arasında yeni bir ayrışmayı da beraberinde getirip onları ‘millet inşa etme’ sürecine sokmuştur. Tarihe baktığımız zaman, bu sürecin Avrupa denizci kavimleri ile başladığı ve giderek kara Avrupası kavimleri de etkilemeye başlayan bir akıma dönüştüğü söylenebilir. Dünya tarihi, XIX. yüz yıla dayandığında, bu akımın Avrupa’nın yeni millet ve milliyet anlayışlarını pekiştirme açısından sosyal ve beşeri bilimlerin her türlü disiplin ve imkânını bu yolda kullandığı görülür. Her milletin kendi başına izlediği politikalar, stratejiler ötekinden ayrışır. Rekabet, yeryüzü üzerine ‘yeni Roma’yı kim inşa edecektir, üzerine kuruludur. Sosyal ve beşeri bilim teorileri, metotları ve hedefleri, tasarlanan bu mimariye uygun biçimde öne sürülür, uygulamasına geçilir. Sosyal ağlar ile dünyanın her yerine yaymaya çalışılan sosyal ve beşeri bilimlere dair teori, metot ve düşünceler, yönlendirici izlekler, istedikleri ‘kültür adacıkları” oluşturur. Irkların üstünlüğü, aşağılığı teorileri bile bu çerçevededir. Bütün bunların hepsi Avrupa’da, ‘millet’ ve ‘milliyet’ inşasında kullanılmıştır.

         

        Türklerin tarih boyunca ‘millet inşası’, millet olma endişesi yahut ‘milliyet oluşturma’ kaygısı olmamıştır. Türkler, tarih sahnesinde var oldukları, kendilerini bildikleri kadim zamanlardan itibaren hep bir ‘millet’ olarak yaşamışlardır. Avrupa bağlamında görülen ırkçı, üstünlük/aşağılık ırklar söylemine ihtiyaç duymamışlardır. Yönetimleri altında bulunan kavimlere ve milletlere bile köle gözüyle bakmamışlardır. Devlet düzenine ve devlet buyruklarına uyulduğu sürece de hiç kimseye karşı bu tutum değişmemiştir. Yeni zaman Avrupa milletleri ise bugün bile ‘üstünlük ideoloji’ şeklinde, ambalajı farklı olsa da sürdürmektedir.

         

        Türkler, VIII. yüzyılda, geçmişte yapılan hataları, başa gelen felâketleri, Çin’e yabancı devletlere, yaslanarak devlet idare edilemeyeceğini, tutulacak yolun ne olduğunu ‘Bengü Taş’lar üzerine yazıp arkadan gelenlere okuyup ona göre devleti yönetsin diye miras bırakmıştır. Ama kötü devlet adamları, dün olduğu gibi bugün de bu sözleri duymak, okuyup anlamak, ders çıkarmak yerine, sırtını edindikleri ‘yeni’ efendilere dayamayı tercih etmişlerdir.

         

        Türk tarihinin XVIII. yüzyıl başlarından günümüze kadar eksikliğini çektiği yegâne unsurlar, tam donanımlı Fatih gibi devlet adamı, bilim adamı ve münevver yokluğu olmuştur. Fatih’in inşa ettiği devlet, kendinden sonra sürekli yenilenmeyi, bilimde ve teknolojide ilerlemeyi unuttuğu için, elin merhametine sığınır duruma düştüğü için, toprakları paylaşılır duruma düşmüştür. Ama bugün varız, denebilir. Tabii, süreç, ideolojik akıma dönüştürülünce, kimlikler ve ulus farklıkları, ulus inşası süreçleri başlamıştır. Gücün neden, nasıl, niçin bu şekilde yer değiştirdiği, düzenleyici iken, düzenlenen millet durumuna düştük gibi süreçler uzun bir hikâyedir. Ancak, Türklere biçilen ‘yeni’ düzen iki Türk tarafından tespit edilmiş ve yangından Türk ulusunun kurtarması icap eden ana gövde kurtarılmıştır.

         

        Türkler, bugünkü varlıklarını bu iki olağanüstü insana borçludur. Bunlardan ilki, Sultan II. Aldülhamid, ikincisi M. Kemâl Atatürk’tür. Son dört yüz yıllık Türk tarihinin gerçeği budur. Biri, ikincisinin ve ona yardımcı olacakların tam donanımlı yetişmesine gerekli imkânı ve zamanı kazandırmıştır. Bunların üzerinde burada uzun uzun durmaya gerek yoktur.

         

        Onların yetiştiği süreçte, Avrupa bağlamında ‘milliyetçilik’ sadece M. Emin Yurdakul’un ‘Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur/Sinem özüm ateş ile doludur/İnsan olan vatanının kuludur/Tanrı bilir evde durmaz giderim’ dizelerinde çınlar. Bir savaş feryadıdır ve Türkler yalnız başlarına kalmıştır. Müslüman kavimler de olmayanlar da Türklere saldırmaktadır. Türk milliyetçiliği olan ‘Türkçülük’ savaş yılları içinde yaratılmaya çalışılır. Bu, düşmana karşı, birliği ve dayanışmayı pekiştirme, milleti ve devleti savunma ideolojidir. Avrupa’nın saldırı esaslı ırkçı/milliyetçi ve saldırı söylemlerinden farklıdır. Kuvayımilliye, bu savunma ideoloji ‘Türkçülük’ hareketinin eseridir ve ne yazık ki, içinde bulunduğumuz süreçte bile, bu gerçeğin farkına varamayacak Çin’e tâbi yaşamayı beylik zannedenler çağındayız. Çin bir sembol burada, VIII. yüzyıldan tabii.

         

        Dünya üzerinde hâkimiyet savaşı sürdüğü müddetçe, ne ‘millet’, ne ‘milliyet’ ve ne de Avrupa’da ‘milliyetçilik’ gerçeği tedavülden kalkar. Böyle rüya görenler, sadece ‘kültür adacıkları’ içinde zihinleri, düşünme melekeleri efendileri, yol göstericilerince tutsak edilmiş olanlardan ibarettir. Avrupa’nın istediği, sizin, onun belirlediği şablonlar içinde debelenmenizden ibarettir. Sosyal ve beşeri bilimlerde sürekli teori ve metotların değişimi, onlar ile zavallıların, neydi, neydi diye uğraştırılmasının doğru ve yeterli düzeylerde anlaşılmıyor ise siz acaba dünyaya hangi pencereden neyi görmek için enerji tüketiyorsunuz. Bütün bunlar, sadece onların politik ve stratejik hedeflerinin bir parçası olduğu gerçeğini sadece ‘kültür adacıkları’ üzerinde yaşayan tutsaklar fark edemez. M. Kemâl Atatürk’ün tek hedefi, bu gerçeği kavrayıp ona göre tam bağımsız Türkiye’yi inşa edecek bilim adamları, aydınlar, yeni nesiller yetiştirmekti. Avrupa başardı ve bu projeyi yerle bir etti. Bugün, onun kurduğu ve inşa etmeye çalıştığı yapı, ölümüyle çökertilmeye başlanmış ve nihayet bugün sadece kitaplarda adı kalmıştır.

         

        Dünya düzeni değişmedi. Sadece, yönetilecekler için değiştirilmektedir. Liberal ideolojinin patronlarınca hayatlarını işçilik, üreticilik, karın doyurucu kitlelere dönüştürmek üzere seçilmiş milletler vardır. Bu zavallıların hayatı tanzim edilmekte ve başlarına kendilerine sadakatle hizmet edecek kâhyalar getirilmektedir. Bunların ne mahir insanlar olduğunu ‘yeni işçi ve köylü’ kitlesine anlatmak üzere TV ekranları, boyalı bir basın ve ticaret komisyoncuları ekipleri oluşturmaktadır. Canları istediğinde her biri sonunda bir ‘Mübarek’, yahut ‘Saddam’, yahut ‘el-kaide’ olmaktadır.

         

        Günümüzde ‘milliyetçilik’, yöneten ve yeryüzüne nizam vermek isteyen devletlerin en büyük dayanağı, varlık sebebidir. Bu yüzden, kimi ülkeleri otuz altı parçaya bölüp milleti lime lime yapmaya, her limeyi birbirine düşman etmeye uygun, makam meraklısı kâhyalar bulup çıkarırlar. O ülkelerde, milletlerine bunca fenalığı reva gören bu makam düşkünlerine, bunu bir marifet sananlara şaşıyorum.

         

        Türkiye aydını ne yazık ki, kendi geçmişini yeterli ve gerekli düzeyde bilmekten uzaktır. Yetişme tarzıyla bu donanıma sahip olma imkânı da yoktur. İktibası ilim, başkalarının ortaya attığı yemlemeler üzerine laf etmeyi fikir adamlığı sanmaktadır. Sana ait ne var diye sorarlar adama. Onlardan farklı ve yeni ne söylüyorsun? ‘Milliyetçilik’ çağımızda, Avrupa milletlerinde öldü mü? Kim söylüyor öldüğünü? Öyleyse ne işleri var Arap dünyasında, Afganistan’da, Irak’ta ve şimdi de Suriye’de? ‘İnsan’da biraz izan, vicdan, zihin melekesi, muhakeme yeteneği olur. Evet, çağımızda ‘milliyetçilik’ dünya düzeni kurmaya kararlı milletler için gerekliliğini sürdürmektedir. Fakat idare edilecek, yeniden düzenlenecek milletler için neye gerekli. Onlar, etnik ayrışmaya, dinî ayrıştırmaya tâbi topluluklardan ibarettir. Bazen kanlı, bazen rızayla olacaktır. Tabii, böyle milletlerin hayatında önce ‘milliyetçilik’ kovdurulur, millî değerler tahrip edilir, millî şuur ortadan kaldırılır ve milleti oluşturan bireylerin hafızası silinip hepsi yığınlaştırılır ve o milleti parçalayıp yeni kimlikler adı altında ayrıştırma araçları devreye sokulur. Günümüz dünyasında bütün bunları gözlemliyoruz.

         

        Türk aydınlarının ne kadar şablonik düşünmekte olduğunu ve zihinlerinin ne denli tutsak olduğunu gösterir tipik tespit, ‘milliyetçilik’ ve ‘ulusalcılık’ kavramları üzerine kopardığı zavallılık kavgasıdır. Dünya âlemi üzerlerine güldürmektedirler. Kusura kimse bakmasın, her iki kavga tarafı da çoğunlukla bilgisiz, geçmişi öğrenmekten aciz, tembel, Avrupa’nın hazır reçeteleri üzerinden konuşmayı ve çekişmeyi fikir adamlığı sanmaktadırlar.

         

        Ülke ve millet için fikir üretemeyen, sürekli aynı şeyleri tekrar eden, harekette ve berekette hayrı olmayan insanlar, ‘ulusalcı’ olsa ne çıkar, ‘milliyetçi’ veya ‘dinci’ filân olsa ne çıkar. Bu tür tartışmalar, doğdukları ülkelerde süreçlerini tamamladı, istenen enerjiyi işe dönüştürdü ve dünyayı yönetmeye talip milletlere dönüştü. Sen eline teslim edileni bile yok etmekle meşgul iken, şucu/bucu derdindeysen, efendini de kâhyanı da bulmuşsun demektir. Anglo-Saxon milliyetçiliği, Fransız milliyetçiliği, Alman Milliyetçiliği, Çin milliyetçiliği, İran milliyetçiliği, Rus milliyetçiliği günümüzde en zirvede yerlerini almışken, bu tartışmalar içine girmek akıllılık bile değildir.

         

        Adına ne derseniz deyin ulusalcılık veya milliyetçilik, insanlar ve toplumlar yeryüzünde var olduğu sürece var olacaktır. Çünkü Tanrı, insanları bu yüzden farklı milletler halinde yaratmıştır. Dolayısıyla, yaratılıştan var olan kavimlerin o dilleri, kültürleri ve kimlikleri de Tanrı böyle istediği için, din ile tayin edilen bir tarafı yoktur ve bunun temel nedeni, insanlar sürü ve yığın hâline gelmesin diye olmalıdır ve nitekim insanlık manzarası da bu gerçeğe işaret ediyor. Farklı kültürlerde, farklı mizaçlarda, farklı kavimlerde/milletlerde yaratılmış insanlar, rekabet içinde her alanda ilerlesin diyedir bu ayrıştırma. Birbirlerini tanısın, öğrensin, insanlık ve her millet kendi kimlikleri ile böylece ilerlesin diye. Takvada eşitlik, adalet önünde eşitlik gibidir. Ve bu durum, insanların yaradılış kimliği ile bağlı bir husus değildir. Tanrı ile kul arasındaki ilişkilerin sonucunu belirleyici bir husustur. Ne milleti, ne milliyeti belirler. Milliyetçiliğe ve milliyetperverliğe aykırı duranlar yaradılışı yanlış anlayanlardır. Farkında olarak yol alanlar ise dünya düzenini kurmaya ve ona yön vermeye çalışan, istediklerince bu düzeni idare etmeye çalışan milliyetçi ulus/devletlerdir. ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya ve İran gibi milletler ve devletler bu cümledendir çağımızda.

         

        Arap milletinin durumundan ders çıkarmak gerekmez mi? Koca milleti lime lime etmişler. Her limeye bir kâhya tayin etmişler. Hepsi birbirlerini boğazlamada efendileri ile işbirliği halinde devletçikler olmuşlar. Niçin? Koltuk ve saltanat sürmek için. Milletine bir insanın bundan daha büyük ihaneti, kötülüğü olabilir mi? Ama bunlar, efendilerinin kâhyalığını seçmiş, milletinin menfaatini değil. Suriye örneği dehşet bir örnek değil mi? Evimizin içini düzenlemeye, huzur ve emniyeti sağlamaya bize fırsat vermeyenler, yürüyün diyorlar. Arap milletine bunu reva görenler Türklere reva görmedi mi? Dilim dilim dildiler, her birine bir dil verdiler, birbirleri ile anlaşamaz duruma getirdiler. Birbirileriniz ile anlaşmak için, hepiniz bu dili öğrenin ve birbirileriniz ile konuşup anlaşın dediler. Türk aydını bu gerçeğin hangisine yüzünü dönmüş, bağrı yanmış, gecesini gündüzüne katıp bu trajik durumu dindirme çaresi aramış, arıyor? Kapılar açılınca, gördük herkesi. Kendimizi kendimizden nefret ettirmek için kendimizden başkasına ihtiyaç olmadı. Bu sözümde yalan var mı? Ben iki zamana da tanık biriyim. Türk aydının aklını, ruhunu, düşüncelerini, hatta hayallerini ve rüyalarını Avrupa çalmayı başarmıştır. Bu acı gerçeği, bu parçalanmış zihinleri, zehirlenmiş bedenleri, ruhları ve hayalleri nasıl tedavi edip aslına rücu ettirebiliriz, ona bakma zamanıdır.

         

         

        Hangi ‘milliyetçilik’ten söz ediyoruz? Hangi ‘ulusalcılık’tan söz ediyoruz? İki kavram üzerine anlaşamaz duruma gelmiş sözüm ona ‘Türk aydınları” Türk milletine hiçbir şey kazandıramaz. Tartışma sahipleri şu sorunun cevabını verip içinden çıkılacak yolun enerjisini işe dönüştürmelidir: Çin’e tutsaklığımız üç bin içinde yürürken daha ne kadar sürecek, nasıl çıkacağız? Çin’e yaslanmış beyler başımızda olmaya devam edecek mi? Ne zaman bu millet kendi ayakları üstünde kendi iradesi ile ülkeyi yönetir duruma gelecek?

         

        Bana yol gösterme, yolu bulduysan yap. M. Kemâl Atatürk yolu bulmuş ve yapmıştı. İki kavram yüzünden, yarı cahillik yüzünden bu tartışmalarda enerjiyi tüketmeyiniz, Avrupa’nın istediği o enerjinin boşa tüketilmesinden ibarettir. Hem sizlere hem milletimize yazıktır. İşe ‘Bengü Taş’ yazıtlarından başlayınız. Ve mutlaka, Atatürk’ün gençliğe hitabesini okuyunuz. Bu milleti, dirlik içinde, huzur ve emniyet içinde geleceğe taşımak iradesi, aklı ve yüreği var ise ihtiyaç olan bilimi, teknolojiyi ve üretimi elbette yaratırsınız. Üstelik hiç kimseye ihtiyaç duymadan bu hedefi gerçek edersiniz. Cesaretin kaynağı bilgidir. Geçmişini bilmeyenlerin geleceği ne yazık ki başkalarının iradesine tâbi olur, olmaktadır. Boş tartışmalar ile zamanı tüketmeyiniz, enerjinizi tüketmeyiniz.

         

        Türkler için her iki kavram aynıdır. Ağaç kökleri üzerinde toprağına bağlı iken hayatını devam ettirir. Türklerin tarih sahnesindeki asıl yerini ve işlevini alması, Türk aydınları için zamanın en önemli uğraşı olmalıdır. Yakın geçmişini öğrenme açısından bir coğrafya atlasına bak ve yaşadığın süreci gör, içindekileri tanı, dışındaki oyunları ve stratejileri, politikaları öğren, anla ve milletini geleceğe güven içinde hazırla, başkalarına kâhyalık edecekleri, Çin’e tâbi olmayı seçip başa geçmeye çalışanları engelle, fırsat verme. Ülkenin bağımsızlığı için enerji tüket. Birliğini, dirliğini bozmaya çanak tutanları etkisizleştir. Ülkeni ve milletini, dünya üzerinde eşitler arasında en eşit konuma getirmenin yollarını ara bul. Milliyetçilik ise milliyetçilik budur; ulusalcılık ise ulusalcılık budur.

         

         

        2.

         

        Önceki sorunuza verdiğim cevapta da bu konuya değindim. Dünyanın yeniden düzenlenmesi ne demek? Kim, dünyayı yeniden düzenliyor? Ne için, hangi talep yaratıldı ve kimler tarafından? Milletler ayağa kalktı, yahu biz kendimizi bir türlü düzenleyemiyoruz, gelin bizi düzene koyun mu dediler? Kime bu taleplerini söylediler? Üçüncü bin içinde yürürken yeniden dünya düzenleniyor. Düzenleme işine girişenler, ulus-devlet sürecini tamamlayıp, uluslaşmış milletler değil mi? Ya ötekiler? Onlar zaten hiç uluslaşma süreci yaşamamışlardı. Yahut uluslaşmalarına değil, ayrı ayrı bağımlı yönetimler biçiminde varlıklarını sürdüren toprak idari birimlerinden ibaret idiler. Avrupa yapılanması doğru anlaşılmalıdır. Kıtanın, Almanya, Fransa ve İngiltere arasında konsolide edilmesinden ibarettir ve aralarındaki rekabet devam etmektedir. ‘Supra nation’ filan bahis konusu değildir ve bu durum, sadece ‘yeni’ bir ‘geçici’ Westfalia tedbiridir. Üç başat ülkeye yeni ekonomik ve kültürel alan kazandırma işlemidir. Burada da başat devletler, ulus/devlet her ne anlama geliyor ise statülerinde dirhem bile vermemişlerdir. Kuruluşunu tamamlamış, taşları yerine oturmuş ve sistem çalışıyor ise malınızı istediğiniz biçimde ambalajlayıp satabilirsiniz. Bu sizin, yeteneğinize ve kapasitenize, maharetinize bağlı bir husustur.

         

        Rusya’da mı ulus/devlet bitmiştir? Marksist Rusya’da bile yok olmamış bir yapı, bugün daha etkin biçimde kendini göstermektedir. Putin de dünya üzerinde mevcut liderler arasında, kişisel olarak en donanımlı devlet adamı olarak görünmektedir.

         

        Çin’de mi ‘ulus/devlet’ iflas etti, haberimiz yok. ABD’de mi ‘ulus/devlet bitti? Daha yeni yeni ‘ulus inşası’ içinde olan insanlara bu söz ‘hakaret’ olur. Şu anda ‘ulus/devlet’ kimliğini tüm özellikleri ile kapsama alanı içinde tutan bir devlete, ‘ulus/devlet’ değil demek, bu süreci sona erdirinceye kadar verdiği emeği, kullandığı teknolojiyi, bilimi, stratejiyi ya anlamıyoruz ya anlamamazlıktan gelip asıl ülkemize ve milletimize yaptığımız ihaneti örtmeye çalışıyoruz demektir.

         

        Evet, dünya üzerinde yaşayanlar, kendini bağımsız sanan milletler yeni bir sürece girmiştir. Bunlar büyük ölçüde eski sömürgeler, yapay devletler veya ufalanması ile coğrafyanın tanziminde yer alması icap eden milletler veya topluluklardır. Bunları kim belirliyor peki? Ulus/devlet statüsü içinde bulunarak dünyaya kendine göre yeni kullanım alanları, kaynaklar tanzim etmek isteyen güçler. Bunlar neye güveniyor? İnşa ettikleri ulus/devlet aygıtının eriştiği göz alıcı yetenek ve kapasitesine. Bağımlılarının, her yere tayin ettiği veya getirdiği kâhyalarının sadakatine. Coğrafyamızda süregelen olaylara bakıldığında, başarılı oldukları söylenebilir.

         

        Her toplum, ama her toplum kendi iradesini meclise yansıtamaz ise seçtikleri, ettikleri yemine sadakat göstermeyip maaşa talimi tercih ederse bir gün akıbeti ya Libya ya Irak, ya Mısır olur. Türk aydınları, artık Avrupa kodları, şablonları ve kavramları ile kendini anlamayı ve açıklamayı terk etmelidir. Bu dünyada hayvanlar da ya karnını doyuruyor ya da yarı aç geziyor. İnsanı hayvandan ayıran meziyetler, insana, millete ve insanlığa faydalı olacak meziyetler bağışlanarak yaratılmış olmasıdır.

         

        Onlar, ‘ulus/devlet’ dönemi bitti, diyor, sen de kazmayı alıp devletinin, milletinin temellerine kazma sallıyor ve adam diye geziniyorsun, öyle mi? Bir de sana o kazmayı sallatanın evine bak, ulus/devletinin haşmeti ile sana bakıp eğleniyor. Ulus/devlet çağı geçmişmiş, hadi canım sen de.

         

         


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele