Dr. Süleyman Eryiğit

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

         1.

         

        Tarih okumalarımız, bu ülkenin insanlarını ortak bir kimlikte buluşturmak yerine, birbirlerine rakip ve/veya hasım haline getiren bir sonuç üretti. Bu okumalarımız ideolojik ön tercih ya da yatkınlıklarımızın sonucu olarak bizleri konuşlandırdı. Bu konuşlanmalar aynı zamanda birbirimizden uzaklaşma anlamına da geliyordu ve öyle de oldu. Bu durum Milli Mücadele’yi yapanların arasında da görüldü. Örneğin Millî Mücadele’yi yürüten güçlerin hepsinin adı Millî Kuvvetler veya Millîciler iken, bu kadro zaferden sonra çok vakit geçmeden hızla birbirlerinden uzaklaştılar ve hatta birbirlerinin amansız rakipleri haline geldiler. Gerçi, bir arka alanı olmadan bu tarz ayrılıklar öyle kolayca olamazdı, ama ne olursa olsun bunların tamamı, emperyalizme karşı ortak bir mücadelenin içinden geliyorlardı ve cephede sırt sırta dövüşmüşlerdi. Nitekim Batı, bu mücadeleyi yürüten Milli kuvvetleri, milliyetçiler olarak adlandırıyordu ve gerçekten de Milli Kuvvetler zaten milliyetçiler demekti. Nitekim önce CHP’nin sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nin ilkeleri olarak tebarüz eden referanslardan birisi de milliyetçilik olmuştu.[1]

         

        1927 yılında CHP’nin altı ilkesinden birisi milliyetçilik olmasına ve bu gün hâlâ CHP kimliğini tanımlayan ilkelerden birisi olmaya devam etmesine rağmen milliyetçiliğin, bu kesim ve diğer bazı kesimler tarafından benimsenmediğine; bunun yerine ulus ve ulusçuluk (veya ulusalcılık) kavramlaştırmalarının tedavüle sokulduğunu görmekteyiz. Oysa eğer milliyetçilikle kastedilen şey idiyse ulusçuluk, bu kavram değişikliğini “Dilde Türkçülük/Arı Türkçecilik” ile açıklayabilmek mümkün olabilecekti ve bizler yine de aynı şeyleri söylüyor olacaktık. Ancak öyle olmadı. Çünkü dil çok önemliydi. Çünkü bir kimliğin muhafazası, o kimliği var kılan ve yaşatan kavramsal çerçevenin de muhafazasını gerektirmekteydi. Çünkü tercih ettiğimiz kavramsal çerçeve, bir anlam/değer dünyasını tahammül ve tazammun etmekteydi. Bu nedenle bu uzaklaşmalar kavramlarımıza da sirayet etti. Uzaklaşmalarımız arttıkça ve ayrılıklarımız derinleştikçe, kavramlarımızı da ayırmaya başladık.

         

        Öyleyse olan nedir?

         

        Millet ve/veya milliyetçilik dediğinizde içinde yaşadığınız kültür tarafından kaçınılmaz olarak, geride bırakılan -sadece bu coğrafyadaki serüvenimiz açısından- bin yıl içerisinde yaratılmış ya da yüklenilmiş olunan tüm kültür ve medeniyet unsurlarının taşıyıcısı olan/olması gereken bir manevi kitleyi ifade etmektesinizdir. Bu geçmiş, sizi millet denilen ve tarihin yoğurduğu bir kitleyi veri almak; onun anlam dünyası içerisinde kalmak ve konuşurken oradan konuşmak mecburiyetinde bırakan bir mensubiyet halidir. Bu duruş bir sürekliliği zorunlu kılar: süreklilik ise düne bağlanmak, geleceğe açılmakla mümkün olur. Buna mukabil eğer dünle bir probleminiz varsa, dünü hatırlatan; dünle irtibatı zorunlu kılan kavramlar yerine hafızası olmayan; hafızası bir mühendislik sonucu ilerde oluşturulacak olan yeni kavramları tedavüle sokmak zorunda kalırsınız. Millet ve millîcilik/milletçilik/milliyetçilik varken bunların yerine ulus, ulusçuluk ve ulusalcılık kavramlarını tercih etmeniz, eğer bu kavramların içini dünkü değer hükümleriyle de doldurmuyorsanız, yeni bir kimlik ve kültürü inşa etmek istediğinizi ima eder ve nitekim bizim yakın tarihimizde de böyle olmuştur.

         

        Kutsallık ima etmeyen kavramlar var olan bir milleti var kılmaya, olmayan bir milleti var etmeye muktedir olamazlar. Milletleri ekmek kaygısı yaratmaz; iman ve iddia yaratır ve var kılar.

         

        Bununla birlikte ulus ya da ulusçuluk/ulusalcılık kavramları her hangi bir kutsallığı ima ya da tazammun etmemekte midir? Hiç kuşkusuz etmektedir: Ancak bu kavramların ima ya da tazammun ettiği kutsallığa baktığımızda bunun sadece vatan kavramı etrafında oluşturulmuş samimi bir vatanseverlik/yurtseverlik heyecanı, anlam ve metafizik boyutunun ise Milli Mücadele üzerinden oluşturulan bir kutsallık olduğunu görürüz. Ancak bu kutsallık halesi ne yazık ki gerilere bağlanmaz; sadece millî mücadelenin o hakikaten destan olan enstantanelerinden yararlanarak ileriye doğru sadece vatan kavramı üzerinden seküler muhtevalı ve fakat yerli, bağımsızlıkçı, ilerlemeci, modernleşmeci, antiemperyalist bir kutsallık anlayışını tebarüz ettirir. Ancak bu tür beşerî/dünyevî kutsallıklar üzerinden üretilen kimlikler kalıcı olamamaktadır.[2] Bu seküler kutsallık anlayışının verili beşerî imkânı olan Anadolu insanının binlerce yıl içinde oluşmuş olan anlam/değer dünyası ile buluşması mümkün değildi ve kısa bir dönem hariç olmak üzere o yıllarda da buluşamamıştır.

         

        Bu gün de durum aslında o günden farklı değildir. İnsan ispat değil inanmak ve ikna olmak istemektedir. Bu açıdan, ona aşkın ve kutsal bir itminan sağlamayan dünya görüşlerine dönüp bakmamaktadır. Bu açıdan seküler muhtevalı kutsallıklar insanın inanma ve mutmain olma ihtiyacına cevap verememektedir. Bu da tabiidir. Zira insan rasyonel olmaktan çok metafizik/mistik bir varlıktır. Bu açıdan millet ve milliyetçilikler kaçınılmaz olarak kendi ürettiği değil, zaten verili olan kutsallıklar üzerinden var olurlar. Bu açıdan milliyetçiliklerin ihya yönü inşa yönünden daha belirgindir. Çünkü milliyetçilik toplumu var kılan ve gelecekte de var kılacak olan kutsallıkların bir nedeni değil, bir sonucudur ve tabiidir; yaşayandır, canlı olandır. Çünkü toplumun tüm hallerine nüfuz etmiş; yaşayan, canlı olan ve üreten kültürün içinde neşv-ü nema bulur ve oradan konuşur. Yabancı bir ses değildir. İnsanına, onun ruhundan seslenir. Mesela Âkif bu seslerin en kuvvetlilerindendir. Onun Bülbül, Çanakkale Şehitleri, İstiklal Marşı’nı dinleyen bir Türk, başka hiçbir şeye hacet kalmadan binlerce yıl içinde oluşmuş tarih ve anlam dünyasıyla ruhunda hemhâl olur. Buna mukabil aynı topluma “Kâbe Arab’ın olsun bize Çankaya yeter” diyen şairin, insanımızda hiçbir karşılığı yoktur. Ve yine bu nedenle milletimiz Yemen’de kaybettiği çocukları için türkü yakar ama “Yemende ne işimiz vardı?” diye soran Falih Rıfkı Atay’ın “…İşte bir avuç askerin iki seneden beri Muhammed için dövüştükleri yer burasıdır” sözlerinden nefret eder. Buna karşılık Fahrettin Paşa’nın Medine Müdafaası’nı Hz. Peygamberin savaşlarından birisi kutsiyetinde gözleri yaşararak dinler.

         

        Ma’mafih, kavramların istinat ettiği ve anlam dünyasına tekabül eden bu arka plana rağmen reel güncel durum itibariyle millet ve milliyetçilik ile ulus ve ulusçuluk/veya ulusalcılık arasında hiç mi ortak yanlar yoktur? Olmaz olur mu? Pekâlâ vardır. Her iki kavram kümesi de şu ortak özellikleri tazammun etmektedir:

         

        (i)             Her iki yaklaşım da yerli ve bağımsızlıkçıdır.

        (ii)            Her iki tavır da antiemperyalisttir.

        (iii)           Her iki yaklaşım da gelişmeci, kalkınmacı ve modernleşmecidir.[3]

        (iv)          Her iki görüş de adına ister millet ister ulus denilsin, bilinçli bir insan kitlesini varsayar veya var kılmaya koyulur.

         

        Ancak, bize göre bu benzerlikler meselenin sathında; yani görünür olan kısmındaki benzerliklerdir. Oysa esas olan muhtevadır. Çünkü Yukarıda bir miktar temas etmeye çalıştık; meselenin muhteva/içerik olan yanı asıl olan yanıdır. Çünkü yukarıda benzerlik olarak takdim ettiğimiz tüm hususları harekete geçirecek ve kalıcı kılacak olan muhtevadır. Ve bu açıdan iki yaklaşım ve kavram kümesi arasında ciddi görüş ayrılıkları mevcuttur. Muhteva denilen öze ilişkin bu ciddi fark hakkında yukarıda bir miktar değerlendirme yapılmış olmakla birlikte, asıl söylenmesi gerekenlerin aşağıda; ikinci sual cevaplandırılırken ifade edilmesi, daha münasip görünmektedir.

         

         

        2.

         

        Millî yapılar, postmodern küresel kapitalizmin felsefi ve teknik araçları üzerinden tarihte hiç görülmemiş bir biçimde ciddi bir tehditle karşı karşıyadır.

         

        Mevcut göstergeleri itibariyle küreselci aşamaya istihale etmiş kapitalizm, millet ve milli devlet yapılarını küresel kapitalizm için bozucu ve engelleyici yapılar olarak görmektedir. Tüm dünyayı tek pazar olarak, tüm insanları da birer müşteri olarak görmek isteyen bu yapının kendi içerisinde tutarlılığı vardır: Çünkü bu toplumların ve yapıların istinat ettiği değerler manzumesi, insanlarının özgürleşmesinde(!) siyasi, kültürel ve psikolojik engeller üretiyorsa, bu yapıların tasfiyesi gerekir. Çünkü bu engelleme, gezegenin tek pazar olmasını önleyerek ve geciktirerek, esasında insanın gelişmesini; kendini gerçekleştirmesini sekteye uğratmaktadır. Kaldı ki bu yapılar artık demode olmuş bir vesayeti de sürdürmektedirler. Vesayet ise insanın yetkinleşmesinin önündeki en önemli engeli oluşturur. İşte bu nedenden dolayı insanın özgürleşmesi ile birlikte öne çıkan demokrasi, tam da bunun için gereklidir: İnsanlık tek bir ailedir; özgürlük herkes içindir; tüm gezegenin tek pazar olması halinde refahın herkese ulaşması mümkün olacağı için, pazarın önündeki engellerin de kaldırılması gerekir. Oysa millet ve milliyetçilik gibi kavramlar refaha, refahın dağılımına, toplumsal dayanışma ve paylaşmaya diğer yaklaşımlardan çok daha fazla vurgu yapmakla birlikte, kendilerini diğer insanlık ailesinden ayıran veya ayırdığını düşündükleri değerleri kutsadıkları ve bu farklılığı tabiî ve zaruri gördüğü; devlete olan ihtiyacı kaçınılmaz addettikleri için devleti de kutsamakta; böylece bütünü ve ahengi bozmaktadırlar. Postmodern Küresel Kapitalizm insanlığı ve dünyayı bu anlayışlar çerçevesinde yeniden düzenlemek istemektedir. “Postmodern Küresel Kapitalizmin tamamen seküler/dünyevî bir felsefe üzerinden yeryüzünü yeniden tanzim etmek için araçları nedir?” diye baktığımızda ise şu teşhisleri yaparız.

         

        Postmodern küresel paradigma üç temel üzerinde hayat bulmaktadır: Bilim, teknoloji ve tüketim ekonomisi. Bilgi teknolojiyi, teknoloji ise yeni bir yaşama biçimini yaratmaktadır. Bu paradigma için her insan ontolojik olarak eşref-i mahlukat bir varlıktan daha çok, bir müşteridir: yani tüketicidir. Postmodern küresel paradigma, biz insanların hayata dair anlam dünyasını değiştirmekte; bu dünyayı bir kere daha tekrarlanmayacak haz dünyası olarak takdim etmekte; böylece biz insanların ölüm sonrası ufkumuzu ortadan kaldıramasa da anlamsızlaştırmakta, değersizleştirmekte; bizi bu dünyaya ve buradaki hazlara odaklamaktadır. Bu hedonist yaklaşım insanı, sadece tüketen ve haz peşinde koşan bir varlık olarak kabul etmektedir. Bu ise insanın anlamını kaybetmesinden başka bir şey değildir. İşte bu âkıbete dûçar olmamak için bizi inşa edecek olan milli kültüre[4] çok iş düşmektedir. Bu millî kültürün varlığı ise ancak bu kültürün esaslı bir anlam dünyasına dayanmasına bağlıdır.

         

        İnsanın anlam ve değer ihtiyacını felsefe ve/veya din karşılamaya çalışır. Felsefe başlangıç noktalarını yine kendisinin belirlediği tartışma dışı kabullerden; yani yine kendisinden hareketle ama akıl yürüterek ve mantığı kullanarak bir takım sonuçlara ve değerlere ulaşır. Bununla birlikte felsefe tamamen ve salt insan aklının ürünüdür. Kendisini, kendisinden hareketle inşa eder. Felsefe kendisinin üzerinde başka bir otorite tanımaz. Bu özelliğiyle felsefe sanki dine benzemektedir. Çünkü felsefenin de nassları vardır. Ancak ne şekilde olursa olsun felsefî bir çaba insanın kendisini, varlık ve oluş âlemini anlama çabasından başka bir şey değildir ve bu haliyle felsefe hiç tartışmasız, insanın anlam arayışına cevap vermeye çalışır. Verir de. Ancak felsefenin verdiği cevaplar kalıcı olamamakta; asla dinin yerini dolduramamaktadır. Bunun nedeni insanın pür rasyonel ve determinist bir varlık olmamasıdır. İnsan zeki, aklını kullanan, alet yapan bir varlıktır, ama insan aynı zamanda mistik bir varlıktır. Kendisinde ve çevresinde olup bitenleri sadece aklı ile değil, metafizik boyutu ve yetileri ile de anlamlandırır. Hatta bilimsel bunca ilerlemesine rağmen insanoğlunun mistik/metafizik ilgileri azalmamış, artmıştır. Belki de insanın metafizik boyutu, programının bir parçasıdır ve onun mutlak hakikati anlamasının yegâne anahtarıdır. Ve biz tecrübelerimizle bilmekteyiz ki, toplumu duygudaş insanlardan mürekkep bir kitleye dönüştüren dinamikler, ancak aşkın bir otoriteden geliyorsa iş görmektedirler. Bu ise -her ne kadar yine kendi içinde yorum farklarının şiddetine bağlı olarak bir ayrılma potansiyeli barındırsa da- yine de din üzerinden olabilmektedir. Din bu halde bir anlam dünyası etrafında mütecanis bir topluluk inşa ederek, o topluluğa hem bir anlam dünyası sunar hem de kendisinin, üst bir asabiye olarak inşa ettiği millet tarafından temsil ve taşınmasını da mümkün kılar.

         

        Geleceğin dünyasında millî devletler hâlâ var olmaya devam edecek mi? Görünen o ki, gelecekte küresel kapitalizme direnebilecek yegâne siyasal ve toplumsal yapılar yine -ne kadar ufalanırsa ufalansın- millî devletler olacaktır. Çünkü millî devletler ve toplumlar insanın “biz” ihtiyacına cevap veren yapılardır. Çünkü insanın “ben” olabilmesi için “biz” olma mecburiyeti vardır. Aksi halde sadece bir isimdir; bir kimlik numarasıdır. Dünya vatandaşlığı ideali insanı büyük bir ailenin ferdi yapan bir geleceği değil, yalnızlaşan insanı ihsas ettirmektedir. Ancak tüm ayartıcılara rağmen ümidimiz, insanın insan kalma azmini sürdüreceğine olan inancımızdır. Bununla birlikte geleceği ancak Allah(cc) bilir.

         

         


        


        

        [1] Bu gün dahi CHP’nin altı ilkesinden birisini milliyetçilik teşkil etmektedir.


        

        [2] Bu durumu, Kemal Tahir Yol Ayrımı isimli romanında Millî Mücadele zaferinin üzerinden henüz on yıl bile geçmeden dün omuz omuza dövüşenlerin nasıl hasımlar haline geldiklerini; milli mücadele kahramanlarının çocuklarının nasıl savrulduklarını; ahalinin milli mücadeleyi yapan kadronun siyasi partisinden nasıl uzaklaştıklarını anlatır. Benzeri bir anlatım Yakup Kadri’nin Ankara’sında da vardır.


        

        [3] Milliyetçiler açısından buradaki modernleşmeden kasıt; muasır medeniyeti yakalamaktır; modernizmin aydınlanmacı ve doğrusal ilerlemeci determinist/pozitivist bakış açısı değildir.


        

        [4] Burada, Millî kültür nitelemesinin bir miktar açılması gerekmektedir: Millî kültür, içine doğan insanlarını tüm kutsallarıyla da teçhiz eden bir kültürdür. Cansız değil, dünü geleceğe sağlam köprülerle bağlayan organik/canlı bir kültürdür. Bu kültürel ortamda din, yani kutsal olan kendiliğinden; tamamen tabii süreçlerde bireyi oluşturur, onun anlam dünyasının hem muhtevasını hem de sınırlarını tayin eder. Ancak bunu yaparken bağırıp, çağırmaz, siyasallaşmaz. Bu kültürel süreçte din dışarıdan bakıldığında kültüre dönüşmüş gibi görünür, ama aslında din kültüre rengini vermeye sessizce devam etmektedir. 


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele