Buhârâ’ya Bir de Böyle Bakalım

Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

        Türkiye Selçuklularında Ordu, Türk Kültüründe Silah, Okla Yükselen Millet adlı telif eserleri; Cami’üt-Tevarih, Tabakât-ı Nâsırî’nin Selçuklu bahislerinin tercümeleriyle bilinen Erkan Göksu, okuyucularının karşısına bu kez de EbûBekr Muhammed b. Ca’fer en-Narşahî’ninTârîh-i Buhârâ adlı Arapça eserini EbûNasrAhmed b. Muhammed el-Kubâvî’nin Farsça tercümesinden Türkçeye çevirerek çıkmıştır.

         

        Eser, Türk Tarih Kurumu tarafından basılmıştır. Eserin ön kapağında Sâmânî hükümdarlarından Emir İsmail’in yattığı türbe; arka kapağında ise Buhârâ’da bulunan bazı meşhur tarihi eserlerin fotoğrafları yer almaktadır. Kitap kapağına çoğunlukla açık sarı hâkimken, orta kısmında kahverengi de bulunmaktadır.

         

        Kitabın boyutu 16x24 cm’dir.

         

        Kitabın ilk sayfasında eseri Arapça olarak kaleme alan EbûBekr Muhammed b. Ca’fer en-Narşahî’nin ismi, sonra Farsça çevirisini yapan el-Kubâvî’nin ismi ve onun altında da Farsçadan Türkçeye çeviren Erkan Göksu’nun ismi yazmaktadır. Aynı sayfanın en üstünde yayınevinin adı ve en altında ise basıldığı yer ve basıldığı tarih yazmaktadır. Bir sonraki sayfada ise kitabın teknik bilgileri yer almaktadır. Bundan sonra da karşımıza içindekiler bölümü çıkmaktadır. İçindekilerden sonra çevirenin 3 sayfalık bir önsözü vardır. Önsözün ardından ise eser ve müellifi hakkında bilgiler ihtiva etmektedir.Kitap XXII+180 sayfadan oluşmakta, sonunda bibliyografyası ve dizini bulunmaktadır.

         

        Kitabın önsözünde Târîh-i Buhârâ için İslâm dünyasının doğusunun, özellikle İran ve Orta Asya’nn en meşhur eserlerinden biri olduğunu söylenmektedir. Buhârâ ve çevresinin İslam öncesi ve sonrası hakkında önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Batı’da kitap 1892 yılında neşredilmiş, daha sonra da muhtelif dillere tercüme edilmiştir. Kitap yalnızca tarihçiler için değil, başta sosyal bilimciler olmak üzere diğer alanlarda çalışan muhtelif araştırmacılar için de önemli bir kaynaktır. Kitabın muhtevasında Buhârâ’nın durumu, fazileti, iyi tarafları, güzellikleri, Buhârâ’daİslamiyet’in yayılması gibi birçok bilgi mevcuttur. Kitabın aslı Arapça olmakla beraber Farsçaya çeviren el-Kubâvî’dir. Nedeni de o dönemde bölge halkının Arapçadan ziyade Farsçaya rağbetinin daha fazla olmasıdır. Mütercimin esas aldığı metin, Schefer’in 1892’deki Paris’te neşrettiği Farsça neşirdir. Eserin Rusça, İngilizce ve Arapça tercümeleri mevcuttur. Türkçe tercümesi de 1998 yılında yapılmış, fakat yazara göre,“Bu tercüme eserin önemi ve şöhretine layık bir çalışma olmamıştır.” Erkan Göksu, önsözünün sonunda hem bu eserin birçok araştırmacı tarafından tanınmasını isterken, hem de henüz dilimize tercüme edilmemiş, Türk tarihine ışık tutacak eserlerin Türkçeye çevrilmesine de teşvik olmasını temenni ediyor. Mütercim, Muhtelif bilim adamlarına teşekkür ettikten sonra yukarıda da adı geçen Cami’üt-Tevarih, Tabakât-ı Nâsırî’nin neşri münasebetiyle Ahmed Ateş’in bu neşirler için söyledikleriyle önsözünü tamamlıyor: “Bu büyük ilmî teşebbüsün muvaffakiyeti, ilk adımdan itibaren münekkidlerininirşadlarına çok şeyler borçlu olacaktır. Bu işe girişmekle millî ve ilmî bir ödevi hakkıyla yerine getirmekten başka bir şey düşünmeyen mütercim, bunlardan istifade etmeğe her zaman hazırdır.”

         

        Önsözün ardından mütercimin “Eser ve Müellifi Hakkında” başlıklı hazırlamış olduğu bölüm gelmektedir.

         

        Eser, 943-944 senesinde Sâmânî hükümdarı Nûh b. Nasr’a, en-Narşahî[1] tarafından takdim edilmiştir. Eser ilerleyen dönemlerde sair müellifler tarafından ele alınmış ve ekleme-çıkartma yapılarak yeniden düzenlenmiştir. Bu müellifler arasında el-Kubâvî’nin katkıları ön plana çıkmaktadır. Eseri Farsçaya çevirirken “okuyucuya usanç veren” yerleri çıkartıp Arapça metninde olmayan bazı kısımları ilave eden de el-Kubâvî’dir. Eser, Arap-İslam fütuhatının Horasan ve Mâverâü’n-nehr’de henüz tam olarak yerleşmediği bir zamanda kaleme alınmıştır. Eserde bölgede İslamiyet’in yayılması, Buhârâ şehirlerine dair bilgiler, Arap ordularının Buhârâ üzerine yaptığı seferler, Sâmânoğulları tarihi; Peygamberlik iddiasında bulunan Mukanna(Peçeli)’nın isyan girişimleri ve ölümü, Mescid-i Câmisi’nin İnşası, Şemsâbâd’ın İnşası gibi birçok olayı ihtiva eden bilgiler yer almaktadır. Eser, Buhârâ ve çevresindeki hadiseleri Moğol İstilasına kadar getirmektedir. Biz ise kitabın dikkat çekici konularını ele alarak, yukarıda bahsettiğimiz ve burada birkaç cümle ile anlatamayacağımızı düşündüğümüz konuları, kitap ve okuyucuyu başbaşa bırakmak adına özet hâlinde şöylece derledik:

         

         

        Bir Kadın Hükümdar

         

        Târîh-i Buhârâadlı eserde Türk tarihindeki kadın yöneticilerden birinden bahsedilmektedir. Bu hatun 15 yıl başsız kalan devletine hükümdarlık etmiş, Arap seferlerine karşı topraklarını savunmuş, birçok ittifaka katılmış, isabetli görüşleriyle dikkat çekmiş Kabac Hatun’dur[2](sf. 13.). Eserin muahhar sayfalarında Kabac Hatun’un seferler sırasındaki mücadelesi, yaptığı stratejiler, uyguladığı taktikler geniş bir biçimde ele alınmıştır (sf. 56-75.).

         

         

        Afrasyab’ın Mezarı

         

        Türk tarihinin bilinen ilk kahramanlarından olan Afrasyab(=Alp Er Tunga’nın) hakkında, Keyhüsrev tarafından öldürüldükten sonra “Buhârâşehrinin kapısının içinde bulunan Ma’bed Kapısı’nın yanındaki Hâce İmâmEbûHafs-i Kebîr tepesinin yanındaki büyük tepenin üzerindedir.” yazılarak mezarının nerede olduğuna dair açık bir kanıt verilmektedir (sf. 27.).

         

         

        Mâh Pazarı

         

        Buhârâşehrinde her sene iki kere kurulan bir put pazarıdır. Bu pazarda put satmak eskilerden kalan bir gelenek olduğu için Buhârâ Emiri bu pazara karışmamış ve geleneğin devam etmesini önlememiştir. Adını Mâh adlı bir padişahtan almış olan bu pazarda, elli bin dirhemden fazla alışveriş yapılmaktadır (sf. 34.).

         

         

        Saray Baskını

         

        Birinci Göktürk Devleti’nin Çin’e tabiî olmasının ardından Chie-shih-shuai’ın, bizim bildiğimiz ismiyle Kürşad’ın, Çin sarayına yaptığı baskın, konuyla ilgisi olanların malumudur. Türk tarihindeki bu olayın aslında bir kere daha, o da Arap sarayına yapıldığını Târîh-i Buhârâ’dan öğrenmekteyiz. Kabac Hatun’dan aldığı rehineleri hep bir sonraki yerde serbest bırakma sözü vererek sarayına kadar getiren Horasan Emiri Sa’îd b. Osman, onların elbiselerini çıkartarak onları ziraat işlerinde çalıştırmaya başlatıyor. Bu olaya üzülen esirler “Bari faydalı bir şekilde ölelim.” diyerek Sa’îd’in sarayını bastılar ve  onu sarayda öldürdüler (sf. 63.).

         

         

        Farsça Namaz

         

        Târîh-i Buhârâgünümüzde dahi üzerinde birçok tartışma yapılan ibadet dili konusunda da o gün yapılan imtiyazları göz önüne seriyor. Arapça bilmeyen halka Farsça komutlar verilerek kılınan namaz, İslâm’ın ilk yayılma dönemlerinde sert tutum yerine, yumuşak bir tavırla insanları İslâmiyet’e çekme çabalarını göstermektedir (sf. 76.).

         

        Eserle ilgili son sözleri söyleyecek olursak Erkan Göksu, yalnızca Farsça metini çevirmekle kalmamış, metinde geçen hemen her hadiseyi, kişilerin ve yerlerin hakkında zengin bilgi ve dipnotlardaki ilave açıklamalarıyla kıymetli bir çalışma ortaya koymuştur. Türk tarihine ışık tutacak bu tür eserlerin Türkçeye çevrilmesi de biz tarihçiler için kaynaklardan yararlanabilmek bakımından mühimdir. Bu yüzden Erkan Göksu’ya bu eserin tercümesi için teşekkür ediyor ve çalışmalarında muvaffakiyetler diliyorum.

         

         

        Tanıtılan Kitap: EbûBekr Muhammed b. Ca’fer en-Narşahî, Târîh-i Buhârâ, Farsçadan Tercüme ve Notlar: Erkan Göksu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara (Aralık) 2013, s. XXII+165, ISBN 978-975-16-2632-5.

        GaziOsmanPaşa Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Lisans Öğrencisi, yasinustaa60@gmail.com

         


        


        

        [1]EbûBekr Muhammed b. Ca’fer en-Narşahî, Buhârâ köylerinden biri olan Narşah/Narşaklıdır. Târîh veya Terâcimkitablarında onun hakkında bilgiye rastlanmaz. Sadece es-Sem’anî, el-Ensâb’da en-Narşahînisbesiyle Muhammed b. Ca’fer’den bahseder. Ancak bu zâtınBuhârâlı olduğu ve EbîBekr b. Harîs, Abdullah b. Ca’fer ve başkalarının rivâyetine göre 286/899-900’de doğup 348 Saferinde (Nisan-Mayıs 959) öldüğü dışında başka bilgi verilmemiştir. Bu bilgiler hakkında bkz. Narşahi, Târîh-i Buhârâ (Çev.:Erkan Göksu), Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013, XIII.


        

        [2] Erkan Göksu’nun KabacHâtûn ile ilgili makalesine bakmak için: Erkan Göksu, “Buhârâ Melikesi KabacHâtûn”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 29 (Bahar 2011), s.261-283.

         


Türk Yurdu Temmuz 2015
Türk Yurdu Temmuz 2015
Temmuz 2015 - Yıl 104 - Sayı 335

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele