“Batı’nın İki Ötekisi” ve Avrasya’da Yeni Denklem Arayışları...

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

        Güç mücadelesinin Ortadoğu'dan Asya-Pasifik'e doğru kaymaya başladığı bir ortamda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in yılan hikâyesine dönen Türkiye ziyareti, devam eden Suriye-Patriot krizlerine rağmen gerçekleşti. Üst Düzey İşbirliği Konseyi (ÜDİK) çerçevesinde İstanbul'a gelen Putin, Çırağan Sarayı'nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile ikili ve heyetler arası görüşmelerde bulundu.

         

        Hiç kuşkusuz, söz konusu ziyaret ve toplantı, zamanlaması kadar seçilen mekân açısından da oldukça önemliydi. Bu kapsamda, ÜDİK'in 3. toplantısının adresi olarak Çırağan Sarayı'nın seçilmiş olması, muhtemelen sizlerin de dikkatlerinden kaçmadı.

         

        Simgesel anlamı oldukça yüksek olan İstanbul'un adının son dönemde bu tür zirvelere ev sahipliği yapması bir tesadüf olmasa gerek. Yeni Türkiye'nin çıkışlarına paralel olarak güçlü İstanbul imajına yapılan vurgu ve algı tazelemesi, bundan sonraki süreçte daha sık gündeme geleceğini gösteriyor. Nitekim bu yeni sürecin farkında olan Rusya da ilk etapta İstanbul'a hemen "evet" dememiş ve adres olarak Ankara'yı göstermişti.

         

         

        21. Yüzyılın "Çarlık Rusyası Olarak" Yeni Türkiye...

         

        Gelecek projeksiyonlarında Moskova'nın yaşadığı imaj kaybına karşılık, Türk-İslam dünyası merkezli olarak İstanbul'un ön plana çıkan rolü, bana 2010 yılı Eylül ayında, St. Petersburg'da bir Rus meslektaşımla olan konuşmayı hatırlattı. Türk-Rus ilişkilerinin geleceği ve bu kapsamda iki ülkenin mevcut durumuyla ilgili olarak Doç. Dr. Aleksandr Sotniçenkov aynen şöyle demişti: "Siz, şu an 19. yüzyılın Çarlık Rusyasızınız, biz de Osmanlısıyız. Yani, bu sefer dinamik olan sizsiniz..." Sotniçenkov'un tarihsel kodlarına dönüş aşamasındaki iki ülkeyle ilgili bu tespitini göz ardı etmemek gerekir. En azından "hayali imparatorluk" ile "reel politik" arasında gidip gelen "Yeni Rusya"daki "Yeni Türkiye" algısı bu şekilde oluşmaya başlamış durumda...

         

        Nitekim iki ülke arasında Suriye-İran (gündeme gelmemekle birlikte Irak) merkezli kriz dalgasının her geçen gün etkisini hissettirdiği (hatta bundan dolayı daha önce gerçekleşmesi beklenen ziyaretin Ankara'nın Esad sonrasına yönelik bir takım talepleri dolayısıyla ertelenmek zorunda kaldığı), son olarak Patriotlar ile birlikte zirveye doğru yöneldiği bir ortamda gerçekleşen bu ziyaret, en azından tansiyonu düşürücü yönde yarattığı etkiyle gündemdeki yerini aldı.

         

         

        Türk-Rus İlişkilerinde "Kontrollü Kriz Politikası"na Devam...

         

        Burada, Rus tarafının meseleye artık Türkiye perspektifinden yaklaşmaya çalışması da önemli bir gelişme olarak kabul edilebilir. Putin'in "Türkiye ile paralel pozisyon içindeyiz" ifadesi ile "Esad'ın avukatı değiliz" açıklaması, ilişkilerde ortak çıkarlar bazlı mutabakat arayışlarının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Gelinen aşamada Rusya'nın söz konusu krizlerde Türkiye'nin kararlılığını ve çok boyutlu "operasyonel yeteneğini" net bir şekilde görmeye başlamış olması da kayda değer. Görünen o ki, Moskova, Ankara ile krizin daha da derinleşmesini arzu etmiyor. Bir diğer ifadeyle, Türk yakın çevresinde derinleşecek bir krizin Rus yakın çevresinde yaratacağı etkinin farkında. Dolayısıyla Moskova, Amerika'nın Rusya'yı Balkanlaştırmayı halen gündeminde tuttuğu bir dönemde, en azından Türkiye'yi de karşısına almak istemiyor. 

         

        Bu kapsamda, söz konusu ziyaret öncesi Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Vladimir İvanovski'nin Suriye uçağı konusunun Putin'in Türkiye'deki temaslarında gündeme gelmeyeceğini ve bu konunun kapatılması gerektiğini ifade eden şu sözleri oldukça dikkat çekici oldu: "Bu tatsız olayı ne kadar çabuk unutursak o kadar iyi olacak. Artık bizim malımız değildi. Para aldıktan sonra bizim sorumluluğumuz kalmadı. Geriye kalan Türkiye ile Suriye arasındadır."

         

        Kuşkusuz, Türkiye açısından da Rusya ile krizin daha fazla derinleşmemesi oldukça önemli. Nitekim Başbakan Erdoğan bu hususu, "Şanghay Beşlisi" latifesi ile (ki Türkiye 7 Haziran 2012 tarihi itibarıyla Şanghay İşbirliği Örgütü'nün "Diyalog Ortağı"dır ve bu statünün sağlanması noktasında Rusya'nın büyük desteği olmuştur) gündeme getirmiş ve iki ülke arasında çatışmadan ziyade, işbirliğine yönelik yeni bir dönemin sinyallerini vermişti. Aynı şekilde, Türkiye'nin Moskova Büyükelçisi Aydın Sezgin'in söz konusu ziyaret öncesi gerçekleşen bir toplantıda iki ülke arasındaki işbirliğinin ortak çıkarlar ve dostluk temelinde gelişmeye devam ettiğine yönelik yaptığı vurgu da dikkatlerden kaçmadı.

         

        Büyükelçi Sezgin'in; “Dostluğumuzu ortak çıkarlara hizmet edecek seviyeye taşımaya çalışıyoruz. ... Karşılıklı olarak gerçekleşen bu ziyaretler, siyasi ilişkilerin ulaştığı seviyenin bir işareti. Ekonomik ve ticari ilişkiler ise Türkiye-Rusya arasındaki ilişkilerin esas güç kaynağını oluşturuyor. ... Siyasi irade çok önemli. ... Beşeri ve kültürel alandaki ilişkilerimiz de giderek güçleniyor.” açıklaması ve bu kapsamda Rusya-Türkiye ilişkilerinde her alanda bir ivme kazanıldığını, bunun korunması gerektiğini belirtmesi de Ankara-Moskova hattında 16 Kasım 2001 tarihli "Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı (İkili İşbirliğinden Çok Boyutlu Ortaklığa)"nın ruhuna uygun bir şekilde hareket edilmesine yönelik kararlılığı ortaya koymaktaydı.

         

         

        Avrasya Üçlemeleri ve Türkiye-Rusya Ekseni

         

        Hiç kuşkusuz ikili ilişkilerin doğası ve hassas konjonktür, böyle bir süreci taraflar açısından kaçınılmaz kılıyor. Liderlerin 11 Eylül'ü müteakiben 16 Kasım 2001'de başlatılan Avrasya'da, İşbirliği Eylem Planı ve onun bir üst aşaması olarak kabul edilen Üst Düzey İşbirliği Konseyi bağlamında, ikili ilişkilerin "genişletilmesine-derinleştirilmesine" yönelik olarak iradelerini yeni anlaşmalarla bir kez daha beyan etmeleri de bu kapsamda değerlendirilmekte. Nitekim Mackinder ve Brzezinski'nin çalışmalarının odağında yer alan coğrafyanın iki eski imparatorluğu, bölgedeki jeopolitik güç boşluğunu birlikte doldurmaya yönelik kararlılıklarını "sorun yok, yola devam" şeklinde bir kez daha ortaya koydular. Bu, Suriye bunalımı dâhil "kontrollü kriz" politikasının devamı anlamına da gelmekteydi. Dolayısıyla burada meselenin bam teline de gelmiş oluyoruz. Özellikle de ABD'nin en büyük karabasanı konumunda olan Türk-Rus olası ortaklığına ve bu güçlü çekirdeğin etrafında oluşabilecek yeni çekim merkezlerine...

         

        Burada Mackinder'in İngiltere için taşıdığı kaygıların bir benzerinin, Brzezinski açısından ABD için de geçerli olduğunu görüyoruz. Hatırlanacağı üzere Mackinder kaleme aldığı bir çalışmada, Keşifler Çağı'nın artık sona ermeye başladığını, gelişen teknolojiyle birlikte gücün denizlerden karalara doğru yer değiştirmeye başladığını ve İmparatorluğun ciddi bir meydan okuma ile karşı karşıya kalabileceğini söyler. Mackinder'e göre, o dönemde İngiltere için en büyük tehdit bir Avrasya ülkesi olan Rusya'dır. Bir diğeri ise Almanya. Asıl büyük tehlike ise, bu iki ülke arasındaki olası bir ittifaktır. Bunun için İngiltere ne yapıp etmeli, böylesi bir ittifakın önüne geçmelidir. Bu arada, İngiltere açısından kontrol edilmesi gereken bir diğer ülke de İran'dır.

         

        Günümüze, Brzezinskiye geldiğimizde ise o da "Büyük Satranç Tahtası" adlı çalışmasında, Amerikan hegemonyasının devamı açısından iki jeostratejik oyuncuya, Türkiye ve Rusya ikilisine dikkatleri çeker. ABD'nin bu iki ülkeyi öyle ya da böyle kontrolü altına almasını önerir. Küresel hâkimiyet ve bu doğrultuda Çin ile mücadelede, Avrasya bazlı bir ortaklığa ve "ABD-Rusya-Türkiye" üçlüsüne dikkatleri çeker. İki ülke arasında olası bir ittifak ise Amerika'nın en büyük kabusudur. Dolayısıyla ABD'nin Almanya'sı burada Türkiye'dir.

         

        Türkiye ve Rusya'yı merkeze oturtan bu "Avrasya Üçgeni" hesabı, hiç kuşkusuz sadece ABD tarafından yapılmamaktadır. Benzer bir yaklaşım Almanya tarafından da gündeme getirilmektedir. Buna göre, "Almanya-Rusya-Türkiye" üçlüsü, Berlin'in dış politika önceliklerinden biri olmalıdır. Bir diğer ifadeyle Almanya, "Doğu'ya Doğru" politikasını ve "Berlin-İstanbul-Bağdat" hattını, "paylaşımcı işbirliği" çerçevesinde bir kez daha gerçekleştirme yoluna gitmelidir.

         

        Burada dikkati çeken bir diğer üçlemenin merkezinde ise İsrail yer almaktadır. Buna göre, "İsrail-Rusya-Türkiye" ittifakı, bölgedeki birçok sorunu çözme ve Çin tehdidi karşısında önemli bir denge unsuru olarak ön plana çıkartılmaktadır.

         

        Son üçleme ise Dugin'in Rus Avrasyacılığı kapsamındaki "Rusya-Türkiye-İran" birlikteliğidir. Bu husus, yaklaşık on yıl kadar önce Türkiye'de de üst düzeyde ses bulmuş, akabinde ise Avrasyacı bloğun tasfiyesi süreci başlatılmıştı. Dolayısıyla, burada halen eksik olan, Türkiye'nin kendi Avrasya üçlemesi, tercihidir. Dengeye dayalı çok boyutlu-taraflı bir dış politika izlemeye çalışan Ankara'nın bu hususta vereceği karar, hiç kuşkusuz Avrasya merkezli "Yeni Büyük Oyun"un seyrini büyük ölçüde etkileyecektir. Bunun için de İran bazlı son gelişmeleri beklemek gerekiyor...

         


Türk Yurdu Ocak 2013
Türk Yurdu Ocak 2013
Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele