Doç. Dr. Abdulkadir İlgen

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

        1.

         

        Türk milliyetçiliği kavramından ziyade öncelikle Türk milleti kavramından ne anlaşıldığının belirlenmesi gerekiyor. Türk milleti, ulus çağının sonlarında gecikmiş bir tepki olarak ortaya çıkan Türk milliyetçiliği akımından çok daha önce, adı konulmamış bir realite olarak zaten vardı. Bu realite değişerek devam eden bir süreç halinde millet efradının ortak inançları, iddiaları, idealleri, ızdırapları, güzel sanatların bütün şubelerine ait tarz-ı telakkileri, edebiyatı, hukuku, devlet nizamı, adab-ı muaşereti, ahlakı, estetiği vs. içinde yaşamakta idi. Ve bunların tamamı sonradan ihdas edilen sentetik şeyler değil, tarihî süreç içinde diyalektik biçimde kendiliğinden oluşan doğal süreçlerin ürünüydü. Bu haliyle Türk millî varlığının teşekkül ettiği saha, bugün ve yakın geçmişin değil, tarihi sürecin bütün safahatıdır. Tarihî süreç içinde teşekkül eden bu forma millet denilir.

         

        Türk milliyetçiliği davası derken, tarihî süreç içinde oluşan bu realiteyi esas alan fikir ve düşünce sahipleri, tam da bu yüzden Anglo-Sakson geleneğini esas alan liberal, ulusalcı ve İslamcı çizgiden ayrılır. İkinci düşüncenin sahipleri esas itibarıyla hümanizmanın genel-geçer hayalî insanını esas alırken, milliyetçi (erken dönem Türk milliyetçiliği değil elbette) düşünce, tarihî ve sosyolojik olan “gerçek insanı” esas alır. Bizde milliyetçiliğin fikir babası sayılabilecek Gökalp dâhil birçok fikir erbabı, milliyetçilik fikrini Aydınlanma çağı ve pozitivist bir zeminde modernlik ve ilerleme çizgisinin sentetik bağlamında ele aldıklarından, kurgulanan Türk, hakiki ve sahici olanı değil, sentetik ve hayalî olanı temsil eder. Tam da bu yüzden, tarihî süreç içinde oluşan sahici Türk’le, oluşturulmak istenen sentetik Türk arasında hem anayasal zeminde, hem de reel hayatın bütün kademelerinde ciddi gerilimler yaşanmıştır.

         

Bir modernlik yansıması olan milliyetçilikle, topyekûn bir uygarlığı temsil iddiasındaki milliyetçilik kavramı hem bağlam, hem de eklemlendikleri fikir ve ideolojiler bakımından birbirlerinden tamamıyla farklı içeriklere sahiptir. Birincisinde ulus kavramı eskiyi tasfiye eden bir manivela gibi işlev görürken, ikincisinde aynı kavrama koptuğumuz dünyanın bütün değerleri yüklenmiştir. Biri seküler, hümanist, tepeden inmeci sentetik bir tasarımken; ikincisi kutsalla ilişkili, Tanrı merkezli, demokratik ve kendiliğinden oluşan doğal bir vakıa olarak kendini ifade eder.   

 

Mesela bizde “ulusalcı” düşüncenin erken örnekleri diyebileceğimiz “Kadro Hareketi” ile bu harekete önemli ölçüde rengini veren Sultan Galiyev çizgisi, ilginç biçimde bizdeki bazı ulusalcılara da ilham kaynağı olmuştur. Bu cümleden olarak Rosa Luxenburg’a mal edilen “Üçüncü Dünya” kavramının mucidi de Sultan Galiyev’dir. Zaman zaman “Üçüncü Dünyacı” ve “Antiemperyalist” bir karaktere de bürünen Kadro Hareketi ve onun süreği olan ulusalcı, diğer hareketlerin Kemalizm’i “mazlum milletlerin” umudu ve ilham kaynağı olarak yorumlaması, bu çizginin kendisine sadece evrensel bir karşılık bulma ihtiyacından değil, aynı zamanda Sultan Galiyev’e ait “burjuva milletler-proleter milletler” ayrımını da benimsemesinden ileri gelir.[1]

 

Türk İnkılâbı’na fikrî bir ön-almayla önderlik yapmak isteyen bu hareket [Kadro Hareketi], tipik bir nefyetme operasyonuyla bir hamlede tasfiye edilse de[2] “azınlık fakat önder” bir kadronun ‘çoğunluk iradesini, disiplin ve teşkilat yoluyla azınlığın iradesine tâbi kılma’ eğilimi, Kadro Hareketi’nin süreği olan bütün hareketlerin tipik özelliği olarak günümüze kadar devam eder. Bugün kendilerini ulusalcı olarak tanımlayan hareketlerin soy kütüğünü, Kadro Hareketi’nden başlayarak Yön hareketine kadar uzanan sol-kemalist çizgide aramak gerekiyor[3].

 

Bizde zaman zaman sol düşüncenin “yerli” diyebileceğimiz versiyonu olarak adlandırılabilecek olan Kemal Tahir ve İdris Küçükömer çizgisi, yukarıda bahsettiğimiz sol-Kemalist çizgiden tamamen farklı bir mahiyeti haizdir. Her ne kadar İdris Küçükömer’in bir dönem Talat Aydemir üzerinden cunta ve cuntacılarla kurduğu ilişki, kendisini Yön hareketinin önüne çıkarmış görünse bile, daha sonraki çizgisi, kendisini “demokratik-sol” da diyebileceğimiz çok daha liberal bir noktaya getirmiştir. Her şeyiyle yerli bir aydın olan Kemal Tahir’i İnkılâpçı ve ulusalcı elitlerden ayıran temel ve hayatî farklardan biri de her şeyin temeline sahici olanı, bu toprakların tarihî realitesini koymasıdır. Milliyetçi aydınların Kemal Tahir’i kendilerine yakın hissetmeleri, tam da bu sebepten ileri gelir. Bu çizgi Kadro ve Yön hareketinden kelimenin hakiki manasında “sol-liberal” demokratik niteliğiyle ayrılır.

 

Ulusalcı çizgi, Türk tarihinin İslam asırlarına karşı vandalizme varan bir devrimciliği savunurken, erken dönem cumhuriyet uygulamaları söz konusu olduğunda tutuculuğa varan laik-muhafazakârlığı savunur. Bu hâliyle halka karşı kendini devlet yerine koyan bürokrasiyle kol kola bir tavır sergiler. Hâlbuki Türk milliyetçilerinin hem Türk tarihinin İslam asırlarına bakışı, hem de cumhuriyetin erken dönemiyle ilgili algıları, hiçbir şekilde ulusalcılıkla bağdaşmaz. İçinden geldikleri sosyolojik taban itibarıyla kurulu düzen karşıtı bir yerde duran milliyetçi söylem sahiplerinin, bürokrasi ve onunla göbek bağı bulunan elitist bir zümreyle bağdaşması tabiatıyla mümkün değildir.  

  

İçinde Marksist ve Üçüncü Dünyacı antiemperyalist renkler de barındıran Ulusalcı çizgi, yukarıda kısmen işaret ettiğimiz üzere bir elit hareketi olması yanında, militarist ve provokativ tavırlarıyla da dikkat çeker. Bunun tipik örneği Aydınlık hareketi ve bunun lideri Doğu Perinçek’tir. Kiminle ne zaman yan yana ya da karşı karşıya durduğu tam olarak kestirilemeyen bu tip davranış ve kişilik kodlarının milliyetçi tabanın kültür kodlarıyla ilişkisi, ‘Merkür’le Uranüs’ün benzerliği’ ne kadarsa o kadardır. Bir azınlık hareketi olan ulusalcı dalga, zaman içinde kendi kitlesini yaratmış gözükse de bu çizginin jakoben ve antidemokratik çizgisinden feragat ettiği söylenemez.

 

Kendilerini ulusalcı bir çizgi olarak tanımlayanların hakiki yönelişlerinden biri de sıkça kullandıkları bütün Batı karşıtı jargona rağmen, kültürel Batıcılığın ateşli birer müdafii olmalarıdır. Buna kısaca hayat tarzı da denebilir. Bu durum kendisini, daha çok yanlış bir kullanımla “asrî” ve “çağdaşlık” kavramlarıyla ifade etse de kavramın kendisiyle anlatılmak istenen şey oldukça basittir: Avrupaî yaşam tarzı. Bizdeki ulusalcı çevrelerin rakıyla laiklik arasında kurduğu basit ilişkiyi anlamakta zorlananların kaçırdıkları asıl nokta burasıdır. Bugün İslamcıların dünya ile kurdukları ilişki, o çevrelerin korkularını kısmen de olsa azaltsa bile, içlerinde hâlâ dünya ve dünya nimetlerinin ellerinden alınacağı korkusuyla ciddi biçimde kaygı duyanların olduğunu, hatırdan çıkarmamak gerekir.   

 

Milliyetçilik ise özü itibarıyla bir ‘elit fenomeni değil, kütle yani halk fenomeni’ olduğu için, tabiatı icabı demokratiktir. Milliyetçi çizgiyi nevzuhur akımların tamamından ayıran bir diğer sebep ise kurumsal aklı öne çıkartan dinî ya da din dışı muhafazakâr bir çizgiyi esas almasından ileri geliyor. Milliyetçilerin tarihle pozitif bir ilişki içinde olmalarının sebeplerinden biri de tarihi süreçte damıtılan değerler ve kurumlar setini ciddiye almalarından kaynaklanır.

 

 

        2.

         

        Millet olma ve milliyetçiliğe itiraz edenlerin önerdikleri formun ne olduğunu anlayamadığım için, bunun dışında hangi formun öne çıkarıldığının açıkça belirtilmesi gerekir. Herhalde millet formuna gidilirken geçilen klan, kabile, aşiret, etnisite vs. gibi ara formlardan birine dönme gibi bir çılgınlığı savunan yoktur aramızda. Nesilleri “evrensel ilkeler” aldatmacasıyla Amerikan kültürüne bağlayan bazı liberal aydınlar, milliyetçilik fikrine karşı çıkarken farkında olmadan, “büyük boy” bir ulusçuluğun tuzağına düşüyorlar. Kaldı ki milletlerin millet olma isteği sadece siyasî ve kültürel bir hadise değil, aynı zamanda bir varoluş sorunu, ontolojik bir meseledir.   

           

        Millî-devlet (national-state) ile ulus-devlet (nation-state) kavramları ise birbirinden tamamen farklı iki kavramdır. Millî bir devletin illa da ulus-devlet formunda olması gerekmiyor. Mesela Osmanlı Devleti millî bir devlet ve fakat ulus-devlet değildir. Millî-devlet formunda, devletin bizatihi kendi aidiyeti yanında [vatandaşlık bağlamında] Max Weber’in ikincil yapılar olarak tanımladığı yerel ve dinî cemaat aidiyetleri de bulunabilir. Devlet kendi aidiyeti yanında bu tür “ikincil yapı” aidiyetlerini kendi varlığına yöneltilmiş bir tehdit olarak görmez. Böyle bir yapıda pekâlâ bir Rum-Ortodoks milletinden bahsedilebileceği gibi, bir Sırp-Ortodoks milletinden de bahsedilebilir. Aynı şekilde bir Musevi cemaatinden de söz edilebilir. Bu tür bir yapıda alt aidiyetler asla devlete rakip ideolojiler olarak anlaşılmaz. Bunun tipik örnekleri, geleneksel imparatorluk biçimlerinin sonuncusu olan Habsburg Hanedanı ile Osmanlı Devleti’dir.

         

        Ulus-devlet formunda ise ikincil yapı olarak adlandırılan alt aidiyetlerin varlığı ve devlet tarafından resmen tanınması, aidiyetin asıl çatısı olan ulus-devlet formuna yöneltilmiş bir tehdit olarak kabul edilir. Çünkü ulus-devlet nihaî meşruiyeti, doğrudan doğruya kendisine siyasal aidiyet bağıyla bağlı yurttaş kitlesinden alır. Bu sebeple devlet-millet birliği esastır. Mesela ulus-devlet formunda yapılanmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu esasa sıkı sıkıya riayet edilmiştir. Türklerin devleti anlamına gelen devletin adı Türkiye, bu devleti kuranlar ise Türklerdir. Tanım gereği millet ve devlet arasında hiçbir zıtlık söz konusu değildir.

         

        Türkiye bu formu Lozan (Lausanne) anlaşmasında uluslararası bir platformda bütün tarafların kabul ettiği genel esaslar üzerine kurmuştur. Meselenin özeti kısaca şudur: Türk tanımı Osmanlı millet sistemindeki millet-i hâkime ya da millet-i İslamiye diyeceğimiz klasik sistem üzerine oturtulmuş, Müslümanların tamamı etnik farklılıkların bakılmaksızın yasal statüde Türk kabul edilirken, gayrimüslimler gayritürk kabul edilmişlerdir. Mesela bu cümleden olarak Gagavuzlar (Gök Oğuzlar) ve Karamanlı Ortodoks Hristiyan Türkler, sırf Müslüman olmadıkları için Türk kabul edilmezken; Müslüman olan Makedon, Boşnak, Çerkez, Gürcü, Arap, Pomak… grupların hepsi Türk kabul edilmiştir. Aynı laik-seküler yapı, sadece vatandaşlık tanımında değil, dinin merkezî rolü konusunda da eski uygulamalara aynen sâdık kalarak, Sunnî-Hanefî çizgiyi devlet denetiminde halkın din hizmetlerinden sorumlu tutmuştur. Daha sonra türlü sebepler yüzünden devleti yöneten elitlerle geniş halk kitleleri arasında çıkan devlet-millet gerilimi ise devletin şunları ya da bunları Türkleştirme yönündeki faaliyetlerinden değil, tepeden inmeci modernleşme gayretleri yüzünden yaşanmıştır.  

         

        Cumhuriyet Türkiye’sinin Türk tanımında esas aldığı “millet-i İslamiye” sistemi, cumhuriyet elitleri tarafından keyfe-keder ihdas edilmiş bir sistem olmaktan çok, tarihî realiteleri dikkate alan aklıbaşında bir çözüm şeklidir. Yüzde doksan dokuzu Müslüman bir ülkede, en büyük ortak paydayı oluşturan kültürel bir zeminin esas alınması yerine, etnik farklılıkları esas alan yeni bir yapılanmaya gitmenin neyi çözeceğinin açıkça ortaya konması gerekir.

         

        Pekâlâ, millet fertleri yasal statüde etnik temelli farklı ethnoslar halinde tanımlansa ve siyasi yapılanma bu esas üzerine kurulursa, gerek kültürel haklar gerekse bireysel haklar açısından kime ya da hangi gruplara bugünkünden daha iyi hangi imkânlar sağlanabilir? Bir kere bu tarz konularda düşünce yürütmeye başlamadan önce kavramların ne anlama geldiğinin doğru dürüst tanımlanması gerekir. Yunanca kabile veya ırk anlamına gelen ethnos kavramı, zamanla genetik ve biyolojik belirleyiciliğin dışına çıkarak ethos (bir kavmin ya da toplumsal bir kurumun ortak özellikleri anlamına gelir) ve adet (sosyal öğrenme ve sosyal miras) anlamlarında kullanılmaya başlamıştır. Dikkat edilirse burada da mesele nihayetinde farklılık bilincine dayanmaktadır.  

         

        Türkiye’de ulus-devlet sisteminin bozulması demek binyıllar içinde oluşan bir yapı [millet-i İslamiye: Türk] üzerine müesses bir nizamın terk edilerek, henüz varolmayan şeylere varlık donu dikmek, cini şişeden çıkartmaktır. Etnisite, onun da altında kabile, klan, vs. toplumsal gelişmenin en arkaik ve ilkel formlarına dönmeyi çağrıştıran bir yapıya yasal ve siyasi bir zemin oluşturmaya çalışmak, eğer kötü niyetler taşımıyorsa, tam anlamıyla bir cehalet ve safdillik örneği olarak kayıtlara geçecek bir durumdur.


        


        

        [1] Şevket Süreyya Aydemir kendisiyle 1961 yılında Yön dergisinde yapılan bir mülakatta “Türk İnkılâbının ne idarî bir değişiklik, ne de bir reform olduğunu, tam, orijinal ve tesirleri itibarıyla milletlerarası şümul ve ehemmiyeti olan bir inkılâp olduğunu belirttim.” şeklinde ifade eder. Bkz. Türkkaya Ataöy, “Şevket Süreyya ile Kadro Dergisi Üzerine”, Yön, 20 Haziran 1961, S. 27.  http://www.turksolu.org/191/ataov191.htm  13.11.2012/saat: 18:48.


        

        [2] Sultan Galiyev’in yakın arkadaşlarından Mustafa Suphi’nin Türkiye’de bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın bilgisi dâhilinde tasfiye edilmesiyle, Kemalist devrimi yapan kadroların pek de Şevket Süreyya ve arkadaşları gibi düşünmedikleri fikrine kapılıyoruz.


        

        [3] MTTB eski başkanlarından Rasim Cinisli, kendisiyle karşılıklı olarak yaptığımız bir sohbette bir anekdot nakletti. 1960 darbesinin hemen sonrası günlerdir. İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci hareketleri, özellikle de sol görüşlü öğrenci hareketleri hız kesmemiştir. O günün deyimiyle sağ görüşlü öğrenciler okula sokulmamakta, kendilerine şiddet uygulanmaktadır. Bunun üzerine Rasim Cinisli’nin de aralarında bulunduğu öğrenci liderleri, kalabalık bir öğrenci grubuyla üniversitede gösteri yapma hazırlığına girişirler. Fakat gösterinin yapılmasından birkaç gün önce, kendisini rahmetli Ayhan Songar muayenehanesine çağırır. Oraya varınca, eliyle işaret ederek yan odayı gösterir. İçeride sonradan MBK üyesi olduklarını öğrendiğim Numan Esin, Ahmet Er ve Muzaffer Özdağ oturuyordu. Bana, içinde bulunduğumuz hazırlıktan haberdar olduklarını, lakin bu tarz karşı bir gösteri yapılması hâlinde bizim gruptan hiç kimsenin burnunun bile kanamayacağını, buna mukabil karşı taraftan onlarca öğrencinin bir şekilde öldürüleceğini ve faturanın da bize kesileceğini söylediler. Bu tarz bir provokasyonun o dönemde Talat Aydemir’le ilişki hâlinde bulunan İstanbul Üniversitesindeki bir grup öğrenciye yaptırılacağı ve karşı bir darbeye gerekçe gösterileceği açıktır. Bir dönem Talat Aydemir’le koltuk teması bulunan İdris Küçükömer ve Sencer Divitçioğlu gibi üniversite öğretim üyelerinin, daha sonra sol-liberal ve demokratik bir çizgiye kaymaları, bu tür provokatif olaylara tanıklık etmelerinden sonra olmalıdır.


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele