Cengiz Aydoğdu

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

         1.

         

        Soru güzel! “Ne anlıyorsunuz?” diyor; “nedir?” demiyor. Şayet nedir deseydi de yine herkes ne anladığını yazacaktı. Milliyetçilik söz konusu olduğunda, nedir sorusuna cevap veriliyormuş gibi cevap verildiğinde sanki bir “dogma” tarif edilir. Mümini-münkiri olan bir “kült” çıkar ortaya... Ne-dir?(yani, “Ne durur?” sorusu, sabit olan bir mahiyeti tespit etmeyi zorunlu kılar. Tanımlanan şeyin hiç değişmeyen en temel özelliğini (hakikatini) yakalamayı gerektirir; nesneye yöneliktir. “Ne anlıyorsunuz?” nesneye (gerçekliğe) değil, özneye yönelik bir sorudur. Bu tür sorulardaki en önemli mesele, miyar/ölçüt meselesidir: Ne-ye göre, ne anlıyoruz?

         

        Milliyetçilik anlaşılan bir şeydir; anladığımız bir şeydir ve bütün anladıklarımız gibi kalpte iz bırakır. Herkesin üzerinde mutabık kalacağı bir tanımı da yapılamaz; yapılamıyor da zaten.

         

        Başlangıcından beri milliyetçilik edebiyatı, bir nazariyeler-faraziyeler külliyatı oluşturacak şekilde hayat buluyor. Nazariye hüviyetini kazanabilen her faraziye de yazıldığı devrin ve ele aldığı ülkenin ya da topluluğun tarihine göre inşa ediliyor. Bütün milletlere teşmil edilebilecek veya “kanun” gibi algılanabilecek bir milliyetçilik nazariyesine ulaşılamıyor; konunun mahiyeti icabı, ulaşılamaz da... Çünkü milliyetçilik, tabiatı gereği, mevcudun üzerinden, mevcudun zihinlere yansıması ile ortaya çıkan bir zihnî tavrı ifade eder. Kaldı ki, burada mevcud dediğimiz şey, milliyetçiliği yapılan milletin bizatihi kendisidir.

         

        Hâl böyle olunca milliyetçilik, mevcudun yani milletin yapı ve mahiyetinden bağımsız olamayacağı gibi yansıdığı zihnin idrak kapasitesinden ve zihniyet yapısından da ayrı düşünülemez. Bu yüzden itibarîdir; izafîdir; çünkü zihnîdir. Ne var ki, itibarîliği bir milletin tarihî varlığına ilişkin sıfatlardan devşirilir. Dolayısıyla, itibarîdir ama keyfî değildir; bu yönüyle, derinlemesine tefekkürü (ve hayata intikali) yani teemmülî bir hâli ifade eder; hiçbir anlamda bir zihnî icbar ve zorunluluk ihtiva etmez. Başkalarının “ensesinde boza pişirme” sonucunu doğuran doktriner sözde kaçınılmazlık ve zorunluluk yerine, ferdin irfan dünyasına düşen tüm unsurların serbestçe birleşiminden hayata yansıyandır milliyetçilik; belki milliyetçilik lafzından ziyade millî... Millete dair anlamında millî.

         

        Millî, tek tek fertlerin dünyasına yansıdığı şekliyle ferdi sosyalleştiren ve insanî-toplumsal niteliği dolayısıyla ideolojikleşmeyen bir şey ise ki, öyledir esasen, o zaman balığın içinde yaşadığı su gibi bir şeydir; hem vardır, onunla var olursunuz; hem de yoktur, var diye asla içemezsiniz. Bu özelliği itibarıyla da aslında milliyetçilik diye bir “şey” (zihnî bir yapı, fikir sistemi veya icaplar-kabuller manzumesi gibi bir şey...) olduğu iddia edildiği anda ortaya, total bir ideoloji çıkar ki bu ideoloji, takipçilerinin tavrına göre toplumsal tezahürleri olan bir kurgusallık ihtiva eder; kendi tabiiliği içerisinde fertlerden topluma serbestçe yansıyan bir şey olmaktan çıkar ve kurumsallaşıp, toplumu cebrî olarak ihataya meyleder... Ve fertlere dayatılan bir tür faşizm haline gelir. Millet (veya burada sanki “ulus” kavramı, daha iyi ifade eder meramımızı) fikri, ferde zulmeden bir dayatma hâline gelir.

         

        Şayet, insanları icbar edecek zihnî bir yapı oluşturmaya kalkar ve konuyu ideolojikleştirirseniz, millî mefhumu, artık yapısal yani kurgusal, tabiatı tahrif ve tahrip edilmiş bir durumu ifade eder (Batı’da telaffuz edildiği hâliyle bir nevi “nationalism” olur). O zaman cemiyetin ve ferdin “ensesinde boza pişirilen” bir sonuca razı olursunuz. Mevcudu, yani, milletin bir anlık hâlini veya hususiyetlerini kültleştirirsiniz; fıtrîlikten uzak, soğuk bir dogma çıkar ortaya; esasen ırkçılığın kaynağında tam da bu tavır vardır. Ancak milletin tarih içindeki varlığı, zorunlu değil ama süreklidir. Hani o meşhur tabirle, “değişerek devam eden, devam ederek değişen” sürekli bir inşa hâlidir. Süreklilik, tarih içinde farklı tezahürlere sahip olabileceğinden onunla muhatap olan bireyin her idrak aşamasında da farklı bir tanıma sahip olabilir. Çünkü millet dur-maz/var-değildir; sürekli var-olur. (Hacı Bayram-ı Velî’nin o şiiri, bu hâli en güzel ifade edendir; “Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde / Bakıcak dîdar görünür ol şârın kenâresinde / Nâgehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm / Ben dahi bile yapıldım taş u toprak âresinde”)

         

        Öte yandan, günümüzdeki “algı tarzı”yla “ulusalcılık” anlayışı, tam da “boza pişirme” durumu değil midir? Tarihin belli bir döneminde milletimizin buhranlı bir döneminde, aslında bir çıkış devrinde, tam da çıkış şartlarının bir gereği olarak, zaruretten verilen tavizleri, tercihlerimizmiş gibi dondurup ebedîleştirmeye kalkışmak tam da yukarıda ifade ettiğimiz “kült”leştirmeye uymaktadır. Bu yönüyle ulusalcılık milleti olmayan şartlarda yaşamaya zorlayan bir totalitedir. Ve gayritabii sentetik bir kurgudur. Milli ve millet kelimeleri yerine, ulusal ve ulus kelimelerinin tercih edilmesi tabii ve fıtrî olandan korkudur. 

             

        Millî, öyle ya da böyle inkâr edilemeyecek, her bireyin içine doğduğu bir irfanî “olgu”; “ulus” ise, “ulus devlet”le ortaya çıkan bir neticedir. Ulusalcılık ise bir “dayatma” biçimi olarak yapısalcı her tür sosyolojinin/felsefenin bir tür kendini ifade etme ve ete kemiğe büründürme biçimi olarak ortaya çıkabilir.

         

        Bu durumda fıtrî bir hâlin ifadesi olan millî kavramından, nasıl bir yaklaşımla “ulusalcı” (veya/hatta milliyetçi) bir dayatmacılığa ulaşılabileceği sadece “jakoben” zihniyet usullerini çağrıştıran bir müşkül olarak idrak edilir. Kaldı ki bu müşkülün milliyetçilik kelimesi ile ifadesi, çok daha büyük gailelere davetiye çıkarır. Bu gailelerin en hafifi, o fıtrî hâle tahammül edilemeyip fitrîliği ve tabiiliği bozan bir dogmanın ortaya çıkmasıdır. Bu dogmadan ve sebep olabileceği totalitarizmlerden kurtulmak için, Kur’an’da, kişinin içine doğduğu, fıtrî bir gerçek olan asabiyesine mensup olma hâli ve özgürlüğünün tabii bir hâl ve hakk olarak ifade edilirken ne kastedildiğini herhalde bir kez daha düşünmeliyiz.

         

        Bunu düşündüğümüzde fark edilecektir ki, gayet tabii bir hâl olan herhangi bir asabiyeye mensubiyet, “kült”leştirilemez; şayet kültleştirilirse, ideolojik bir şey doğar; bütün ideolojiler gibi bir tarafı yalan, bir tarafı hayal olan ütopik bir “kurgu” vücut bulur. Bütün ütopyalar gibi çok ciddiye alındığında da söylemin içinde insan kaybolur. Oysa bir asabiyeye mensubiyetin kaynağında oldukça fıtrî, insanî, kalp ile idrak edilen bir “şey” vardır. Bu mensubiyetin bir serbest, açık, fıtrî süreçlerde işleyen ve ancak bizim irfan dünyamızda anlamını bulan (bazı İslam âlimlerinin “müspet” sıfatıyla tavsif ettikleri) bir milliyetçilik hâline gelmesi, sosyolojinin olduğu kadar hatta daha fazla sanatın, edebiyatın belki de ruhiyatın (psikolojinin) konusudur. Çünkü bu anlamıyla milliyetçiliğin, pek çok sosyal vakıa gibi, ilmî kesinliklere gelmeyecek bir tarafı vardır ki, o tarafıyla milliyetçilik fazlasıyla sübjektiftir.

         

        Öte yandan, millet, fıtrî bir durumun insanî bir ifadesi iken ‘ulus’, tarih içinde kazanılan özelliklerin o milletin dışarıdan dayatılan ‘sabit doğası’ haline getirilmesi yani çerçevelenip bir talimat olarak buyurulmasıdır. Ulus, bu anlamda bir milleti tanımlamak için dondurmaktır, durdurmaktır. Oysa millet, tarihte durmaz; tarihî süreçte seyr eder.

         

        Hülâsa, soru doğru sorulmuştur; zira milliyetçilik söz konusu olduğunda ancak farklı anlayışlardan bahsedebiliriz. Farklılıklar da çok tabiidir; konunun tabiatına uygun bir zenginlik ve özgürlük sunar. Ancak keyfîliğe müsaade etmez.

         

        Sorunun birinci kısmına bir cevap olarak ifade edebilirim ki; ben, milliyetçilikten kişinin mensup olduğu milletiyle yani mevcud ile kurduğu irtibatı ve devam ettirdiği ilişkiyi anlıyorum. İçine doğup büyüdüğümüz içtimai bünye ile bütün insanî ve toplumsal alanlarda ve bağlantı noktalarında yürüttüğümüz ilişkinin şekli ve mahiyeti milliyetçiliğimizi tarif eder. Yani, mensubu bulunduğumuz, millete, irfana, kültüre, devlete, gelenek, görenek ve adetlere bakış açımız, mensubiyet tarzımız, onlar çerçevesinde toplumsallaşma üslubumuz aslında milliyetçiliğimizdir. Tam bu noktada sadece şunu ifade etmek meselenin en çok tartışma çıkaran kısmını saded haricine çıkarmaya yetecektir; şayet milletin yalnızca ırkî (etnik) tarafıyla ilişki kurulursa ortaya ırkçılık çıkar... Kaldı ki bizim coğrafyamızda böyle bir şey fiilen imkânsızdır denilebilir; çünkü Türkiye’de ırkî-etnik mevcudiyet, tarihî maceramız itibariyle mümkün değildir.

         

        Meseleyi böyle vaz’ edince de tayin edici olan şey, el’an mevcut olanın yani milletin mahiyetidir. Milletin mahiyetini ise ancak milletin oluşum seyri içinden yani tarihine bakarak izah edebiliriz. Bu itibarla milletin ne olduğu sorusunun cevabını tatminkâr bir şekilde halletmeden kanaatimce milliyetçiliği konuşamayız. Ülkemizde maalesef milletin ne olduğu meselesi muallakta duruyor.

         

        Sorunun birinci kısmına verilen cevaptaki “mesele” yani millet nedir, meselesi çözülünce sorunun ikinci kısmına yani “ulusalcılık”la ilgili kısmı da kendiliğinden aydınlanır. Zira kanaatimce “millet nedir” sorusuna kendilerini ulusalcı olarak ifade edenlerin verdiği cevap, “milliyetçi” çevrelerin vereceği cevaba taban tabana zıt olacaktır. Bu noktada Türk aydınını ayıran turnusol, her zaman, İslamiyet’e karşı takınılan tavır olmuştur. Ulusalcılık ile milliyetçiliğin iki ayrı kavram ve anlam dünyası olarak varlığını sürdürebilmesi, İslamiyet’in bizim asliyetimiz ve zâtiyetimiz içerisindeki yeri ve işlevi hususundaki görüş farkları yüzündendir. Esasen Türkiye’nin millet meselesini çözmek için öncelikle halledilmesi gereken müşküllerin en önemlisi, bir ülkede iki farklı kanaat gurubunun arasında bu kadar büyük bir tezadın nasıl mümkün olabildiğidir.

         

         

        2.

         

        Dünyanın yeniden düzenlenmesi veya bir takım medenî hayat formlarının (işte, ulus-devlet, ulus...vs.vs.) miadını doldurduğuna dair ifadelerin ancak bazı şeylerin izahında veya birtakım sosyal olguların abartılıp; bu sayede, girift bazı sosyal süreçlerin anlaşılmasının sağlanmasında bir izah tarzı olarak faydası olabilir. Yoksa bu ifadeler, hayatın bütününü ifade edemez. Hayat, böyle ani sıçramalarla cereyan etmez; bir bütünlük ve devamlılık içinde akar.

         

        Dünya yeniden düzenleniyorsa bile bu, on-yıllar alacaktır. Ulus-devlet ortadan kalkacaksa şayet, bunun gerçekleşmesi uzun sürecek gibi görünmektedir. Belki de değişerek devam edecektir. Bu itibarla, sorudakine benzer keskin hükümler, esasen bütün insanî oluşumların tabiatına aykırıdır. Kaldı ki “ulus devlet bitti”yi, “ulus da bitti”ye vardırdılar ki bu çok tartışılır; zira ulus-devlet, millet dediğimiz oluşumun tek var olma tarzı olmadığı gibi tek ifade tarzı da değildir. Millet, ulus-devletten önce vardı, sonra da var olacaktır. Öte yandan devlet cihazının kendini var ederken ortaya koyduğu şekillerden sadece birisidir ulus-devlet.

         

        “Ulus-devlet yok olacak” diyenler, devlet ve milletin de ortadan kalkacağını söylüyorlarsa şayet bu durumda halletmemiz gereken büyük bir ıstılah (terminoloji) problemi var demektir. Zira bizim milletimiz, ulus-devletten önce de vardı... “Westfalya Barışı” ile vücud bulmaya başlayan “nation-state” mefhumunun ne state (devlet) ne de nation(ulus) olarak bizim dünyamızdaki “devlet” ve “millet” ile hiçbir alakaları yoktur; bu mefhumlar son derce Avrupaî bir oluşumdur ve bizim irfan dünyamıza ancak tercümesi yapılabilir; lâkin aktarılamazlar. Zaten aktarmadık da hep tercüme olarak kaldılar. Birinci soruya cevap verirken de aynı sıkıntıları yaşamadık mı? Söz gelimi, millet, nation karşılığı mıdır? Milliyetçilik derken Batı’daki nationalismi mi kast ediyoruz. Bunlar aynı şeyler midir? Ulus veya ulusçuluk kavramları sadece “arı Türkçe” merakı ile açıklanabilir mi? Yoksa milliyetçilik ile ulusçuluk arasındaki fark, kelime zevki ve tercihinin yanında kökü çok derinlerde bir zihniyet ve anlam dünyası farkını da ifade etmiyor mu? Bu cümleden olmak üzere, mesele etrafında kendi mefhum ve lügatimizle, sarsıcı-kurucu bir bakış açısıyla yeniden düşünmeliyiz. 

         

        Kaldı ki, millet, o milleti oluşturan bireylerin tarih içindeki isimleri, sıfatları ve fiillerinin bir süreklilik içinde mekân-zaman koordinatlarındaki tecessüm etmiş ahvalinin toplamıdır. Süreklilik esas olduğundan hem ahval hem de onun farklı zaman ve mekândaki tecessümü farklılaşabilir, bu çok tabiidir.

         

         


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele