Prof. Dr. İskender Öksüz

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

        1.

        İnsan insan olalı beri toplu halde yaşamak istiyor ve toplum içinde yaşıyor. “İnsan insan olalı beri” derken bizi, yani “farkında olduğunun farkında olan insan” diye tercüme edilebilecek “homo sapiens sapiens”i ve kabaca son elli milyon yılı kastediyorum.

         

        Bu bilgiler de son zamanların keşifleri. Önceleri daha farklı tahminler vardı. İnsanlar tek tek, en fazla aileler halinde yaşardı; sonra karşılıklı menfaat gereği bir araya geldiler ve insan toplulukları doğdu diye düşünülürdü. Hatta “sosyal kontrat” fikrini bu suretle tarih öncesine taşıyanlar vardı. Gerçek böyle değilmiş. Topluluklar halinde yaşamak modern insanın özelliğiymiş; isterseniz fıtratı deyin.

         

        Fakat insanların elli milyon yıl önce mensubiyet hissettikleri toplum birimleriyle bugünküler aynı değil. Eskiler, avcı grubu, kabile, aşiret gibi nispeten daha küçük birimlerdi. Dâhil oldukları toplum birimi içinde iş birliği ve yardımlaşma insanın fıtratında bulunduğu gibi; diğer insan grupları ile rekabet de insanın fıtratında var.

         

        Bütün mesele, kendimizi birinci derecede hangi toplum biriminin mensubu olarak gördüğümüzde düğümleniyor. Bugünün insanı kendini aynı anda ailesinin, sülalesinin, hatta dünyanın bazı bölgelerinde kabilesinin bir üyesi sayabilir. Akrabalarımızın hâlâ aşiret bağlantıları varsa, aşiret hayatı yaşıyorlarsa veya bir etnisite şuurumuz mevcutsa, bu birimlere de mensubiyet hissedebiliriz. Marks ve Marksistler, insanın birinci derecede bir sosyal sınıfın üyesi olduğunu ve bu mensubiyetin diğerlerinden daha baskın hissedileceğini iddia ettiler. Yanıldılar.

         

        Milliyetçiler, iç içe mensup oldukları birçok büyük birim içinde milleti birinci sıraya koyan insanlardır. Tabiî olan da budur, çünkü millet, büyük toplum birimleri arasında en yüksek bağlayıcı güce sahiptir. Yani milliyetçi, bir sınıfa, bir şehre, bir mezhebe de mensup olabilir ama önce milleti gelir. Gökalp, iç içe mensup olduğumuz birimlerin, aslında milliyete destek olacağını söyler: ““Hulâsa kavme, ümmete, devlete, vatana, aileye, sınıfa, hirfet ocağına ilh. mensup ne kadar mefkûreler varsa, cümlesi millî mefkûrenin muavinleridir.” İşte böyle hisseden böyle düşünen insan milliyetçidir.  Daha da kısaltmak gerekirse, “önce millet” diyen, milliyetçidir. Ben öyle diyorum ve öyleyim.

         

        Ulusalcılar, önce millet demekte midir? Yoksa ajandalarında, hayır önce sınıf, önce ümmet, önce kavim gibi tercihler mi vardır?

         

        Adı üstünde, onlar kendilerine “ulusalcı” diyor. Bu da “önce millet” demektir. O halde temelde bir zıtlık olmayacağını düşünebiliriz. Milliyetçinin ulusalcıya mesafesi, muhakkak ki “bizi birbirimize bağlayan asıl kuvvet Müslümanlıktır” diyen ümmetçiden daha yakındır. Türk milletini reddedip otuz altı, kırk dört, elli küsur, v. s. etnik topluluk tadat edenlerden de.

         

        Bir dostum, ulusalcılardan bahsediyordu. Ne dediğini tam duymadım. “Hani”  dedi, “şu durmadan Türk bayrağı asıp sallayanlar var ya!”. “Ne asıp sallamalarını isterdin?” diye sordum. Bunlar ulusalcı değilken başka bayraklar asıp sallarlardı. Onların hareket ettikleri noktadan çıkıp şimdi ayrılıkçı bayrak sallayanlar da var.

         

        Peki ulusalcılarla değerler hususunda tam aynı fikirde değilsek...

         

        Eğer biz,  milliyetçiliğin ve milletin merkezindeysek, bizim vazifemiz, böyle yanlışları düzeltmek ve gayede bizimle müşterek olanları değerlerde ve teoride de müşterek hâle getirmektir. Yoksa kimler neden bizden değildir diye tek tek ayıklayıp, ayıkladıklarımızı dışarıda tutmak için elimizden geleni yapmak değil.

         

        Toplumda iddia sahibi hareketler ve kuruluşlar, ister siyasî parti ister dernek olsunlar, mensuplarının sayısını mümkün olduğu kadar arttırma çabasındadırlar. Normal olan budur. Bizim çevrelerimizde ise, sanki bunun tam aksi uygulanmakta, müstakbel bizdenleri bulup sayımızı arttırmak yerine, muhtemel bizden olmayanları bulup onları dışarıya atmak daha önemli addedilmektedir. Hatta tasfiye işlemini şu andaki mensuplarımıza bile uygulama peşindeyiz! Sanki ortada paylaşıldıkça azalacak bir menfaat vardır...

         

        Mehmet Akif Okur Hoca’nın bir görüşü ile ilk soruyu bitirmek isterim. İki nefis yazıda[1], Okur şu tespiti yapmıştı: Kendini zayıf hissettiği dönemlerde Türk, Ergenekon’a çekilir ve endişe içinde, içeriye “yabancı”yı sokmama cehdine girer. Kendini güçlü hissettiğinde, Ergenekon’dan çıkar ve mümkün olduğunca çoğalır. 

         

        Birinci vazifemiz, ulusalcıları bizden ırak tutmaktır diye düşünenler herhalde Ergenekon’dan çıkıp çoğalma evresinde değildirler.

         

         

        2.

         

        Bu soruda genelleşmeye çalışılırken netlik kaybedilmiş. Meselâ şöyle olabilirdi, “İletişimin dünyayı küçültmesiyle birlikte...” veya “Globalleşmeden ötürü...”

         

        Dünyanın yeniden düzenlenmesinden ne kastediliyor? SSCB’nin çöküşünün yol açtığı iddia edilen tek kutuplu dünya mı? Tom Friedman’ın “Leksus ve Zeytin Ağacı”ndaki kutupsuz dünyası mı? ABD dışındaki güçlerin yükselmesinin kastedildiği “çok kutuplu dünya” mı? Genişletilmiş Ortadoğu Projesi mi? Galiba “yeniden düzenlenme” fikrine en yakını bu. Post-modernizm denilen ve hemen her manada kullanıldığı için hiçbir anlamı kalmayan düşünce mi? Soruda bir sebep-sonuç bağlantısı olmadığı için en fazla şunu anlamak mümkün: “Yetmedi mi? Hâlâ millî devlet ve millet ve dahi milliyetçilik var mı?” Üzülecek olanlar kusura bakmasın: Evet, evet ve evet!

         

        Geçen asırda, milliyetçiliğin modernite denilen bir dönemin ürünü olduğuna iman edilirdi. Modernitenin tam ne zaman başladığı belli değildi. Kimisi Fransız İhtilali’ni, kimisi ondan biraz öncesini başlangıç diye verirdi. Kimisi ta 16., hatta 15. asra kadar geri giderdi. İlk ışıkları 13. asırda görenleri de okudum. Bu modernite, Âdem Baba’dan beri sürüp gelen, insanoğlunun tek raylı gelişmesinin vardığı son nokta idi. Modernite ile millet ve milliyetçilik, millî ve merkezî devlet, daimî ordu, hukuk hâkimiyeti, laiklik ve daha birçok şey tek bir paket içinde gelivermişti.

         

        Bilimdeki gelişmeler, dünyanın keşfi, matbaanın (Avrupa’da yeniden) icadı ve nihayet endüstri devrimi ve burjuvazinin yükselişi modernitenin sebepleri diye gösterilirdi.

         

        Milletin, millî devletin ve milliyetçiliğin sonunun geldiği düşüncesi de bu tek raylı gelişme ve modernite teorilerinin bir sonucuydu. Mademki millet, milliyetçilik ve millî devlet yeni çıkmıştır ve bir dönemin eseridir, o halde muhtemelen fânidir ve dönem bitince o da zeval bulacaktır.  İfade olarak daha tutarlı bir söylem: “Millet mademki modernitenin ürünüdür; modernite sonrası, yani post-modern dönemde millet de sona erecektir.” şeklindedir. “İfade olarak daha tutarlı” demek zorundayım, çünkü bu hükümlerin gerçek dünyayla ilişkisi pek sağlam değildir. Modernite diye bir paket yoktur ve hiç olmadı. Millet dediğimiz toplum birimi moderniteyle gelmedi. Modernite olmayınca post-modernite de hiç yoktur.

         

        Bu düşüncelerin hissî yönleri de vardı. Sınıfçılık (Marksizm) tutmamıştı. O halde milliyetçilik de tutmamalıydı.  Bir nevi “Batsın bu dünya” düşüncesi... “Batsın bu dünya”, post-modernizmin birçok cephesinde karşımıza çıkan bir psikolojidir. 

         

        Popper’le başlayıp Huntington’dan Fukuyama’ya uzanan bir dizi yazar tek raylı gelişme teorilerini çürüttü. Popper, daha da ileri giderek bu tek raylı tarih teorilerinin totaliterliğe götürdüğünü söyledi, tümüne “historisizm” etiketini yapıştırdı ve bunların sahiplerini açık toplumun düşmanları ilân etti.

         

        Anlaşıldı ki tarihin tek bir rayı değil sağlıklı bir ağacın sık sık dallanması gibi birçok patikası vardır. Merkezî millî devlet ve daimî ordu Çin’de milattan önce ortaya çıkmış. Fakat hukukun üstünlüğü yok; çünkü hükümdarın-egemenin üstünde bir kurallar topluluğu ancak semavî dinlerin getirdiği bir anlayış: Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!

         

        Göktürk Kitabeleri ve Kaşgarlı Mahmut, Türkler’de millet ve milliyetçiliğin 8. ve 11. asırlarda bütün gücüyle yaşadığını gösteriyor. Japonya’da millet ve milliyet fikri moderniteden çok önce mevcut.

         

        İki sonucun altını çizebiliriz. Bir: Modernite diye bir paket yoktur. Moderniteden sayılan bazı unsurların Çin’de milat öncesine gitmesi- muhtemelen başka yerlerde de benzer durumlar vardır- bazı unsurların ise hiç ortaya çıkmaması bunu gösteriyor. İki: Zaten dünyanın her yerinde uygun adım yürüyen bir “gelişme” söz konusu değildir. Millet, milliyetçilik, millî devlet, merkezî yönetim ve daimî ordu Avrupa’ya gecikerek gelmiştir. Bunların ve bunlarla birlikte modernitenin unsurları sayılan diğer kurumların son birkaç asırda hep birlikte, tek bir paket halinde ortaya çıkması sadece Avrupa’ya, hatta Avrupa’nın da batısına has bir vakıadır. Bu bölgede bile başlangıçlar farklıdır ve münakaşalıdır. Aynı kurumlar için 13. asırdan 19. asra kadar değişen, birbiriyle ilgisiz başlangıç tarihleri konuşulmaktadır.

         

        Artık sosyolojide millet ve milliyetçiliğin başlangıcı konusunda farklı teoriler var. Primordialistler denilen bir grup, millet ve milliyetin insanlık kadar eski olduğunu söylüyor. Perannialistler ise o kadar eskiye gitmese bile millet ve milliyetin uzun ömürlü, yavaş değişen kategoriler olduğunu söylüyorlar. Nihayet “etnik sembolist” denilen başka bir ekol de tarih öncesine uzanan ilhamlardan bahsediyor.  Hâlâ “modernistler” var ama bunlar arasında da “modern”in ne olduğu ve başlangıç tarihi eskisi kadar belirli değil. Sebep-sonuç ilişkileri de bir biriyle aynı değil.

         

        Ne yazık ki Türk sosyologlar da, yabancılar da henüz Orkun Kitabeleri’ni ve Kaşgarlı Mahmut’u keşfetmiş değiller. Ne yapalım; sosyal bilim bu... Hele birkaç asır daha geçsin.

         

        Soruya dönersek: Soru, bu açıklamalardan sonra tamamen anlamsızlaşmıştır. Hangi “yeni dünya düzeni” belki ezeli, ezeli olmasa bile tarih bilimi ölçüleriyle çok eskilere uzanan millet ve milliyeti ortadan kaldıracakmış? Bu “çok eski”nin Türkler için en az 1300 küsur yıl olduğunu biliyoruz.

         

        Türkiye’de jakoben pozitivistlerden Marksistlere ve nihayet bugünkü eski Marksistlere kadar toplu olarak “aydın” dediğimiz insanlar, tek raylı tarih tezlerinden hoşlanırlar. Tek raylı “gelişme” onlara bu gelişmede liderlik fırsatı verir; bu liderlik sayesinde kendilerini bizden daha iyi ve bizden daha akıllı hissederler. Bir şeyden sonra kesinlikle gelmekte olan bir başka şeye de derhal sahip çıkarlar. Bu önlenemez değişmeye de “doğa kanunu” falan derler. Millet, milliyetçilik, millî devlet ölüyor! Bu düşünceler historisist liderlik için gayet uygundur. O yüzden bir asır aşkın zamandır, Tevfik Fikret gibi, millet ve devletin ölüm haberlerini bize getiriyorlar: Milletim nev'i beşerdir, vatanım ruy-i zemin!

         

        Bu haberlerin, sebep-sonuç ilişkisi taklidi yapan şekiller de var:

         

  • Edison ampulü keşfetti, siz hâlâ milliyetçilik yapın!
  • Uzay ve atom çağında ne milliyetçiliği kardeşim!
  • El âlem aya gitti, siz hâlâ milliyetçiliğe devam edin bakalım...
  • Globalizm dünyasında milliyetçilik de ne!

         

        Bizim sorudaki iddia da bunların cinsinden: “21. yüzyılda dünya yeniden düzenleniyor; hem ulus-devletin hem de milliyetçiliğin miadı doluyor.

         

        Princeton’un Siyaset Bilimi hocalarından Mark Beissinger’in sevdiğim şu paragrafıyla bitireyim:

         

        " Modern dünyada, milletlerin içersinde rekabet ettiği bir milletler evreni icat etmek zorundayız. Gellner'in bize anlattığı gibi, bir milliyet yok olsa, bir başka milliyet bu boşluğu hızla doldururdu. Yüksek kültürün yaygınlaştığı bir dünyada millî olmayanı hayal bile edemeyiz. Modern devlet ve ekonomi, işlevini, millet denilen kabın içinde yürütmektedir. Gellner('in dediği gibi), 'Milliyetçilik, belki her zaman tahripkâr değildir ama, yer çekimi gibi önemli ve sarıcı bir kuvvettir'.[1]"


        


        

        [1] Mark Beissinger, " The State of the Nation, Ernest Gellner and the Theory of Nationalism", sayfa 170, editör:John E. Hall, Cambridge University Press (1998)


        


        

        [1] Mehmet Akif Okur, “Ergenekon’dan sonra Türklük-I ve II”, http://www.turkyorum.com/ergenekondan-sonra-turkluk-i/ ve http://www.turkyorum.com/ergenekondan-sonra-turkluk-ii/, 29 Mayıs ve 4 Haziran 2012.


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele