Doç. Dr. Levent Bayraktar

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

        1.

         

        Millet ve milliyetçilik kavramları sosyal bilimlerin neredeyse bütün disiplinlerinin ilgi alanına giren ve üzerinde kendi perspektifleri ve metodolojileri çerçevesinde söz söyledikleri birer konu ve problem sahasıdır. Millet nasıl bir gerçekliktir? Şüphesiz adına millet denilen varlık; reel ve ideal varlık şartlarına tabidir. Millet bir fenomen ve gerçeklik olarak dil, vatan, tarih ve değerler manzumesinin bir ürünüdür. Millet varlığının oluşumunda ve devamında ırk birliğinden çok yukarıda dikkat çekilen unsurlar ön plandadır. Nitekim tarih ve millet ilişkisine bakıldığında; ferdî insan hayatında hafızanın rolü ne ise millet hayatında da tarihin rolünün o olduğu görülür. Millet varlığının ortak bir tarihsel hafızaya sahip olması, ortak bir kimlik ve birlikte var olma şuurunun gelişmesi için elzemdir. Tarihte yaşanmış ortak keder ve sevinçler toplumların kolektif hafızalarında birlik şuurunu meydana getirirler. Dolayısıyla kişisel tarihimizde ve benlik şuuruna erişmede hafızanın oynadığı rol, millet hayatında ortak tarih ve kolektif hafıza üzerinden gerçekleşir.

         

        Vatan ise, herhangi bir coğrafya şeklinde tanımlanamayacak, üzerinde millet mukadderatının şekillendiği, milli varoluşun kuvveden fiile çıktığı, her türlü maddî ve manevî tekâmülün ortak zeminidir. Vatan, varoluşumuzun imkân sahasıdır. Bu sebepten yüzölçümü belli bir devlet sınırları içinde resmi olarak tanımlansa bile, manevî varlığı itibariyle, bu sınırlar içerisine hapsedilemeyecek mukaddes ve manevî bir mefhum ve gerçekliktir.

         

        Vatanın dille ilişkisi sorgulandığında ise vatan Türkçedir, Türkçe vatandır. Böylece millet varlığının olmazsa olmaz temel unsurlarından biri dildir, Türkçedir. Dil insanoğlunun maddî ve manevî dünya ile ilişkisini kuran, geliştiren ve kuşaktan kuşağa aktaran büyülü bir varlıktır. Yukarıda işaret edildiği üzere dil vatandır demek bir abartma telakki edilmemelidir. Zira millet varlığının mevcudiyeti ve mukadderatı dil ile kurduğu ilişkiye bağlıdır. “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” diyen filozofun sözünü bağlamından soyutlayarak konumuza bir ufuk olarak dâhil etmek caiz ise Türkçemizin sınırları millî ve manevî mevcudiyetimizin ve mukadderatımızın sınırlarıdır. Bu sınırları sadece siyasi sınırlar olarak algılamamak gerekir. Türkçemizin sınırları ilmimizin, irfanımızın, tefekkürümüzün, edebiyatımızın, sanatımızın kısacası maddî-manevî ufkumuzun sınırlarıdır.

         

        Millet varlığının varoluş koşullarını tarih, vatan ve dil birliği ve bilinci ile ana hatlarıyla betimlemeye çalıştık, ancak bu unsurların ötesinde onun “değer birliği ve bilinci” ile tamamlanması ve bütünleşmesi de şarttır. Zira insanoğlu, merak eden, soru soran, sorgulayan, araştıran, kültür ve uygarlığı ortaya koyan bütün özelliklerinin yanı sıra tabiatta bir “değer varlığı” olarak yaşayan biricik varlıktır. İnsan, değerleri olan varlıktır. Değerler, insanı, fenomenler ve olgular âleminden, idealler/mefkûreler âlemine yükseltir. Bu alan, insan varlığının sadece verili olan tabiat düzeni ile yetinmeyip kendisine, kendisi için ve aynı zamanda (diğerleriyle) birlikte bir varoluş alanı tasavvur etme imkânıdır. Dolayısıyla millet varlığı aynı zamanda değerler alanı içinde betimlenmeli ve telakki edilmelidir. Türk tarihi ve Türk töresi hatırlandığında burada bahsedilen değerlerin “yüce değerler” olduğu ve dolayısıyla İslamî ve insanî değerlerle de bütünleşmiş olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.

         

        Böylece millet varlığından doğan milliyetçilik, Türk milliyetçiliği olarak özelleştirilerek betimlenmeye çalışıldığında onun yüce değerlerin varlığına inanç ile başlayacağı ardından da onların anlaşılması, yaşanması ve ihya edilmesi şeklinde bir bilinç esasına dayanacağı açıktır. Türk milliyetçiliği böylece dinî, millî ve insanî yüce değerlerin savunulması, yaşanması ve ihya edilmesi esasına dayalı, hiçbir doktrin veya etnik unsurun ötekisi veya antitezi olmayan büyük bir medeniyet tasavvurudur. Zira son tahlilde milliyetimiz ve medeniyetimiz de bir ve aynı değerin tezahürüdür.

         

        Sonuç olarak millet ve milliyetçilik anlayışımız, ötekileştirmeye ve herhangi bir doktrinin antitezi olarak kurgulanmaya kapalı olduğu için bir reaksiyon değil, bir aksiyon ve bir medeniyet tasavvurudur. Kanaatimizce ulusalcılık, bir reaksiyon kurgusuna dayanmakta ve var olmak için ötekileştirmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu bakımdan ulusalcılık için bir aşkınlık ve ufuk tasavvuru zor görünmektedir. Türk milliyetçiliği değerlere (yüce değerlere) dayalı olarak kurgulandığı sürece, birleştiren, bütünleştiren aşkın bir medeniyet projesidir. Yeter ki, adalet erdemi ekseninde millî, İslamî ve insanî olanın bütünleştiğinin şuuruna varılmış olsun.

         

         

        2.

         

        Hayır! Çünkü milliyetçilik, özellikle de Türk milliyetçiliğinin kapalı bir sistem olarak kurgulanması yerine açık, dinamik ve kendisini çağa ve şartlara göre yenileyebilen bir yapısının olması gereğine inanıyorum. Ayrıca milliyetçiliğin bir medeniyet ufku ve tasavvuru olmanın yanı sıra, daha yaşanılası bir vatan ve insanlık idesi olduğunu düşünenlerdenim. Bu ifadelerimiz ilkin çelişik olarak değerlendirilebilir ancak biraz daha dikkatli bakıldığında millet ve insanlığın ortak yüce değerler üzerinden tanımlandığı ve millet ile insanlık arasında zorunlu bir çelişkinin bulunmadığı görülecektir. Zira betimlemeye çalıştığımız milliyetçilik; değerler üzerine kurulu bir dünya özlemidir; sömürünün ve insanın metalaştırılmasının karşısında duran, insanı araç olarak değil amaç olarak gören bir değerler manzumesine bağlılıktır; insanın her çeşit bencillikten arınarak, insan kardeşi ile birlikte varoluşa çıkabilmesinin imkânı ve zeminidir. Bu bağlamda milliyetçiliğin önündeki en yakın tehdit ve tehlike; insanların yalnızlaşmaları ve bencilleşmeleridir. Yani değerler düzeni içinde yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmanın yerini, tüketim iştahı ve bencilliğin almasıdır. Bu bakımdan etik temellere dayalı bir medeniyet ve insanlık özlemi, Türk milliyetçiliğinin nihaî gayesi ve ufku olmaktadır. Milliyetçiliği etik bir proje olarak tasavvur etmek; onu mazide değil istikbalde temellendirmek olacağından miadını doldurması veya modasının geçmiş olması şöyle dursun, ideal olması bakımından her dem taze kalması daha muhtemel görünmektedir. Zira insanlık idealine ulaşmak için en yakınımızda bulunan insan kardeşimizin elinden tutmak ve birlikte daha iyi ve daha güzele doğru adım atmak mecburiyeti vardır. Mutlak hedef, “insanlık ideali” dahi olsa bunun hareket noktası ve ontik dayanağı, millet realitesi ve onun maddî-manevî kalkındırılmasıdır. Ancak böylelikle insanlığa doğru bir adım atılmış olabilir. Fakat bu bağlamda, ulus-devlet ile ulusalcı-devletin de nüanslandığı gözden ırak tutulmamalıdır. Burada da ölçü; aynı devlet yapısı içerisinde ötekiler yaratmamaktır. Devlet nazarında da millet nazarında da temel erdem adalettir. Nizam-ı âlem ideası ile devletler kuran atalarımızın, adalet erdeminin yanına ‘edeb’i de eklediklerini hatırlamak bugün için de yolumuzu aydınlatmalıdır: “Edeb iledir nizam-ı âlem, edeb iledir kemal-i âdem” diyen atalarımız dünya durdukça insana yakışır olan tutumu dile getirmişlerdir.

         

        Böylece milliyetçilik, millet sevgisinden doğar, ancak bununla yetinemez. Milliyetçilik kardeşinden sorumlu olmayı da gerektirir. Bu sebeple en geniş manasıyla bir kardeşlik ahlakına ihtiyaç duyar. Türk milliyetçiliği imparatorluk bakiyesi bir coğrafyada ve demografik yapıda (yine ilk nazarda bazıları için çelişik gibi gelse de) kurgulanması ve yaşanması en kolay olan milliyetçilik tasavvurudur. Zira yukarıda da değinildiği gibi Türk tarihinde, töresinde, devlet hukuk ve ahlak nizamında ötekileştirmeye yer yoktur. Hatta tarihte örneklerine rastlanacağı üzere, başka devletler ve milletlere karşı aşırı ilgi ve tolerans neticesinde kendi düzenini kaybetme riskleri ile de karşılaşılmıştır.

         

        Toparlamak gerekirse tarihimizde ve töremizde ırkçılık yoktur. Ötekileştirme yoktur. Aman dileyene el sürmek yoktur. Çoğulculuk, bir arada yaşama tecrübesi ve ahlakının tarihteki en belirgin örneklerini yaşamış ve model oluşturmuş bir milletiz.

         

        Bugün adına küreselleşme denilen sürecin ekonomik, siyasi, kültürel, askeri ve sosyolojik boyutları bulunmaktadır. Dünyamız son asırda daha önce bir benzeri bulunmayan ve yaşanmamış olan büyük bir değişime ve dönüşüme sahne olmaktadır. Pek çok kültürel değer ve haslet çağın hızına ayak uyduramayarak hayattan çekilmekte, belgesellerde veya müzelerde görülebilir hale gelmektedir. Bu sürecin en az zararla atlatılabilmesi için en büyük rol ve görev aydınımıza düşmektedir. Zira bu gidişi okumak, yorumlamak, gerektiğinde tedbir ve inisiyatif almak, ufuk ve bilgi sahibi olmakla mümkündür. Tabii sadece bilgi sahibi olmak da yetmemekte bir de “aydın ahlakı” denilebilecek bir sorumlulukla yükümlü hissetmek gerekmektedir.

         

        Çağımız, pek çok alanda, devletin küçüldüğü, faaliyet alanını özel sektöre ve sivil topluma terk ettiği bir oluş içerisindedir. Türk Ocakları ve Türk Yurdu dergisinin, böyle bir soruşturma yapma ihtiyacı duyması da bu durumun teyidi gibidir. Sivil alan, demokratik ve özgür süreçlerle oluşan ve oluşması gereken bir alandır. Dolayısıyla zamanımız aynı zamanda sivil ve özgür kuruluşlar tarafından kamuoyunun şekillendirilmesine şahit olduğumuz bir çağdır. Öyleyse iletişim ve diyalog içerisinde olmaya ve kendimizi, fikrimizi, tezimizi anlatarak, açık ve şeffaf bir biçimde, toplumumuz ve milletimizle buluşma zeminleri bulmaya mecbur olduğumuz bir süreçten geçtiğimizi tespit ve teşhis etmek gerekmektedir.

         

        Küreselleşme karşısında en büyük acziyet ve ihanet; insanınızı tarihinden, dilinden, dininden, değerlerinden kısacası millî ve manevî benliğinden habersiz ve bigâne bırakmaktır. Zira küreselleşme aktörü olduğumuz bir “hümanizma projesi” değildir. Aksine “tüketim toplumu” yaratma ve “herkesleştirme” sürecidir. Öyleyse 21. yüzyılın temel fenomeni olarak küreselleşme olgusunu göz önünde bulundurmak gerekirse onun karşısında en sağlam değerler yardımlaşma, dayanışma, birlik-beraberlik, kardeşlik duygularının hâkim olduğu değerlerdir. Buradan bir “kardeşlik ahlakı ve hukuku” geliştirebilmek; hem küreselleşmeye hem de Türkiye’yi etnik bir ayrışmaya itekleyebileceklerini sananlara en büyük ve anlamlı cevap olacaktır. Bütün bunların gerçekleşebilmesi için milliyetçilik anlayışı ve algısının da gözden geçirilmesi gerekmekte ve aslında, yüce değerleri yaşama, yaşatma ve temsil etmeye dayalı gerçek bir hümanizmayı ideal edindiği ortaya koyulabilmelidir.


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele