BİZİM KÜLLİYE’NİN BEN VE BİZ DOSYASI

Nisan 2022 - Yıl 111 - Sayı 416

Son Yazıları

1999’da yayın hayatına kattığımız Bizim Külliye dergisinin hemen her sayısını bir konuya ayırdık. İstedik ki edebiyatçıyla, edebiyatla ilintisiz dosya kalmasın. Edebiyatımızda Tip ve Karakter, Edebiyat ve Poetika, Edebiyat ve Toplum, Edebi Türler, Edebiyat ve Değişim, Edebiyatımızda Felek, Edebiyat ve Tarih, Edebiyat ve Modernlik, Edebiyat ve Psikoloji, Edebiyat ve Metafizik, Edebiyat ve Düş, Edebiyat ve Kimlik, Edebiyat ve Mekân, Edebiyat ve Göç, Edebiyatçılarımızın Saklıları sadece bunlardan bir kaçı.

Ele aldığımız konunun irdelenmesinde ilk başvurumuz TDK’nin sözlüklerinedir. Tabii, TDK’nin tanımı, ortak ve bağlayıcı bir tanımdır. Kelimenin anlam hakikatinde mihenk taşı o. Oradaki tarif bizim için membadır. Ancak sosyal hayat hattında kullandığımız terim ve kavramların sözlük alanından gitgide uzaklaştığını, hatta çok defa sabit kalması gereken içeriğin hepten saptırıldığını gördük. Yaygın anlam, yarıklar, çukurlar açan bir yapıya bürünmüştü. Oysa bizim gayemiz asıl anlamıyla bağını koparmamış birikimi dolanıma katmaktı. İşte, bu nedenlerden sosyolog, psikolog, felsefeci, ilahiyatçı ve edebiyatçımız ile konumuzun küllerini eşelemekten veya terim ve kavramın kendisine ait sorularını güncellemekten kaçınmadık.

Kelimeler insanlar gibidir; kendini anlama, kendini yenileme çabasını kaybettiğinde kimliğini de kaybederler. Belki de düşünür ve edebiyatçıların yegâne gayesi kelimelerin aslını muhafaza altına alarak anlamını gerip genişletmektir.

Mesela son yıllarda anlam yitimine uğramışlardan biri de “Ben” ve “Biz” kavramlarıdır. 91. sayımızın dosya konusunu “Ben” ve “Biz”e ayırdık.

Vefa Taşdelen, “Ben kimim?”, “Ben neyim?” soruları ayırıcıdır, der. Ve ekler, bu sorular bir o kadar da kendini yineleyen ve insanın kendisi için hiç bitmeyen arayışın sorularıdır. Çünkü benlik sorunu her bir bireyle yeniden dünyaya gelir. Mitoslarda, masallarda, hikâyelerde, edebiyatta, sanatta ve dinde aranan bu sorunun cevabıdır. “Ben ve biz” temasına varlık cephesinden baktığımızda Taşdelen, soru ve cevapları aynı zamanda birleştirici bulur. Ben neyim?” sorusunu “ben”i, kendi çoğul yapısı içinde bütün varlıklarla “var olma” paydasında birleştirdiğine inanır. Kendisini aynı evrende ve karşılıklı bir varoluş ilişkisi içerisinde düşünür.

İlişki bir eylem biçimidir. O, “ben ve biz”e sorduklarıyla insanı bir eylem sahibi olarak bilinçsiz ve amaçsız bir devinim olmaktan çıkarır, anlam dolu formlara dönüştürür.

Çokları, ‘kişiyi öbür varlıklardan ayıran’ kendini bilme bilinci “ben”i, bazen sadece tekil birinci kişi yerine, bazen çokluk yerine, bazen de hiçbirini kavratmayan silik, ego aldatıcılığıyla kullanırlar. Onun tarihsel kazanımlarını köksüzleştirir, kişilik tamamlayıcı inşasını kesintiye uğratırlar. Onu kişilik edindirme zemininden koparırlar. Galiba en kötüsü bu. Kişilik, ben için olmazsa olmazlardan. Böylesi olumsuz bir durum “ben”in her şartta ve her geçen gün biraz daha içini boşaltır. 

“Biz” için de öyle.

Dergimizin yazarlarından Muhammet Enes Kala ise Necati Öner Hoca’dan ilhamla şu yumağı açıp güneşe verir: “Kişi için önce benlik, sonra şahsiyet ve sonra kimlik gelir. Benlik, kişinin kendisini ve tüm imkânlarını kendi aynasından temaşa edebilmesi ve kendisini inkişaf ettirebilmesidir. Şahsiyet, benliğin inkişafının ötekinin aynasından da temaşa edilebilmesidir.” Kala, “ben”, “sen”, “o”yu, kapsayan “biz”, zamirini de sadece dil bilgisinin konusu olmaktan çıkarır. “Biz”i bilincin bir araya gelmeye çağrısı olarak algılatır. Ayrıca o, pratikte benliğin inşasıyla başlamayan, şahsiyette kökleşmeyen her türlü gelişmenin sorunlu olabilir, endişesini taşır. Muhabbetini ötekine kör ve sağır kalmayan özneye ayırır.

Sayımızın söyleşi konuğu Muhammet Hüküm idi. Hüküm, konuşmasında, “ben” ve “biz”in sınırlarını belirleyenin de içini dolduranın da yerlilik olduğunu söyler. Ona göre yerlilik coğrafyadan çok, davranma biçimi ortaklığıdır. İnsan, en kolay bir “biz” ortamında, aile içinde benliğini bulur. Fakat söz konusu kalp ve zihin huzuru olduğunda, kendi yerli değerlerimiz ile keşfettiklerimizi ortak bir sofrada paylaşmak şartını kor ve insanlık mirasına dâhil edileni dikkate alır. “Biz” insanlığın ortak mirası dikkate alındığında bugün göründüğümüzden çok daha fazlasıyız. (…) Tüm insanlık, kendi yerli değerleri ile keşfettiklerini ortak bir sofrada paylaşıyor. Bizim paylaştıklarımız da az ve kıymetsiz değil.”

Mustafa Sever’i de  “Ben, Biz ve Ötekiler” adlı denemesiyle konuk etmiştik.

Sever, insanın kendini gerçekleştirmesinde her bireyin fiziki ve ruhi yapısına, yeteneğine uygun bir işte, uğraşta bulunmasını gerekli görür, maddelerle yasalaştırmaya çalıştığı liyakatin yolunu çizer. “Liyakat layık olmayı, yaraşır olmayı, herkesin layık olduğu yeri ve işi işaret eder. Liyakatin uygulandığı yerde kişi hem statüsüne uygundur hem de işine.” Sever, liyakat sahibi, irade sahibi kişinin hareket etme sürecinde üretken, paylaşımcı ve ailesine, çevresine ve dolayısıyla toplumsal hayata daha fazla katkı sağlayacağını savunur. Bu savunu zemininde bireylerin birbirleriyle iletişim ve ilişki kurmaları vardır. Ama toplumsal hayatın sürdüğü her yerde, mutlaka istismar, tartışma ve ihanetin olacağını da hatırlatır. 

Rabia Dirican da 91. sayımızda “Benlik ve Ses/narkisos ve Echo” ana başlığı ile zihin fırınındaki soruların izi üzerindeydi: İnsan, bir başkasına ayna iken niçin kendine perdedir? Kendiyle iç içe yaşarken neden kendinden bu kadar bihaberdir? Kendisinden başka anlatacak bir şeyi olmayan insanın sözü zamanı ve mekânı nasıl aşar? Kendini bilen Rabb’ini bilir ise kendini bil/e/meyenin kaderi göle düşüp boğulmak mıdır? 

Dirican, temel sorular cevapsız kaldığında ardındaki aksisedanın helalleşmeyi ve halleşmeyi ortadan kaldıracak mahşeri felaketi sezdirir. Ancak o, kimseyi yürek daraltıcı anlamlara savurmaz. Onun hissettirdiği sözün hikmetidir.   

“Sözün de miracı vardır, benliğin aradan çekildiği sese söz denir. Ses insanı yorarken söz dinlendirir. Ses, kulakta kalırken söz, kalbe intikal eder. Ses de söz de dilden çıkar. (…) Ses, insana ve hayvana verilmiş bir canlılık alametidir; söz ise Hak kelamıdır. Haktan gelmeyen her söz, hakikati örterek bir dil yarası açar. Ses, suskunluğu bozar, bulandırır; söz ise gönlü dinlendirir, durultur. Zihin, duyduğu sesin ötesine geçemez, ne ise odur; söz ise bir semboldür, gönülde katman katman açılır. Ses, zaman ve mekândan öteye geçemez; söz ise zamanı ve mekânı aşar.”

Niyazi Karabulut, sözün kıymetini bilmeyen benliğini idrak edemeyen, özgürlük isteği duymayan insanı yoklukla, hiçlikle eşleştirir. O, “benlik algısı, kişinin kendisiyle ilgili algılarının bütünü,” kanaatindedir.

Namık Açıkgöz, “ben” ve “biz”e Ayn Rand’ın “Ben” adlı romanıyla kapı aralar: O kapının ardında “kimsenin adı yoktur. Herkes bir kavram ve yanına konmuş rakamlarla anılırlar. Mesela Enternasyonal, 5537, Birlik 5-3992, Dayanışma 8-1164, Kolektif 0-0009, Ahenk 9-2642, Demokrasi 4-6998, İttifak 7-3304 gibi adlandırmalar söz konusudur. Dikkat edilirse rakamların başında yer alan kelimeler, siyasi sistemin ütopyasını yansıtan kavramlardan oluşmakta ve buna eklenen rakamlar, sadece kodlama olarak kullanılan anlamsızlığı sembolize etmektedir.”

“Ben”de ittifakla alınan karar şudur: “Bizim Şehrimiz’de insanlar kendileri için hiçbir arzuda bulunamazlar.”[1]

Açıkgöz, “Ben” romanından hareketle bireyüstü örgütlerin güçlü olduğu toplumlarda, ideolojileri ne olursa olsun, her zaman bir “ben” düşmanlığının yeşerdiğini belirtir. Bireyin, toplumun özelliksiz bir parçası hâline getirilmesini eleştirir. Mutlak bir kişilik ve şahsiyet özelliği gösteren “ben”i, “ego”ya kurbanlık olarak almamak gerektiğini vurgular. Toplumun ihtiyaç duyduğu bireyin kişilikli, arzuda bulunan, başkaları kadar kendisini düşünen, ideali yolunda mücadeleden yılmayanlar olduğunu ifade eder.

Bir de bize, bireyi ve bireysel duyguları önemseyen, mekanikleşmeyi insanlığın acizliği, haysiyetsizliği olarak gösteren Rand’ın “Hayatın Kaynağı” adlı eserini önerir.  

Seval Koçoğlu, Açıkgöz’ün temasını dolaylı bir mecradan sarkıtır. “Ben”ler çoğalınca “ben”ler topluluğu oluşur; kolektif bir bilince dönüşmez, der. “Ben”in dünyasını keşfetmenin ne anlama geldiğinin, “biz”e dönüşüp dönüşmeyeceğinin cevabını kısa, yoğun cümleleriyle arar. “Ben’i fark etmek asla geriye dönüşü olmayan bir çaresizlik anıdır. Gündelik hayattan her uzaklaşıldığında bu acı verici an defalarca tekrarlanır. Neyse ki gündelik hayat denilen sığlık bu faydayı barındırır.” 

Yine Taner Tatar, gönül telleriyle derinlerimize kök salmış ‘ben içindeki ben’le benlik bakışına görüş kazandırır. “Sen” kapısına kös vuranın da kendi benine yüz çeviren “ben”in de iflah olmayacağını ilan eder. “Toplumsal hayatta tanıştığımız her sen’in ben’de bir karşılığı” olduğunu duyurur. Aslında sen ile kurulan ilişki senli benlidir, der. Fakat onun denemesinde dikkat çeken husus; inzivayla yalnızlığı ayırt etmesidir: “İnziva dışarıdan gelen etkilerin asgariye indirilip o ana kadar gerçekleşen zahiri inşanın içselleştirilmesi sürecidir.”

Peki, yalnızlık nedir? Tatar, bu sorunun cevabını, gönlü kimsesiz olanlara bırakır.

Gönlü insanla meşgul Hilmi Özden ise “ben” ve “biz”i Carl Gustav Jung’a göre yorumlarken bazı kalıtsal verilere değinir. Özden’in anlattığı şu:

Jung, “ben”i bilinç, “biz”i bilinç dışı kavramlarla örtüştürür. “Bilinçaltı” kavramı ise ben ve biz arasında bir “alt ben” özelliği olmaktadır. “Bilinçaltı” fiziksel ya da ruhsal, içgüdülerin etkileri ile insan beni ile iletişim hâlindedir. Yani bilinçaltı (alt ben) sürekli olarak bilince kendini hissettirir. Çünkü insan bilinci (ben), bütün yaşam biçimlerini ve atalarının kalıtsal özelliklerini kapsamaktadır.

Özden, rüyanın “ben” ve toplum etiğine nasıl hizmet ettiğini ilmi bir dille araştırır. “Bilinç dışı (biz)”e kutsal bir görev yükler. Sonuçta insan “ben”i bu mesuliyet bilinci içinde dağların yüklenemediği sorumluluğa, sonsuz bir bilinç dışı’nın “biz” denizine, Kalu Bela’dan beri Hakk rüzgârı ile yelken açtığı kararına varır.

Şaban Sağlık ise Freudların, Jungların savından ve psikoterapiden yararlanarak “ben” ve “biz” kişilerini edebî türdeki işleviyle yoklar. Edebiyatta bir kişinin bir nesli temsil etmesi ve bir grup adına konuşması, başlı başına toplumsal bir hadise olduğundan o konuşma “biz” metnidir ve hikâyedir, der. Hikâye dışa çıkıştır. Onu sosyolojiye yakın tutar. Modern zamanların anlatısı öyküye gelince, onu içe kapanışın hâli olarak tasavvur eder. Psikolojiyle ilintiler ve onda “ben dili”nin hâkim olduğunu söyler. “Ben” dili baskın bir dildir. Sağlık, “bilinç akışı”, “iç monolog”, “iç konuşma”, “iç diyalog” gibi kavramların daha çok öykü anlatma tekniğiyle ilgili olduklarını açıklar. Böylece hikâye/öykü ayrımında sıkışıp kalmış edebiyatçının düğümünü çözer.

Bir zenginliktir Karaca, onu da anayım.

Bizim Külliye’yi yayına hazırladığımız günlerde Alaattin Karaca bir gazetede şiire “ben” ve “biz” penceresinden bakmış ve şu tespitte bulunmuştu:

“Kanaatimce şairleri ‘ben’ ve ‘biz’ şairleri olmak üzere ikiye ayırabiliriz! Meselâ Ahmet Haşim, bir ‘ben’ şairidir. Çünkü kâinata ve tabiata ben’in dairesinden bakar, oldukça kişiseldir, ‘biz’in sesi değildir. Buna karşılık meselâ Mehmet Âkif, bir ‘biz’ şairidir; dünyaya din eksenli bir ‘biz’in gözüyle bakar.”[2]

Yahya Akengin, o sayımızda Alaattin Karaca’nın tespitini bütünlercesine, kendinden bahsetme ve kendini beğenmişlik hâlinin en fazla şairlerde görüldüğünü söyler. Ona göre şairin kendini beğenmişlik hâli, hoş görülen bir durumdur. Nefi’nin, Bâki’nin bazı şiirlerinde kendilerini ve eserlerini övmelerini yadırgamaz. Necip Fazıl, kendisi için “kibirli” denilmesine “Kibre karşı kibir sadakadır.” karşılık verişini onaylar.

Akengin’i yakından tanıyanlar, sanırım onun bu onayının nedenini tahmin edebilir.

Evet, günümüz şairlerinden Sezai Karakoç ne kadar içe dönük bir “ben” sahibiyse Necip Fazıl da dışa dönük bir “ben”in temsilcisidir. Dışa karşı etkin bir tavırdır ondaki; kendinden çıkar, kendine döner, özgüven basınçlıdır, evham inine girmez.

Konu şairlere yönelmiş iken dergimizin sütun yazarlarından İrfan Görkaş’a da kulak verelim: Görkaş, milleti, hem birleyerek hem de bizleyerek “ben” ve “biz”e eğilir. Lakin insan doğasının, bencilliğini, hazcılığını, sahtekârlığını, ikiyüzlülüğünü ve her şeye hâkim olma arzusunu es geçmez. O, klasik psikolojiyi esas alarak der ki, kişinin mahiyeti, ya iştah ya irade ya da akıldır.

Görkaş, metninin bir bölümünü de Ziya Gökalp’a ayırır. Gökalp, “ben” ve “sen”i toplumdan kaldırmıştır. “Biz”i yüceltmiştir. O günkü şartlarda Birliği ve biz olmayı bir ahlaki sorun nitelemesiyle takdim etmiştir. Kısaca şair ve sosyolog Gökalp’e göre insan olmak yolunda, hak yoktur vazife vardır. Hak sahibi, sadece millettir, toplumdur.

Ahlâk yolu pek dardır.

Tetik bas, önü yardır.

Sakın ‘hakkım var’ deme;

Hak yok, vazife vardır.

Burada “onlar” grubuna dâhil olanları da anmak isterim. Tabii Ferda Atlı’nın vefasıyla…

Atlı, İlhan Geçer’in Onlar şiirinin kısa bir değerlendirmesi ile “ben” ve “biz”in dışında kalanlara bir cümle köprüsü kurar. Tıpkı zaman gibi unutulanla sevilmeyeni aynı kefeye kor, çünkü “onlar” ancak böyle anlatılır. Fakat şairin ve şiirin yankısında kalanları duyurmaya çalışır. Çünkü onlar bir aracıya, bir dosta muhtaçtırlar. Çünkü onları “ben”e veya “biz”e karmak mümkün olmaz. Çünkü “Hayat, sadece temel ihtiyaçlarını gidermeye çalışan bu insanlar için oldukça çetindir. Günün kaygısıyla geçen zaman, gelecek planı yapmaya mecal bırakmamakta ve onlar güz rüzgârlarınca savrulan sarı yapraklar gibi sürüklenmektedirler.”

Onlar taş basıp bağırlarına

Hep gurbetin kapısını çaldılar

Uzak çeşmelerden birkaç yudum su

Az sevinç çok umutla terli bir uyku

Kocaman kentlerde ufalıp dağıldılar

Erdoğan Erbay, Akif Paşa’nın Adem Kasidesi’yle katılır aramıza.

Akif Paşa, Adem Kasidesi’nde Batı materyalizmi karşısında çaresiz kalan 19. yy. Osmanlı aydınının inanç krizine odaklanmıştır. O kasidede ruh medeniyetinden madde medeniyetine geçmeye hazırlanan bireyin arada kalmışlığını ve farklı psikolojik sorunlarla ortaya çıkışını işler. Bu farklılıklar kayda, buhrana veya durağanlığa tutulmak yahut “ben”in geleneğe meydan okuması olarak geçer. Erbay’a duyurulansa kendine ait bir dünyada çözüm üretemeyen münevverlerimizin “Metafizik İdrakten Fizikî Somutluğa” yöneliş adımlarıdır.

Erbay, Akif Paşa’nın “ben”i “biz”den uzaklaştıran adımlarına şu cümlelerle kulak kabartır: “Akif Paşa, varlık âlemine değer biçerken doğrudan doğruya kendi ben’ini öne çıkarır. Âlemi ve içindekileri, ikbâline hizmet etmedikleri gerekçesiyle yokluğun ayaklarının altına sermek ister. On dokuzuncu yüzyılın kurguladığı birey, kendi ben’ini âlemin merkez üssü kabul ettiğinden her şeyin menfaatine hizmetle mükellef bulunduğuna inanır. Şayet ona göre hadiseler, arzusu hilafına vuku bulmuşsa âlem yerin dibine geçmelidir.”

Belkıs Altuniş Gürsoy da başı sonu kestirilemeyen bu dünya seferinde “ben” ile “biz”in iç içe geçmiş halkalar serencamını metafiziğe mahsus dokunuşlarla çınlatır. Hiçbir edebî türün “… bir yanı ile fani bir yanı ile baki, bir yanı ile hayat bir yanı ile memat olan bu varlığın (insanın) rüknüne bir türlü akıl sır erdireme(yeceğimizi)” fısıldar. Gürsoy’un hâlâ merak ettiği ise “Ben”in tarifinin hangi lügate sığdığıdır.

“Ben” tarifinin merakı Misli Baydoğan’ı da kuşatmıştır. Baydoğan’ın bir başka sorusu; kendisini düzgünce ifade edebilen, korkularıyla yüzleşebilen ve almak-vermek dengesini kurabilenler, toplumun yüzde kaçını teşkil ettiğidir. İlk anda göze ironi gibi gelse de cevap hep aynıdır. “Ben”i yaralı, “biz”i yabancı bir neslin şifa arayışının ötelenmesi yahut rafa kaldırılması hep aynı tarz üzeredir. Artık bireye düşen “aklın ve gönlün bir arada işaret ettiği tarafın kendisi olarak bir varlık geliştirmek ve onu saldırılardan koruyabilmek(tir).”

91. sayımızda yazarlarımızın belirlenmiş konuya farklı yönlerden gelmeleri ve “ben” ile “biz” arasındaki köprünün dil ile kurulmasını ilke edinmeleri gaye ve gayretimizi gürleştirdi. Bizim Külliye ailesi dille kurulan köprüyü ve dolayısıyla dil berraklığını her zaman büyük kazanç kapısı görmüştür. Elbette en güzel, en olumlu düşünce zenginliği, anlam özüyle bağını koparmamış çeşni zenginliğidir. Bu anlayışla dergimizde ağırladığımız nice kol mensubunu, okurumuz, farkına varmaksızın edebiyatçı olarak kabullenmiştir.   

Son sözü, felsefecimiz Levent Bayraktar’ın metnindeki çıkarımlara devredelim:

 “Ben ve biz” temasına felsefece baktığımızda Bayraktar, okuruna “ben”den “biz”e ve “biz”den “ben”e giden bir yol olduğunu fark ettirir. Çünkü insan bir “biz” ortamında, aile içinde benliğini bulur ve bir şahsiyet geliştirir. Ona göre şahsiyet, hem “ben” için hem de “biz” için yorumlanmaya açık ve elverişlidir, temeli de dil, düşünce ve değer ile örülmüştür. O, insanoğlunun edindiği dil kabiliyeti ile insan olma yolunda ilerleyeceği iddiasındadır.

Yazarımız, gündelik iletişim dilindeki kopukluk nesiller arasındaki bağı zedelediği gibi biz bilincini de tehdit ettiğine kanidir. Nitekim insani olan her şey insan dilinde saklıdır. O, dilin yozlaşması, kültürün ve toplumsal değerlerin de aşınmasına sebep olduğunu ileri sürer. Dil ne kadar yetkin, işlenmiş veya yetersiz ise ürünleri de o nispette yetkin veya noksan olacaktır. O yüzden eksik bir dille yüksek bir medeniyet inşa etmek mümkün değildir.

Bayraktar’ın, “Yûnus Emre ve sevgi dili” bölümünden bir paragraf: 

“Türk-İslam Medeniyetini Anadolu’da yeniden mayalayan Yûnus Emre, Türkçeye millî şahsiyetini yeniden kazandırarak bir ilim, irfan ve medeniyet dili oluşturmuştur. Böylece Yûnus ile Anadolu Türkçesi milli ve insani varoluşumuzu tahakkuk ettirebileceğimiz kıvamı bulmuştur. Lakin mesele burada bitmemekte, burada başlamaktadır.”


         

[1] Ayn Rand, Ego, çev. Şerif Yıldız, Plato Yay., s. 10.

[2] Alaattin Karaca, Karar gazetesi, 13.12.2021.


Türk Yurdu Nisan 2022
Türk Yurdu Nisan 2022
Nisan 2022 - Yıl 111 - Sayı 416

Basılı: 35 TL

E-Dergi: 15 TL

Sayının Makaleleri İncele