Prof. Dr. Orhan Kavuncu

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

        1.

        Türk milliyetçiliği, Türk milletinin kültürel değerlerini korumak ve geliştirmek demektir.

         

        Bu değerleri bir önem sırasına koyabilmek zordur. Yani hangi değerleri korumak gerekir, hangi değerlerin miadı dolmuştur, dolayısıyla değiştirilmesi gerekir gibi pozitivist bir yaklaşım tutmaz.

         

        Toplum, kendisi canlı bir organizma gibi, günün değişen şartlarından etkilenir ve her hangi bir toplum mühendisliği uygulamasına gerek kalmadan da bu soruların cevabını, kendi hayatiyeti içinde yaşayarak verir; yani değişmesi gerekenler kendiliğinden değişir, korunması gerekenler de korunur.

         

        Bu değişmeyi bilhassa maddi kültür ögelerinde görürüz. Toplumun en muhafazakâr kesimleri bile, kılık kıyafet, günlük hayatta gerekli olan ısınma, temizlenme, yeme içme gibi konularda değişmeyi en radikal biçimde uygulamaktadır. Teknolojide bugün öncülük eden milletlerin geliştirdiği makine, alet edevat ve teknolojik araçlardan, dünyada hemen her millet yararlanmaktadır.

         

        Maddi kültür ögelerindeki bu değişme, manevi değerlere ilişkin hayat tarzımızı da etkilemektedir. Meselâ bugün, abdest almak için suyun temiz olma şartına ilişkin “havuzun içine köpek leşi düşmemiş olmalı” vb. gibi tanımlamalara uyma konusuna, suyun kıt olduğu, evlerin içinde su bulunmayan zamanlardaki kadar dikkat edilmemektedir. Yine haftada bir banyo yapmak gibi bir alışkanlık yerine bugün artık her gün banyo yapma alışkanlığı ikame olmaktadır. Misaller çoğaltılabilir.

         

        Ulusalcılıkla milliyetçilik arasındaki fark, kültürel değişmelerin cebri olma dozundadır. Milliyetçi yaklaşımlar da bu tip değişimlerin devlet tarafından güdülenmesine, bir doza kadar rıza gösterir. Temel kültürel ve insani değerlerde bir değişme ve zedelenme olmadığı sürece, devletin, televizyon ve gazetelerin dilinde, haber yaptığı konularda müdahale etmesi milliyetçiler tarafından normal karşılanır. Maddi konforu sağlayan değişmelerde ise devletin öncülük etmesi ve hizmet araçlarını temin etmesi milliyetçiler tarafından devletin vazifesi olarak algılanır. Ancak devletin temel görevi, bu tip değişmeleri yönlendirirken, bizi biz yapan değerlerin de muhafazasıdır.

         

        Ulusalcılık ise Türk düşünce hayatında Batı’dan gelen etkilerin, Türk milletini Batılı bir toplum yapma şeklindeki tezahürlerinden birisidir. 18. asır sonlarından itibaren Batı’dan gelen fikir akımları arasında nasyonalizm de vardı. Milliyetçiler, bu nasyonalist dalgayı, milletin özünü, tarihten gelen esas formunu koruyacak biçimde algıladılar. Ulusalcılar ise tarihten kopuk, yeni ve modern bir millet oluşturma yönünde algıladılar. Ulusalcılara göre, eski değerlerden ne kadarını tasfiye edersek o kadar özgün olacaktık. Bunun için, Arapça ve Farsça kelimeleri dilimizden tasfiye etmekten türkü ve şarkılarımız yerine Batı tarzı müzik yapmaya kadar uzanan bir uygulama alanında değişimi zaruri gördüler.

         

        Milliyetçilikle ulusalcılık arasında da aslında kesin bir sınır koymak zordur; ara formlar vardır. Tek bir milliyetçilik olmadığı gibi, tek bir ulusalcılık da yoktur.

         

        Bununla birlikte temel fark, tarihten gelen değerleri muhafaza etmekle etmemek arasındadır. Ulusalcı yaklaşım, modern, Batıcı, “Arap ve Fars toplumlarından tamamen farklı” bir Türk milleti ister. Burada din konusu önem kazanmaktadır. Yoksa milliyetçiler de Türk milletinin başka kültürlerin etkisi altında kalmasından rahatsızdır. Hele dinin unsurları sayılarak bazı Arap ve Fars adetlerinin benimsenmesine elbette karşı çıkılır.

         

        Ancak ulusalcılar, tamamı değilse bile çoğu, doğrudan İslâm’a karşıdırlar. Milliyetçiler, Müslüman bir Türk milletinden rahatsız değildir; hatta tarihte İslâm’a hizmet etmiş bir Türk milletinin özlemini çeker, milletin gelecek özlemini, medeniyet tasavvurunu buna uygun olarak şekillendirir. Ulusalcılar ise, “laiklik” ilkesi etrafında, seküler bir devlet tanımı yapmakla kalmaz, İslâm’a ilişkin değerlerden “kurtarılmış” bir toplum tahayyül eder.

         

        Ayrıca Batı’dan gelen nasyonalist esintileri kendi milletine uyarlama işini milliyetçiler önemser. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Türk dünyası gerçeği, bazı sol düşünce mensuplarını Türk topluluklarını araştırmaya sevk etmiştir. Sonuçta, genlerimizin taşıdığı üstünlükleri vurgulayan ulusalcı bir söylem ortaya çıktı. Mussolini’nin solculuktan faşizme transformasyonuna benzemiyor mu?

         

        PKK ihaneti de bu yangını körüklüyor. Etnik fitneden rahatsızlık, milliyetçileri bütün Kürtleri kötü görmeye götürmüyor, ana damara da “aman komşunuz Kürt’le düşman olmayın” telkinleri bu milliyetçi kesimden geliyor. Ama ulusalcılık neredeyse “en iyi Kürt ölü Kürt’tür” gibi bir genelleme yapıyor.

         

        Burada tekrarlamakta fayda var. Bütün ulusalcılar böyle değildir. Ve bütün milliyetçiler de öyle değildir. PKK ihanetiyle bütün bir Kürt toplumunu özdeşleştirmeyen ulusalcılar da var; özdeşleştiren milliyetçiler de var. Ara kesitteki bu temayüller giderek asıl yerini buluyor; milliyetçilikten ulusalcılığa, ulusalcılıktan da milliyetçiliğe transferler oluyor.

         

        Bir başka fark ise Türkiye dışındaki Türklerle ilgilidir. Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle, Türkiye dışındaki Türklerle ilgili kavram kargaşası bir ölçüde ortadan kalktı. Ancak gerek uygulamaya yönelik, gerekse nazariyede bazı farklar var. Bu farklar, “Avrasyacılık” etrafında netleşiyor. Türk dünyası, milliyetçilerin dış politika algılamasında temel yönelim olarak ortaya çıkarken “Avrasyacılık” ulusalcı bir söylem olarak şekilleniyor. Bu farklılığın, dış etkilerden de kaynaklanan bir tarafı olmakla birlikte, tarih, din ve dil yakınlığını önemseyip önemsememeye dayanan bir ideolojik biçimlenmeyle daha çok ilgisi var.

         

        Dış etkilerden kastedilen, ulusalcıların büyükçe bir damarının eski sol gelenekten geliyor olmasıdır. Bunlar Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da Moskova’dan kopamadılar. Şanghay İşbirliği Örgütü kurulunca eski Maocular da Avrasyacılık yapmaya başladı. İşçi Partisi örgütlerinde “Bizim Genel Başkan, Şanghay İşbirliği Örgütünün adeta Türkiye temsilcisi gibi” sözleri oldukça yaygın bir söylemdir.

         

        İdeolojik biçimlenme ile kastedilen ise bu sol damarla, millete “Türk’ten başka bir kök, İslâm’dan başka bir din” bulmak isteyen lümpen Batıcı, çağdaş, eski Yunan hayranı, Anadolucu, İyonyacı damarların etkileşimiyle ortaya çıkan bir Avrasyacı söylemdir. Elbette bu Avrasyacılık Putin’in, Dugin’in Rusya’nın egemen olduğu bir Avrasya’dır. Milliyetçiler ise Türk dünyası der, Avrasyaları ise Nazarbayev’inkidir.

         

         

        2.

         

        Ulus devlet kavramı, yeni bir kavramdır. Devlet kavramı ise insanlıkla yaşıttır. O zaman devletin ulusallığı, yani milliliği üzerinde durmak gerekir. Bugün yeryüzünde bütün vatandaşları aynı ulusun (milletin) fertleri olan veya böyle olduğunu kabul eden devletler de var; farklı uluslardan (milletlerden) oluşan devletler de var. Bunların arasında, hükümranlık hakları tek bir millete ait olmadığını söyleyebileceğimiz devlet yoktur veya birkaç tanedir. Meselâ Kanada, iki dilli bir devlettir. Ama Fransızca konuşanlarla İngilizce konuşanların birlikte yaşama arzusu bütün çabalara rağmen yaygınlaşmıyor. Dolayısıyla Kanada’da evrim, bütün engellemelere rağmen, Fransızlarla İngilizlerin ayrılmasına veya hükümranlık temsili bakımından devletin bu topluluklardan birisinin devleti, diğerinin de o hükümranlığa tabi olmasına doğrudur.

         

        Bu şekilde devlet, bir milletin hükümranlık hakkını tensi ediyorsa ister çok uluslu ister tek uluslu olsun, o devlete “milli devlet” demek gerekir. Meselâ bu anlamda bütün imparatorluklar milli devlettir, Osmanlı İmparatorluğu’nun hükümranlığını Osmanlı hanedanı temsil eder; o da kendisini Türk milletine mensup saydığı için, Osmanlı devleti bir imparatorluk ve bir milli devletti. İran’da da bugün birçok etnik grup yaşamaktadır. Ancak İran, önceleri Türk olan, artık bugün Fars olan milli bir devlettir.

         

        Sonuç olarak denilebilir ki, kendi devleti olmayan uluslar dün olduğu gibi bugün de vardır. Ama var olan bir devlet, ister tek uluslu veya ister çok uluslu, tek bir ulusun hükümranlık haklarını temsil edegelmiştir; dün de bugün de böyledir. Yarın da böyle olacaktır. İnsanlığın siyasi organizasyonlarının evrimi bu yönde gelişmeye devam etmektedir; çok uluslu bir devlet, istisnai bir durum olarak, şayet bu uluslardan birinin hâkim olduğu bir devlet değilse, o devlet ya birçok devlete ayrışmaya ya da bu uluslardan birinin egemenliğine doğru evirilecektir.

         

        Bir ulusun aynı anda birden fazla devleti olması, tarihte nadir de olsa görülen bir durumdur. Meselâ Türkler aynı anda birkaç devlete sahiptirler. Bu devletler, hanedanlık devletleridir. Ama hepsi de hâkim olan hanedan Türk milletine kendisini mensup saydığına göre, milli devlettir. Devlet denilen aygıt, kendi varlığını devam ettirmek için, tebaasına yani vatandaşlarına o devlete mensubiyet şuuru vermeye çalışır. Bu şuur giderek bir siyasi kimliğe dönüşür, bu siyasi kimlik de bir müddet sonra milli-kültürel kimlik halini alır. Ama bu kimlik, o milletin sahip olduğu diğer devletlerin vatandaşlarının kimliğiyle siyasi kimlik dışında çok benzerliklere sahiptir, örtüşür. Eğer bu devletlerin ömrü uzun sürerse, vatandaşların kültürel benzerliği, bazı misallerde, onların ortak kimlik sahibi olmalarına yetmez, siyasi kimlik kültürel benzerliklerin üzerinde önemsenir, giderek diğer kültür unsurları da bu siyasi kimliğin peşine düşerek farklılaşabilir. Ukrayna ile Rusya arasındaki fark böyledir.

         

        Öte yandan Timur Devleti’ne mensup olan Türkler ile Osmanlı Devleti’ne mensup Türkler arasında siyasi kimlik farklılığına, önce husumet sonra rekabete rağmen kültürel benzerlikler, siyasi kimlik farklılığının altında önemsiz hale gelmemiştir. Bugün de bütün ayrıştırma çabalarına rağmen bağımsız Türk devletlerinin vatandaşları arasında bu benzerlik öne çıkıyor, siyasi kimliğin yanında veya üstünde bir kültürel kimlik olarak yer alıyor. Devlet başkanlarının zaman zaman “yedi devlet, bir milletiz” veya “iki devlet bir milletiz” gibi ifadeleri, dostluğu pekiştirmek için söylenmiş diplomatik ifadelerin ötesinde bir anlam taşımaktadır. Rusya ile Ukrayna veya Belo Rusya arasındaki konjonktürel yakınlaşmalar diplomatik dile bizdeki gibi yansımaz; “Belo Rus, Veliko Rus” gibi tiplemeler diplomatik dile yansımaz. En fazla söylenecek olan stratejik ortaklıktır. Anglo-Sakson kültüre mensup toplulukların da bizim gibi, Slavlar gibi birden fazla devleti vardır. Onlarda da kültürel benzerlik, siyasi kimliğin yanında veya üzerinde bir önem kazanamıyor. Bu belki de bize has bir özelliktir.

         

        Milliyetçiliği miadı doldu mu? İbni Halduncu bir yaklaşımla söylersek, Milliyetçiliğin miadı dolmaz. Çünkü bir millet kendi değerlerinden, kendisi olmaktan vazgeçmez, vazgeçemez. Şayet vazgeçerse o millet yok olur. Milletlerin yaşama, yani varlıklarını geleceğe taşıma arzusu, milliyetçilerin körüklediği bir arzudur. Bu arzu ortadan kalkmaz. Bir millet, bir şekilde başkalaşırsa, bu defa bu yeni biçimiyle gelecekte var olmak ister ki bu da yeni biçimin milliyetçileri tarafından alevlendirilen bir arzudur. Mehmet Akif’in “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak” mısralarını böyle anlamak gerekir.

         

        Demem o ki, bir milletin milliyetçisi yoksa o milletin yaşama arzusu söner, yaşama arzusu yoksa o millet de yok olur. O zaman da yerine milliyetçisi olan, yani milletini millet yapan değerleri koruma, milleti yaşatma, yani bu değerleriyle geleceğe taşıma iradesine ve cehdine sahip aydınları olan başka milletler gelir. Ezcümle bu bir “asabiye” meselesidir.


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele