Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

         1.

        Türk milliyetçiliğinin temel kavramı Türk milletidir. Buna göre Türk milliyetçiliği en yalın anlamıyla, Türk milleti taraftarı olmak demektir. Bir şeyin taraftarı olmak da onu sevmek, korumak, güçlendirmek ve yüceltmek amacını taşıma anlamına gelir. O hâlde Türk milliyetçiliği, Türk milletini sevmek, korumak, güçlendirmek ve yüceltmek ülküsüdür. Türk milliyetçiliği teriminin kelime anlamından, buna zıt herhangi bir mananın, hedefin çıkması mümkün değildir.

         

        Yukarıda belirttiğim anlamda milliyetçilik, Türk milleti tarih sahnesine çıktığı andan itibaren vardır. Ancak tarihin her çağında dönemin şartlarına uygun anlayış ve uygulamalar söz konusudur. Mesela 8. yüzyıldaki Köktürkler çağında Türk milliyetçiliği, Türk’ü bağımsız bir devlet ve kağan sahibi kılmak; Türk dili konuşan ve hatta bozkırda yaşayan halkları bir siyasi çatı altında toplamak; Türk milletini zenginleştirmek ve çoğaltmak; Türk’ü, Çin’in siyasi ve kültürel emperyalizminden korumak olarak ifade ediliyordu. Milliyetçilik veya o anlamda bir terim kullanılmış olmasa da Köktürk anıtları bu anlayışı yansıtan cümlelerle doludur.

         

        XI. asırda Kâşgarlı Mahmud, Türk’ün ve Türkçenin üstünlüğüne inanıyor ve Türk adının Allah tarafından verildiğini, başka hiçbir milletin isminin Allah tarafından verilmediğini, Allah’ın dünyanın idare yularını Türklerin eline verdiğini açıkça yazıyordu.

         

        XV. asrın ilk yarısında II. Murat, Türkçe yazan şair ve bilginleri sarayına toplamıştı. Sade Türkçe kullanmalarını onlardan açıkça istiyordu. Soyunun Oğuz Kağan’a dayandığını ifade ediyor ve bunu bir üstünlük ve hâkimiyet alameti olarak kabul ediyordu. Aynı asrın ikinci yarısında Ali Şir Nevayi, Türkçenin üstünlüğünü göstermek için özel bir kitap yazıyor; yazdığı Türkçe şiirlerle bütün Türk memleketlerini birleştirdiğini söylüyordu.

         

        Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinde Türkçülük, Türklüğün unutulmuş tarih ve medeniyetini ortaya çıkarmaya yöneldi. Efsane, destan, masal, türkü, ağıt ve atasözü gibi kültür değerleri derlenmeye ve tanıtılmaya çalışıldı. Halkın dilinden uzaklaşmış bulunan Türk yazı ve edebiyat dili sadeleştirilerek İstanbul halkının konuşma diline yaklaştırıldı. Meşrutiyet Devri Türkçülüğünün bir numaralı ismi Ziya Gökalp, halk içinde yaşayan şiir, destan, musiki, süsleme vb. millî kültür değerlerinin derlenmesinin yeterli olmadığını, bunların modern teknik ve yöntemlerle işlenmesi gerektiğini de düşünüyordu. Devletin parçalanması tehlikesine karşı Türk hâkim unsuru altında bütünlüğü koruma politikaları da Abdülhamit ve özellikle Meşrutiyet yıllarında Türk milliyetçiliğinin tezahürleri olarak ortaya çıkar. Birinci Dünya Savaşı’nın ve Rus Çarlığının çöküşünün yaratabileceği imkânlardan faydalanıp Türk boylarının birliğini sağlayarak bir Turan devletine doğru gitmek de o zamanki Türk milliyetçilerinin hedef ve heyecanları arasındaydı.

         

        Ülkemizin Batılı emperyalist güçler tarafından istilası üzerine milliyetçiliğin ilk şartının esaretten kurtulmak ve bağımsızlığı sağlamak olacağı aşikârdır. Böyle de olmuş ve küller arasından yeni bir Türk Cumhuriyeti doğmuştur. Atatürk’ün önderliğindeki yeni Türk cumhuriyetinde milliyetçilik devletin temel ilkesi kabul edilmiş ve bu durum, altı oktan birinin “milliyetçilik” olarak belirlenmesiyle tescil edilmiştir. Aslında altı oktaki diğer ilkeler de hep Türk milletinin birlik ve gelişmesini hedef alır. Söz gelişi laikliğin bir amacı da Alevi-Sünni ayrışmasını önleyerek millî birliği sağlam tutmaktı.

         

        Atatürk dönemindeki kültür hareketlerinin arka planında da hep milliyetçilik vardır. Türk Tarih ve Dil Kurumları millî tarihi ve millî dili araştırmak, Türk dilini kendi kaynaklarına dayanarak zenginleştirmek amacıyla kurulmuştu. Sonraki sapmalar, Atatürk dönemindeki amacı ortadan kaldırmaz. Yaşama tarzındaki ve çeşitli sanatlardaki çağdaşlık vurgu ve uygulamaları, başarıya ulaşıp ulaşmadıkları tartışılabilir. Ancak Atatürk döneminde muasırlaşma terimiyle ifade edilen çağdaşlaşma uygulamalarının daha III. Selim devrinde başladığını, II. Mahmud devrinde ciddi kıyafet değişiklikleri yapıldığını, Abdülmecid’den itibaren padişahların opera dâhil klasik batı müziğini saraya soktuklarını unutmamak lazımdır. Eski halk hikâyeleri ve mesneviler yerine Batı tarzında romanın da Tanzimat döneminde girdiğini hatırlayalım. Batı’dan gelen yeni roman tarzına itiraz edilmezken müziğe itiraz edilmesi ilgi çekicidir. Atatürk döneminde, Gökalp’ın istediği halk müziğinin tezhibi, yani çağdaş teknik ve yöntemlere dayalı yeni Türk müziğinin yaratılması teşebbüsleri bence de başarılı olamamıştır. Bu tarz müziğin, komünist yönetim altındaki Azerbaycan’da başarıya ulaşması, Üzeyir Hacıbeyli’nin Köroğlu, Leyla-Mecnun, Arşın Mal Alan gibi operaları; Bülbül ve Reşid Beybutov’un opera sesiyle halk türkülerini icrasıyla kendini göstermiştir.

         

        Atatürk döneminin halkçılık ilkesi de milliyetçiliğin bir başka tezahürüdür. Halkçılık, halk gibi yaşamak, halk gibi olmak demek değildir. 1950’den sonraki liberal veya muhafazakâr sağ iktidarlar genellikle halkçılığı böyle anlamışlar ve Atatürk döneminin halkçılık anlayışını eleştirmişlerdir. Oysa halk gibi olmak, halkın seviyesine inmek halkçılık değil, farkına varmadan yapılan bir halk düşmanlığıdır. Doğru halkçılık, halk gibi olmayı ve halkın seviyesine inmeyi değil, halkın seviyesini yükseltmeyi, köylü ve gecekondulu halkı şehirli, yani kültürlü ve medeni hâle getirmeyi hedef alır. Halkın kültür seviyesini yükseltmeyi hedef almamak, bilakis okumuşların halk seviyesine inmesini istemek halk sevgisi ile açıklanamaz. Atatürk devrinde önce Türk Ocakları, sonra Halk Evleri Anadolu halkının kültür seviyesini yükseltme amacı taşıyordu ve bu amaçla tiyatro dâhil birçok çalışmalar yapıyorlardı. Türk halkı ister geniş manada bütün Türk milletini, ister dar manada avamı ifade etmiş olsun halkçılık onların seviyesini yükseltmek demek olduğuna göre milliyetçiliğin bir uygulamasıdır.

         

        Atatürk devrinde muhalif milliyetçiler de vardı. Muhalefet, yönetimin tarih anlayışı ve bazı uygulamalarıyla ilgiliydi. O zaman Atatürk devri uygulamalarının bazılarına itiraz eden milliyetçiler sonradan Atatürk’ü bir kahraman olarak yüceltmişlerdir.

         

        Ülkenin siyasi, iktisadi ve kültürel bakımdan bağımsız olması, birlik ve bütünlüğünün korunması, millet fertlerinin her bakımdan kalkındırılıp yükseltilmesi, vatanın mamur hâle getirilmesi, millî tarih ve kültür konularının araştırılması, geniş kesimlere tanıtılıp yayılması ve nihayet çağdaş medeniyetin teknik ve yöntemlerinden istifade edilerek özü millî çağdaş bir yüksek kültür yaratılması Atatürk döneminin milliyetçi anlayış ve politikalarının özeti olarak ifade edilebilir.

         

        İsmet İnönü döneminde özellikle orta öğretim müfredatlarının millîlikten kısmen uzaklaştırılması ve Türk milliyetçilerinin 1944’te yargılanarak, kamuoyu önünde suçlanarak âdeta milliyetçiliğin mahkûm edilmesi Cumhuriyet döneminde bir kırılma noktası olmuştur. Bu tarihten sonra türlü renk ve tonlarıyla milliyetçilik çeşitli dernekler ve dergiler etrafında yoluna devam etmiştir. 1965’te Alparslan Türkeş’in siyasete girmesiyle de milliyetçilik bir partinin ana ilkesi olmuş, geniş halk kitlelerine yayılmış ve Sovyet tehdidi önünde ciddi bir set oluşturmuştur.

         

        1940’ların sonundaki Sovyet tehdidi ve bu tehdit karşısında Türkiye’nin NATO’ya girmesi milliyetçileri, din ağırlıklı muhafazakârlarla ve hatta liberallerle zaman zaman bir araya getirmiştir. Bu beraberliklerin milliyetçi düşüncede aşınmalara veya en azından kendilerini milliyetçi kabul eden bazı kesimlerde aşınmalara yol açtığını düşünebiliriz. Türk milliyetçileri laiktirler ve laikliği millî birliğin önemli bir ilkesi olarak da kabul ederler. İslam dini, Türk milliyetçileri için kutsal ve yüce bir değerdir; Türk kültürünün son bin yıldaki oluşumunda da önemli role sahiptir. Ancak din yüce bir kavram olduğu için beşerî olan siyasete ve ideolojiye karıştırılmamalı; Müslümanlık din olmaktan çıkarılıp ideoloji derekesine indirilerek beşerî sistemlerle yarışa sokulmamalıdır. Bu anlayışla milliyetçiler uzun zaman dinî anlayış ve tutumlarını toplum içine sokmayı düşünmemişlerdir. Bugün bütün hayat ve söylemlerini sadece dinî referanslara dayandıran ve yine de kendilerine milliyetçi diyen insanlar vardır. Milliyetçiliğin bazı zihinlerde böyle bir değişime uğraması, o zihniyetlerin, Türkiye’yi bölme iddiasında olan ve bunun için ülkeyi kan gölüne çeviren eşkıyaya karşı dahi müsamaha içinde bulunmalarına ve bölücülerle bölücülüğü müzakere edebilen kadrolara yanaşmalarına yol açabilmektedir.

         

        Ulusalcılık kelime olarak milliyetçilikten farklı bir anlam taşımaz. Ulus, Atatürk devrinde “millet” karşılığı olarak diriltilmiş bir kelimedir. Tarih içinde ulus sözü milletten küçük bir birimi ifade etmiştir; daha çok “boylar birliği” demektir. Ancak özleştirme hareketi sırasında bu kelime “millet” anlamında canlandırılmaya çalışılmıştır. Milliyetçiler bu açıdan ulus sözüne itiraz etmişlerdir. Ama asıl itiraz noktaları “millet” sözünün tarihî bir ağırlığı olması ve bu ağırlığı taşıyan çok kuvvetli çağrışımlara sahip bulunmasıdır. Millet ve milliyetçilik sözleri, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinin çok güçlü bir fikir akımını, bu akımın artık birer millî değer hâline gelmiş büyük şahsiyetlerini, heyecan yüklü şiirlerini ve en önemlisi Millî Mücadele’nin destani olay, şahsiyet ve eserlerini hatırlatan, içi kutsal çağrışımlarla dolu sözlerdir. Ulus sözü bu kuvvetli çağrışım yüküne sahip değildir. Ancak son yıllarda ülkemizin içinde bulunduğu vahim durum, Cumhuriyet değerlerinin aşındırılması ve vatanımızın bölünmesinin dahi her gün dile getirilmesi ve bütün bunlarda emperyalist bir dünya gücünün oynadığı ciddi rol; buna karşılık da ulus kelimesini kullanan ve kendilerine ulusalcı diyen bazı genç ve aydınların direnişi “ulus” kelimesinin de içini doldurmaya ve çağrışımlarını güçlendirmeye başlamıştır.

         

        Ulusalcılık ile milliyetçilik kelime olarak aynı anlamı taşımalarına rağmen bu terimleri kullananların geçmişleri itibarıyla bazı farklılıkları bünyesinde barındırır. Milliyetçilerin geçmişinden yukarıda kısaca bahsettim. Ulusalcıların büyük bir kısmı, aslında enternasyonalist olan sosyalist düşünceden bugüne gelmişlerdir. Sosyalizm beynelmilelciydi, ama Batı emperyalizmine maruz kalan ülkelerde milliyetçi bir söylem ve tavırla ortaya çıkıyordu. Türkiye’de de Batı, özellikle Amerikan emperyalizmine karşı bir tutum içinde oldukları muhakkaktır. Fakat aynı hassasiyeti Sovyet veya Çin emperyalizmine karşı göstermiyorlardı. İçlerinde bu ülkeler hesabına çalışanlar bile vardı. Sovyet tehlikesi ortadan kalktıktan ve Amerikan emperyalizmi daha pervasız ve üstelik rakipsiz olarak kendini gösterdikten sonra bazı aydınların sosyalizmden gelen enternasyonalci düşünceleri törpülenmiş, hatta bazılarında tamamen ortadan kalkmış ve ulusalcı çizgileri iyice belirgin hâle gelmiştir. Genç nesil ulusalcılarınsa, enternasyonalci Sovyet sosyalizmine ait bir geçmişlerinin zaten olmadığını da bu arada hatırda tutmak gerekir. Ancak onların da büyüklerinden gelen hatıra ve telkinlerle bazı izler taşıdıklarını söyleyebiliriz.

         

        Farklı geçmişlerin, millî kültür değerlerine yaklaşım ve bakış açılarında da farklılıklar yarattığı muhakkaktır. Ancak bu uzun bir bahistir ve belki de ciddi araştırmalara konu olması uygun olur.

         

        Burada ilgi çekici bir tespiti yapmak da gerekir. Eski sosyalistlerin bir kısmı da bugün liberal ve ikinci cumhuriyetçi olmuştur. Bunlar eskiden olduğu gibi yine beynelmilelcidir; fakat bu defa Sovyetlere veya Çin’e değil ABD’ye veya kendi ifadeleriyle küreselciliğe bağlıdırlar. Millî ve muhafazakâr değerlere eskiden olduğu gibi bugün de karşıdırlar. Milliyetçilikten muhafazakârlığa terfi (!) etmiş bazı zevatın milliyetçileri ulusalcılarla iş birliği yapmakla suçlamaları ilgi çekicidir. Yani eski sosyalist ve beynelmilelcilerin bir kısmı ulusalcı çizgiye gelmiş, bir kısmı yine beynelmilelci. Milliyetçi gelenekten gelenlerin bunların hangisiyle daha uzak olmaları gerektiğini iyi düşünmelerinde fayda vardır.

         

         

        2.

         

        Dünya sadece XXI. yüzyılda yeniden düzenleniyor değildir. XX. yüzyılda da yeniden düzenlendi, XIX. yüzyılda da. Türkler Müslüman olunca da, Bizans yıkılınca da, coğrafi keşifler sonucunda da… Hâsılı dünya birçok defa yeniden düzenlenmiştir. Ancak milletlerin hâkimiyet mücadelesi her defasında farklı şekillerde devam etmiştir. Güneş batmayan Britanya İmparatorluğu, büyük ölçüde coğrafi keşiflerin sonucudur ve adına milliyetçilik denmese de İngiliz büyüklüğü ve gururunun zirveye çıkması da bu dönemdedir. Bütün dünyaya enternasyonal bir ideolojinin propagandasını yapan Ruslar, homosovyetikus adı altında Rus dili ve kültürünü benimsemiş insanlar yetiştiriyor, ulaşabildiği yerde Rus hâkimiyetini sağlamaya çalışıyordu. Bugün Çin aynı işi yapmaya devam ediyor. Esasen tarihlerinin başlangıcından itibaren Çinliler, komşu milletleri nasıl alt edeceklerinin planlarını yapmışlar, bunu maharetle uygulamışlar ve tarihî sınırlarını durmadan genişletmişlerdir. Bugün küreselciliğin bayraktarlığını yapan ABD politikacıları koyu Amerikan milliyetçileridir. ABD kasabalarının evlerindeki kapılar, mezarlıklarındaki mezar taşları Amerikan bayraklarıyla süslenmiştir. Filmleriyle sürekli olarak Amerikan kahramanlığının ve dünyaya demokrasi götürmelerinin hikâyelerini anlatmaktadırlar. ABD’nin bu tutumuna karşı da dünyanın her yanında antiemperyalist milliyetçilikler yükselmektedir.

         

        Teknolojinin ve teknolojiye bağlı iletişimin dünyayı âdeta küçük bir köye çevirdiği doğrudur. Eğer küreselcilik bu anlamda kullanılıyorsa hiç kimse bundan kaçamaz ve kaçmamalıdır. Ancak küreselcilik bugün daha çok beynelmilel sermaye güçlerinin hâkimiyet alanlarını genişletmelerini ve bu sayede birçok ülkeyi idare etmelerini, idare edemedikleri yerlerde de kamuoyunu yönlendirmelerini ifade etmektedir. Elbette diyalektik gereği bu da karşı güç odaklarını, yani millî güçleri harekete geçirmektedir.

         

        Sonuç olarak milliyetçilik ve ulus devlet bugün ortadan kalkmak şöyle dursun küresel emperyalizme karşı bir güç olarak yeniden canlanmakta ve geleceğin dünyasına şekil vereceğe benzemektedir.    

                


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele