Yolum Düştü İran’a

Ocak 2014 - Yıl 103 - Sayı 317

                    İran – Turan, Turan – İran… Kafiye uyumundan mı dersiniz ses benzeşmesinden mi bilmem ama İran’la Turan genelde birlikte zikredilegelmiştir. Bunda kısaca eski Türk yurtları olarak isimlendirebileceğimiz Turan’a giden ya da Turan’dan Türkiye’mize gelen yolların bir şekilde İran’la kesişmesi ve açıkçası İran’ın da Turan yurtlarından biri olmasının etkisi büyüktür.

         

                    Irak, Suriye ve Azerbaycan’ı yıllar önce görmüş, 2013 yılı Mayıs ayında da bir Orta Avrupa seyahati yaparak Tuna’yı doya doya seyretmiştim. Tarih boyunca pek çok medeniyete mekân olan kapı komşumuz İran’a da ilk fırsatta gitmek istiyordum. Derken, Araştırma ve Kültür Vakfı’ndan gelen telefon mesajı, İran’a bir tur düzenlendiğini haber vermesin mi?

         

                    AKV ve tur için anlaştıkları Üçbey Turizm’in gezi ile ilgili bilgilerini inceledikten sonra programda -zaman darlığından- Tebriz’in olmadığını öğrenip üzülmeme rağmen kararımı verdim; gidecektim. Tebriz yoktu ama İsfehan, Şiraz, Nişabur, Meşhed, Rey, Tus ve Tahran’a ayrılan altı günlük bir seyahat oldukça doyurucu idi. Bu beldeler Selçuklu atamızın güzide oğulları Tuğrul ve Çağrı Beylerin, Sultan Alparslan’ın mekân tuttukları yerlerdi. Selçuk oğulları oralardan dal – budak salarak Ahlat’a, Kars’a, Diyarbakır’a, Malazgirt’e gelmiş, Irak’a, Suriye’ye, Anadolu’ya hükmedivermişlerdi. İşte biz şimdi, 1055 yılında Bağdat’a girip zamanın İslam Halifesi’ni zor durumdan kurtararak yüce dinimizin bayraktarlığını da alan ecdadımızın at oynattığı, eserler bıraktığı topraklara doğru uçuyorduk.

         

                    İlk durağımız Tahran oldu. İmam Humeyni Havaalanı’nda bizi bekleyen Tebrizli Türk kardeşlerimizden Resul’ün rehberliğinde Kum şehrine hareket ettik. Kum kısaca, “1979 yılında İran'ın Şah Muhammed Rıza Pehlevi liderliğindeki bir anayasal monarşiden, Ayetullah Humeyni yönetiminde Şiî mezhebi görüşlerini esas alan şeriat cumhuriyetine geçişi” olarak özetlenebilecek devrimin çıkış yeri olarak ün yapan bir şehir. Yani Humeyni’nin doğduğu, devrimi başlattığı yer.

         

                    Geliş gidiş üçer şeritli ve tamamen ışıklandırılmış olan bir yoldan gidiyoruz. Sanki otoban görünüşlü “duble” bir yol burası. Avrupa turlarında otobüslerde içilen suyu bile satıyorlardı. Burada ise ikram olarak kumanya ile birlikte verdiler. Seyahat boyunca İran’a ait üç ayrı havayolu ile yaptığımız altı ayrı yolculukta da bol ikram verildiğini not etmeden geçmemeliyim.

         

                    İran içinde yapacağımız bütün yolculuklarda da dikkatimizi çekeceği gibi yol boyunca çorak topraklar, çıplak, tek bir ağaç bile barındırmayan dağlar görüyoruz. Kum şehrine yaklaştıkça yer yer ekili tarlalar ve ağaçlar göze çarpıyor.

         

                    Türkiye saati ile 15.30, İran saati ile 17.00’de Kum’a giriş yaptık. Yalnız, şehir girişindeki bir park yerinde duruyor ve otobüs değiştiriyoruz. Usul böyle imiş; her otobüsü şehre sokmuyorlar. Geldiğimiz otobüs daha yeni olmasına rağmen ondan inip eski bir otobüsle yaklaşık bir kilometre kadar gidip 12 İmamların yedincisi olan İmam Musa el-Kazım’ın kız kardeşi Hz. Masume’nin türbesini ziyaret ettik. İran’daki hemen bütün kutsal mekânlarda olduğu gibi burada da resim çekmek yasak. Fotoğraf makinesi ve kamera ile avludan içeri giremiyorsunuz ama küçük objektifli bir fotoğraf makinesinden daha kaliteli, yüksek çözünürlüklü fotoğraflar çekebilen dokunmatik, akıllı cep telefonlarının girişine bir engel yok.

         

                    Kum şehrindeki ziyaretimiz bununla sınırlı idi. Çünkü otobüsle Tahran’a dönecek, sonra da gecelemek için Hafız’ın, Sadi’nin şehri, güller ve bülbüller diyarı Şiraz’a gidecektik. Tahran’da, havaalanında yediğimiz akşam yemeğinden sonra o güzel şehre uçtuk.

         

                    Şiraz’da ilk durak, İran’da ilk gecemizi geçireceğimiz Pars İnternational Otel oldu. Kayıt işlemlerimiz yapılırken -yine Avrupa’daki otellere inat- otel lobisinde çay ikram edildi. Odamıza çıkınca gördük ki orada da elektrikli çaydanlık hazır duruyor. İran otellerinin Avrupa’da kaldığımız otellerden fazlası var, eksiği yok. Kültürlerimiz birbirine yakın olduğu için kahvaltı ve yemek konusunda da hiçbir sıkıntı yok.

         

        Sabahın erken saatinde başlayan hareketlilik, otobüs, uçak yolculukları ve geziler, ziyaretler derken bir hayli yorulmuştuk. Deliksiz bir uykudan sonra 27 Kasım sabahı otelde kahvaltımızı yapıp yeniden yollara düştük.

         

        Şiraz’daki rehberimiz Leyla Hanım, otobüsle yapılan şehir turundan sonra bizi ilk olarak “Işıkların Şahı” demek olan Şah Çerağ’a götürdü. Yol boyunca ve Şah Çerağ’ın bahçesinde portakal ağaçlarını görünce bir an kendimizi güney illerimizde zannettik. Şah Çerağ ismi, Şiilerin sekizinci İmamı Hazreti Ali bin Musa Er-Rıza’nın kardeşi Seyid Emir Ahmed’e verdiği bir lakap. Şah Çerağ 835 yılında Şiraz’da düşmanları tarafından öldürülmüş. XIV. yüzyılda onun anısına mezarının bulunduğu yerde bu türbe yapılmış. Şiiliğin en önemli ziyaret yerlerinden biri olan bu türbe, gerçekten çok güzel dekore edilmiş. Deniliyor ki, “Herkes Şah Çerağ’a gider, ışığını ondan alarak hacetlerini Allah’tan diler.”

         

        Şiraz’da sağlık sektörünün oldukça ileri olduğunu, İran’ın başka bölgelerinden ve Arap ülkelerinden tedavi için buraya gelindiğini öğreniyoruz. Bu arada, Şah Çerağ’ı ziyarete gelen öğrenci grubu vesilesiyle öğrendiğimiz bir şey daha oldu: İran’da çok uluslu bir yapı olmasına rağmen ana dilde eğitim yok. Eğitim dili Farsça. Çarşı – pazarlar tıpkı Anadolu şehirlerinde olduğu gibi.

         

        Şah Çerağ’ın hemen yanında, Kaçar döneminde Şiraz’ın hâkimi olan Gavam’ın kardeşi için yaptırdığı ve daha sonra müzeye dönüştürülen mekânı, Zeydetül Mülk’ü geziyoruz. Müzede, Zerdüştlük döneminde kralın bir elçiyi kabulünü temsil eden giydirilmiş heykellerle Hattat Ahmed’i Neyrizi, Molla Sadi Şirazi, Baba Faghani ve Şirazlı Hafız’ın yine giydirilmiş heykelleri görülebilir. Heykeller, kişilerin özelliklerine ve Zerdüştlüğün “İyi düşün, iyi konuş, iyi yap” prensibine uygun konumda bulunmaktalar. Orada, Hüseyin Negaşi isimli ressamın güller ve bülbüller diyarı Şiraz’ı temsil eden tablosu da dikkatimizi çekiyor.

         

        Şiraz’da üçüncü durağımız Kerimhan Kalesi, ardından Vekil Cami, Vekil Hamamı (Kerbab-ı Vekil) ve Vekil Bazarı. İran’da hüküm süren hanedanlardan Zendiler döneminde Kerim Han tarafından yaptırılan bu eserler gerçekten görülmeye değer. Kale; desenleri, mimari tarzı ve avlusundaki havuzlu bahçesi ile gerçekten gözlere, gönüllere hitap ediyor.

         

        İran’da ilk defa bir caminin içine girmiştik. Öğle namazı vakti idi. Orada bizdeki gibi beş vakit ezan okunmuyor, ezanda Eşhedü enne Muhammederresulullah’tan sonra “Eşhedü enne Aliyyen Velilullah/Hüccetullah” ibaresi ekleniyor, öğle ve ikindi namazları öğle, akşam ve yatsı namazları da akşam vaktinde peş peşe kılındığı için beş vakit bir bakıma üç vakte indirilmiş oluyor. Dolayısıyla biz İmam’a uymayacak, namazımızı kendimiz kılacaktık. Yalnız, dikkatimizi çeken bir şey daha oldu. İmam efendi, mihrabın önünde bulunan takriben 1,5 metrekare genişliğinde ve bir metre kadar derinde bulunan bir çukurun içinde namaz kılıyor, onun hareketlerine göre namaz komutlarını elinde mikrofonu ile imamın hemen yanında ve yukarıda duran müezzin veriyordu. Dolayısıyla müezzin o anda namaz kılmıyor, daha sonra eda ediyor. Bunun, İmam’ın mütevazı, kibir ve gururdan uzak olduğu anlamına geldiği söylendi.

         

        Ve Bağ-ı İrem’de, İrem Bağlarındayız…

        Şeddat, Hûd Peygamber zamanında yaşamış olup, Yemen'deki Âd kavminin hükümdarı idi. Birçok görkemli yapı yaptırmış, sonra bunlardan gururlanarak tanrılık iddiasına kalkışmıştı. Seddâd'ın, Peygamberlerin haber verdiği ilahi cenneti taklit için yaptırdığı bahçeye Bağ-ı İrem adı verilmişti. Şiraz’daki bahçenin de Şeddat’ın Bağ-ı İrem’inden izler taşıdığı söylenebilir. Bağ-ı İrem zaman içerisinde pek çok şaire ilham verdi ve üstün güzellikleri ifade etmek için kullanıldı. Bayburtlu Zihni de bu şairlerden biriydi:

        “Seni Bağ-ı İrem’den mi kaçırmış

        Melek misin asumandan mı geliş

        Gittikçe şevketin şanın yücelmiş

        Bilmem Taht-ı Süleyman'dan mı geliş

        Hüsn ile bugün Yusufi devransın

        Ne incisin ne mercansın ne cansın

        Korkarım fitneli ahır zamansın

        Mehdi misin Isfahan’dan mı geliş

        Güzel sevmek olmuş Zihni'ye adet

        Ne bağda ser çektin ey servi kamet

        Sormak ayıp olmasın a çeşmi afet

        Mülki lali Bedahşan’dan mı geliş”

         

        Sırada, en çok merak ettiğim Şirazlı Hafız’la Bostan ve Gülistan müellifi Şeyh Sadi Şirazi’nin türbe ziyaretleri vardı. Yol Kur’an Kapısı’ndan geçiyordu. Kur’an Kapısı da Şiraz’da rastladığımız pek çok eserin banisi olan Kerim Han tarafından yaptırılmış ve şehre girecek kervanlar konakladıklarında yolcular Kur’an okusunlar diye kapının üstündeki odacıklardan birine Kur’an-ı Kerim koydurmuş ve bu kapıya Kur’an Kapısı adı verilmiş.

         

        Hafız’ın kabri Kur’an Kapısı’na çok yakın bir yerde bulunuyor ve biz onu İran Edebiyatı’nın çok önemli bir şahsiyeti olmasının yanında daha çok Yahya Kemal Beyatlı’nın Rindlerin Ölümü isimli şiirinden tanıyoruz:

        “Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

        Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle,

        Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

        Eski Şiraz’ı hayal ettiren âhengiyle.

        Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde;

        Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

        Ve serin serviler altında kalan kabrinde

        Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.”

         

        Gerçekten de Hafız’ın kabri güllerle çiçeklerle ve şiirde olduğu gibi servilerle bezenmiş bir bahçe içinde. Öğrenciler gelip kabri başında onun şiirlerini okuyorlar. Hafız, “Benim ziyaretim herkese nasip olmaz; ben çağırmadan kimse ziyaretime gelmez” buyurmuş. Bizi de çağırmış olmalı ki işte kabri başındayız. Ruhuna Fatihalar okuyor ve bol bol fotoğraf çekiyoruz.

         

        Hafız’dan sanırım birkaç kilometre ötede Sadi’nin türbesi var. O da “Toprağım, ölümümden bin yıllar sonra bile gelip beni ziyaret edenlere aşk ve sevgi kokar” buyurmuş. Şimdi ona gidiyoruz.

         

        Sadi’nin türbesi Hafız’ınkine göre daha sade ve mütevazı, bahçesi ise daha geniş. Adeta Şiraz’ın sembolü olan uzun ömürlü ve uzun boylu serviler her yeri süslüyor.

         

        Sadi’nin Bostan ve Gülistan’ından bir güzel söz: “Yolda laf atmak değil, adım atmak lazım. Yürümedikten sonra lafın manası kalmaz...” Biz de yürüyor ve başka güzellikleri de görmek üzere İsfehan’a ulaşmak için Şiraz Havaalanı’na gidiyoruz.

         

        İsfehan, Nisfu Cihan…

        İsfehan için böyle demişler: Nisfu cihan, yani cihanın yarısı! Bunu duyan bir Tebrizli arkadaş hemen ekledi: Ama Tebriz olmasa! Tebriz’i görmek de İnşaallah kısmet olur ve biz de kararımızı veririz.

         

        İsfehan’da ilk durağımız Kırk Sütunlu Saray. Buradaki rehberimiz Samirra Hanım. Safevi Şahı Birinci Abbas tarafından yaptırılan ve Farsça adı Çehel Sütun olan saray aslında yirmi sütunlu ama hemen önündeki havuza akseden görüntüsüyle kırk sütun oluyor ve bu adla anılıyor.

         

        Sonra Nakş-ı Cihan Meydanı’na doğru yürüyoruz. Rehberimiz, dünyanın ikinci büyük meydanı olduğunu söyleyince daha meydanı görmeden hayallerimizi zorluyor ve Taksim’le, Kızılay’la karşılaştırmaya kalkıyoruz. Ama o da ne? Hayallerimizin ötesinde bir meydanla karşı karşıyayız ve Türkiye’de “meydan” dediğimiz yerler bunun yanında minyatür gibi kalıyor. Aslına bakarsanız -yayalara açık hale getirilmeye çalışılmasına rağmen- Taksim’in, Kızılay’ın, Tandoğan’ın meydan özellikleri de yok. “İçinden tren geçen pazar” gibi trafiğe açık sözde meydanlarımız var, o kadar.

         

        Farsça söylenişi ile Meydān-e Naḳş-e Cahān; “Dünya'nın resminin meydanı” ya daMeydān-e Şāh; “Şah'ın meydanı”, İran'da “İmam Meydanı” olarak da anılıyor. Safeviler döneminde Birinci Şah Abbas zamanında oluşturulan bu meydan UNESCO tarafından dünya mirası listesine alınmış. Meydanın etrafı yine Safevi Türklerinden kalma Âli Kapı Sarayı, Şeyh Lütfullah Cami, Şah Cami gibi tarihi yapılar ve kapalı çarşı ile çevrili. Kapalı Çarşı, meydanı çevreledikten sonra uzayıp gidiyor ve insan kendini kaybediyor. Diyebilirim ki İstanbul’daki Kapalı Çarşı’dan iki – üç kat daha büyük. Dolayısıyla aradığınız her şeyi bulmak mümkün. El işçiliği ile yapılan bakır ve gümüş tablolar, yüzük, bilezik ve çeşitli aksesuarlar, İsfehan’a has Gas şekerlemesi, halı, kilim gibi eşyalar özellikle dikkat çekiyor ve alıcı buluyor.

         

        Nakş-ı Cihan Meydanı’ndan sonra Kapalı Çarşıya girdik ve herhalde en az bir buçuk -iki kilometre kadar hep çarşının içinden yürüyerek başta Selçuklu Türkleri olmak üzere İran’dan gelip geçen pek çok medeniyetin izlerini taşıyan Cuma Mescidi’ne ulaştık.

         

        Büyük Selçuklu Devleti’ne, bugün İran toprakları içerisinde bulunan Nişabur, Rey ve İsfahan başkentlik yapmış ama İsfahan’ın yeri başka idi. Selçuklu mimarisinin izlerini taşıyan Cuma Mescidi, Ulu Cami olarak da biliniyor. Abbasiler, Buveyhiler, Selçuklular, İlhanlılar gibi zaman içerisinde bölgeye hâkim olan herkes Cuma Mescidi’ne bir ekleme yapmışsa da ana karakter Selçuklu izini taşımaktadır. Hele mescidin otağ şeklinde dizayn edilen kışlık bölümü görülmeye ve Türkiye’de yapılacak camilere örnek olmaya değer. Mescide ek olarak Selçuklu Sultanı Melikşah’ın ünlü veziri Nizamü’l Mülk tarafından 1072 – 1092 yılları arasında yaptırılan ve Nizamü’l Mülk Kubbesi olarak bilinen kubbe ne yazık ki İran – Irak savaşı sırasında zarar görmüş ve onarımı hala bitirilememiş. Türk mührü taşıyan bu eser de tıpkı Nakş-ı Cihan Meydanı gibi UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde bulunuyor.

         

        28 Kasım oldukça yorucu ama güzel bir gün olmuş, İsfehan’a hayran kalmıştık. Akşam yemeğinden sonra, otobüsle yaptığımız şehir turları sırasında uzaktan gördüğümüz; Farsçada Siose Pol olarak anılan 33 Kemerli Köprü’yü görmeye gittik. Bu köprü, Zağros Dağlarından doğan ve İsfehan’ın içinden geçen Zayend Nehri üzerindeki köprülerin en ünlüsü idi. 300 metre uzunluğunda ve 14 metre genişliğinde olan bu köprüyü boydan boya yürüyerek geçtikten sonra mevsim itibariyle su olmadığı için nehir yatağından geri dönerek kemerleri yakından gördük. Artık İsfehan’da geceleyecek ve sabah kahvaltısından sonra İran’ın dini merkezi olan Meşhed’e uçacaktık.

         

        Bu arada rehberimiz Samirra Hanım’a, gezilecek yerlerle ilgili olarak hazırlanan broşürlerde hiç Türkçe bölüme rastlanmadığını, böyle bir çalışma yapılıp yapılmadığını sorunca heyecanlandı. Meğer kendisi bu çalışmayı yapıyormuş. Türkiye’ye döndükten sonra bu yazıyı bitirip son şeklini vermeye çalışırken, Samirra Hanım’dan bir ileti aldım. “Türkçe kuralları açısından tashihlerini yapmam” ricasıyla yaptığı çalışmayı bana göndermişti. Çok memnun oldum ve yazımı dergiye gönderdikten sonra o çalışmaya başlayacağım. Bizden sonra İran ve özellikle İsfehan turlarına katılacak olanların Türkçe tanıtımlardan da faydalanacaklarını umuyorum.

         

        Meşhed, İran’ın Dini Merkezi

        Meşhed Havaalanı’nda bekleyen rehberimiz Ali Asker Firuz’un refakatinde otobüsle önce Nişabur Şehri’ne hareket ettik.

        Nişabur’un Türk tarihinde çok ama çok önemli bir yeri var. 1038 yılının Mayıs ayında Gazneli Sultan Mesud’un ordusunu yenen Tuğrul ve Çağrı Bey kardeşler, Horasan’ın merkezi ve en önemli şehri durumunda olan Nişabur’u ele geçirerek bağımsızlıklarını ilan ettiler ve orada kendi isimlerine hutbe okuttular. Tuğrul Bey şehrin ileri gelenlerini ve âlim kişileri kabul ederek şikâyetlerini dinledi. Bu arada şehrin kadısı Said, Tuğrul Bey’e öğütler vererek doğruluktan ayrılmamasını, daima hak ve hukuku gözetmesini istedi. İşte şimdi biz, Anadolu’yu vatan yapacak olan Selçuklu atamızın ilk resmi başkentlerinde olmanın heyecanını yaşıyorduk.

         

        Tıpkı Kum, İsfehan ve Şiraz’da olduğu gibi Meşhed’de ve yol boyunca Şiraz’a doğrugörüş sahamıza giren her yer çorak, dağlar çıplak mı çıplak ama şehir merkezleri alabildiğine yeşil. Aynı ülke topraklarında yol boyunca sık aralıklarla konuşlandırılan kontrol noktaları insana bıkkınlık veriyor. Oysa Mayıs ayında yaptığım Avrupa seyahatinde otobüsle beş ayrı ülkeyi dolaşmış; bırakın şehirlerarasını, ülke sınırlarında bile kontrol noktasına rastlamamıştık.

         

        Nişabur’a yaklaştıkça ekili ve sulak arazileri, mevsim itibariyle artık yapraklarını dökmüş olan meyve bahçelerini görmek bizi sevindirdi. Önce uğradığımız şehirlerde de gördüğümüz “Sadaka ve hayrat kutuları”na yol boyunca köylerde ve Nişabur şehir merkezinde de rastladık. Kilitli olarak duran bu kutular devletin kontrolünde imiş ve belirli zamanlarda açılarak ihtiyaç sahiplerine dağıtılıyormuş. Tabii bunları görünce, Osmanlı ecdadımızın kilitsiz olarak belli yerlere yerleştirdiği ve gerçek ihtiyaç sahiplerinin yararlandığı sadaka taşlarını hatırlamadan edemedik.

         

        Nişabur’daki ilk ziyaretimiz eczacılığın piri olarak ün yapan Feridüddin Attar’ın türbesi oldu. Türbedeki mezar bir camekân içine alınmış, başında duran ve hakkında bilgilerin kazındığı taş Selçuklu Sultanı Sencer tarafından diktirilmiş. Orada, rehberimiz Ali Asker’in bir özelliğini daha öğreniyoruz. Attar’ın kabri başında okuduğu kaside ve Kur’an tilaveti ile bizleri ve öteki ziyaretçileri bir hayli duygulandırdı.

         

        Feridüddin Attar’ın hemen yakınlarında, “Girme şu alçakların hizmetine: Konma sinek gibi pislik üstüne. İki günde bir somun yeyiver, ne olur! Yüreğinin kanını iç de boyu eğme.” Diye seslenen Ömer Hayyam’ın türbesi var ve oraya gidiyoruz. Rehberimiz orada da kasideler okuyup bizleri duygulandırıyor.

         

        Nişabur Meşhed’in güneyinde idi. Bu defa kuzeyine, Tus’a gidiyoruz. Bu topraklar hep Selçuklu atamızın ayak bastığı, at oynattığı yerler. Onun için heyecan duymamak mümkün değil. Tus’da, meşhur Şehname’nin meşhur müellifi Firdevsi’nin türbesi, büyük İslam mutasavvıfı Gazali ile şeyhi Ali Farimendi’nin bakıma muhtaç mezarları ile Haruniye Medresesi var.

         

        Önce Firdevsi’ye uğradık. X. yüzyılda ve Tuğrul Bey’le Çağrı Bey henüz bölgedeki hâkimiyetlerini kurmadan Tus’da yetişen en büyük İran şairi olarak bilinen Firdevsi, eski İran ve Turan hükümdarlarının cihangirliklerini anlattığı Şehname isimli eserini yine bir Türk olan Gazneli Sultan Mahmud’a sunmuş ve onun maddi – manevi desteğini almıştı.

         

        Bölge yüzyıllar boyunca pek çok kavime, pek çok medeniyete sahne olduğu için adeta her adımda bir başka tarihi esere rastlamak mümkün. İşte, Haruniye Medresesi. Meşhed’in küçük bir kasabası olan Tus’un girişinde bulunan ve XIV. asır başlarına ait bu eser, son dönemlerinde Müslümanlığı kabul etmiş olan İlhanlılardan kalma olup Halife Harun Reşid’e atfediliyor. 

         

        “Garip” İmam Gazali!...

        Yunus misali söyleyecek olursak, “Bir garip ölmüş diyeler/Üç günden sonra duyalar/Soğuk su ile yuyalar/Şöyle garip bencileyin…”

         

        Haruniye Medresesi’nden ayrılıp dağınık bir yerleşim yerinden geçiyoruz. Sere serpe tek tük köy ya da mezra evlerinin bulunduğu bu yerde bile her evde doğalgaz tesisatının olduğunu görüp “darısı Türkiye’nin başına” diyoruz. Az ilerde, bozkırın ortasında bir yerde çitlerle çevrilip üstü çardak misali örtülü yaklaşık 10 – 15 metre karelik bir yer görününce rehberimiz, “İşte İmam Gazali Hazretlerinin mezarı” diyor, biz hayret ediyoruz. Çünkü İslam tarihinde Gazali Hazretlerinin yüzde biri kadar bile iz bırakmamış şahsiyetlere türbeler yaptırılıp ziyaret yerleri açılırken onun böyle melul – mahzun bırakılması içimizi burktu. Beraber seyahat ettiğimiz Şii bir arkadaş, “İmam Gazali Sünni ekole mensup olduğu için mezarı böyle bırakılmış ama hiç doğru değil” diyor ve İslam âleminin hal ü pür melaline bir daha, bir daha üzülüyoruz.

         

        Gazali hazretlerinin ruhuna Fatihalar okuyup mezar yerini o haliyle fotoğrafladıktan sonra yakınlardaki Farmed Köyü’ne doğru yol aldık. Orada medfun bulunan Gazali’nin şeyhi Ali Farimendi hazretlerinin kabrini de ziyaret edip Meşhed’e döneceğiz.

         

        Farmed Köyü’nün içinden geçerek köy mezarlığına doğru gidiyoruz. Buradaki mezarlar yer hizasında ve mezar taşlarında mevtanın resimleri var. Az ilerde bir aile, yer hizasındaki mezar taşının üstüne oturmuş, adeta piknik yapıyorlar. Bunun bir adet olduğunu, ölüleri ile birlikte yiyip içtiklerine inandıklarını öğreniyoruz.

         

        Hemen dikkatimizi çeken ve inşaat halinde olduğu anlaşılan türbenin ise Gazali Hazretleri’nin şeyhi Ali Farimendi’ye ait olduğunu öğrenince hayret ediyoruz. Gazali’ye yapılmayan türbenin şeyhine yapılıyor olması gerçekten enteresandı. Türbenin yanına gelince türbenin altında iki mezar olduğunu gördük ve rehberimizin açıklama yapmasıyla durum anlaşıldı. Meğer köyden bir molla vefat edince Ali Farimendi Hazretleri’nin yanına defnedilmiş ve o mollanın ailesi her iki mezarı da içine alacak olan bu türbenin inşaatına başlamış.

         

        Yine dopdolu bir gün geçirmiştik. Artık Meşhed’e dönüp akşam yemeğimizi yiyebilirdik. Akşam karanlığında ilerlerken rehberimiz Ali Asker Firuz bize Türkiye’de sanki bir marş dinler gibi sevip heyecanlandığımız Azeri türkülerden okudu, biz de yer yer iştirak etik.

         

        Akşam yemeğinden sonra önce otelimize gidip eşyalarımızı bıraktık, ardından da Meşhed’i Şiiliğin çekim merkezi haline getiren 12 İmamların sekizincisi olan İmam Ali er-Rıza’nın türbesi çevresinde oluşturulan külliyeye doğru yol aldık.

         

        On İki İmam veya On İki İmamlar, İslâm dininin Şiî mezheplerinden İmamiye-i İsna Aşeriye (Onikiciler, fıkhî mezhep olarak Câferîlik ve Alevîlik) mezheplerinin kabullendiği imam silsilesine verilen addır. Ehl-i Beyt'ten Hz. Ali ile başlayan On İki İmam; Hz. Ali, oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’le birlikte Hz. Hüseyin’in neslinden gelen ve imam kabul edilen diğer dokuz kişiye verilen isim olup sırasıyla şu isimlerden oluşuyor:

        Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Ali Zeynel Abidin, Muhammed el-Bakır, Cafer es-Sadık, Musa el-Kazım, Ali er-Rıza, Muhammed et-Taki, Ali en-Naki el-Hadi, Hasan b. Ali el- Askeri ve Muhammed el-Mehdi el-Muntazar. 

         

        İşte bu imamlardan sekizincisi olan Ali er-Rıza yedinci İmam Musa el-Kazım’ın oğlu olup babasının vefatı ve öteki imamların şahitlikleri ile İmamet makamına ulaşmıştı. Halk arasında ve hatta Abbasi ordu mensupları ile Hilafet makamında bulunan görevlilerce de çok sevilmesi, Halife Me’mun’u rahatsız ediyordu. Onu zehirleyerek öldürttüğü rivayet edilmektedir. Şehit olan İmam Ali er-Rıza, “Şehit Yeri” anlamına gelen ve ziyaret için gittiğimiz Meşhed’e defnedildi.

         

        İran hükümeti İmam Ali er-Rıza’nın türbesi etrafında camisi, kütüphanesi, müzeleri, lavaboları, dinlenme yerleri ile tam bir “Harem-i Motahhar” (Kutsal çevre yapısı) oluşturmuş. 750 dönümlük bir alana yayıldığını öğrendiğimiz bu yapılar topluluğu adeta Medine-i Münevvere’deki Mescid-i Nebevi ve çevresi gibi düzenlenerek tam bir çekim merkezi haline getirilmiş. Mevcut alan, çevre düzenlemeleri ile giderek daha da genişletilmektedir.

         

        Gittiğimizde İran’ın her bölgesinden, Yemen, Hint, Pakistan ve Türkiye başta olmak üzere pek çok İslam ülkesinden insanların oraya geldiğini ve 24 sat açık tutulan türbe ve çevresinin dolup taştığını gördük. Meşhed’deki İmam er-Rıza Türbesi’ni ziyaret eden bir Şii, geleneklere göre artık “yarım hacı” olmuş sayılıyor ve isminin sonuna bir unvan olarak “Meşhedi“ takısını gururla ekliyor.

         

        Tıpkı Mekke – Medine’de olduğu gibi Müslüman olmayanların alınmadığı bu mekânı ziyaret ettikten sonra kısa bir alışveriş molası vererek otelimize döndük. Çünkü sabah yeniden ilk durağımız olan Tahran’a uçacaktık.

         

        Dört Mevsimi Bir anda Yaşayan Şehir, Tahran…

        30 Kasım 2013… Beş gün sonra yeniden Tahran’dayız. 26 Kasım’da havaalanına inip geçmiştik, bugün Türkiye saatiyle 10.00 sıralarında bu defa gezmek ve ertesi gün sabah Türkiye’mize dönmek için İran’ın başkentine geldik. Zaten gece de uyumayacak, bu topraklardaki Başkenti’nde Tuğrul Bey’i ziyaret edecektik. Tahran’daki rehberimiz Fatma Hanım.

         

        Elbruz Dağları’nın eteğinde kurulan Tahran koca bir şehir ve sanırım kesintisiz olarak uzayıp giden dünyanın en uzun caddesi de orada. Geniş bir alana kurulunca ve araya yükseltiler de girince mahalleler, semtler arasında mevsim farklılıkları da olabiliyor. Şehrin güneyinden kuzeyine uzanan Veli Asr Cadesi’nin uzunluğu tam 22 kilometre imiş. Sağlı sollu olarak caddenin her iki tarafına sıralanan çınar ağaçları ve altlarından akıp giden su caddeye ayrı bir hava, ayrı bir güzellik veriyor.

         

        Cadde boyunca giderek Nihaveran Sarayı’na ulaştık. Kacar döneminden kalma eski saray, Pehleviler zamanında yıkılarak tekrar yapılmış. Nihaveran Parkı’nın kuzeydoğu bölgesinde yer alan sarayın inşaatına, İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin emriyle 1958 yılında başlanmış ancak 1967’de tamamlanabilmiş. Muhammed Rıza Pehlevi ve ailesi, İran eski mimarisi ile İslam öncesi ve sonrası mimarisinden esinlenerek tasarlanan Nihaveran Sarayı’nı kış aylarında kullanıyorlarmış.

         

        Dışarıdan bakılınca ihtişamlı bir saray havası yoksa da artık bir müze olarak kullanılan içyapı ziyaretçileri bir anda sarıveriyor. Pehlevilere ait eşyalar, kılıç ve başka silahlar, kıyafetler, tablolar çok güzel bir düzenleme ile sergilenmiş. Şah Rıza Pehlevi ile eşi Farah Diba’nın resimleri de duvarları süslüyor. Duvarlarda gördüğümüz ay-yıldızlı bir resim bizi hemen yanına çekmişti. Meşrutiyetin ilanına ait bu resimden sonra bir de Sultan Ahmet Cami’nin tablosunu görmek heyecanımıza heyecan kattı.

         

        İran seyahatimiz sırasında önceden gördüklerimiz ve en son Pehlevilerin sarayındakiler, İran’ın dışarıdan görünüşü ile gerçeği arasında büyük farklar olduğunu ve anlaşılamadığını gösteriyor. Zerdüştlük, Mecusilik, Şahlık dönemleri, İlhanlılar, Selçuklular, Kacarlar, Zendiler… Her hangi topluluk, her hangi kavim gelip geçmişse onlardan kalanları ellerinden geldiğince muhafaza etmişler, müzelerinde sergiliyorlar. Farah Diba’nın modern resmine bile dokunan olmamış. Algı ve uygulama biraz farklı, o kadar. İranlı bir Türk’ün tespiti de şöyle:

         

        “Türkiye’de devlet laik, milleti de öyle yaşatmak istiyor; başaramıyor. Bizde de tam tersi; millet laik yaşamak istiyor, devlet izin vermiyor!”

         

        Hani, “Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Türkiye’yiz/biz İran’ız!” demek geliyor aklımıza.

         

        Mesela Türkiye’deki çoğu insanda İran kadınlarının neredeyse ortalıkta görünmedikleri gibi bir kanaat var. Oysa gördük ki orada kadınlar hayatın her yerindeler: Havayollarında hostesler, okullarda öğretmen, hastanelerde doktor, çarşı pazarlarda esnaf, otellerde resepsiyon görevlisi, turizm şirketlerinde rehber, -ki İran’dan bize yardımcı olan dört rehberden üçü bayandı: Leyla, Samirra ve Fatma- lokantalarda aşçı, garson… Ayrıca lüks otomobillerine kurulup geziyor, alışverişe çıkıyor, parklarda dolaşıyorlar. Yalnızca başlarında modern bir örtü var ve saçlarının tamamını da kapatmıyorlar. Parklarda bahçelerde gruplar halinde gezebiliyor, mimarlık öğrencisi olan kızlar açık alanlarda erkek arkadaşları ile yan yana çizimler yapıyor, edebiyat öğrencileri Hafız’ın kabri başında kızlı erkekli onun şiirlerini okuyup birbirlerini alkışlıyorlar; daha ne olsun?

         

        Akşama doğru, İran’da rejimi değiştiren devrim lideri İmam Humeyni’nin evine gittik. Kenar mahalle sayılabilecek bir yerde mütevazı bir ev. Hani şahların, kralların o debdebeli saltanatlarını bilip saraylarını, kullandıkları eşyaları gördükten sonra daha yakın bir geçmişte yaptığı devrimle adeta dünyayı titreten bu şahsiyetin sade, mütevazı yaşayışı insana biraz tuhaf geliyor ama gerçek böyle. Artık müze gibi kullanılan evde bizi Müdür Dubadi Bey karşıladı ve İmam Humeyni’nin mücadelesi ve kaldığı ev hakkında bilgiler verdikten sonra gezip resim çekmemize izin verdiler. Akşam namazlarımızı Humeyni’nin kilimler serili sohbet odasında kıldıktan sonra oradan ayrıldık.

         

        Tahran’daki küçük kapalı çarşıda verilen kısa bir alışveriş molasının ardından önce Şah Pehlevi zamanından kalma Azadlık Meydanı’na, sonra da yemek için lokantaya gittik. Sabaha kadar vaktimiz vardı ve acele etmiyorduk. Takriben 20 – 30 kilometre yakınımızda bulunan Rey’de Tuğrul Bey’imiz bizi bekliyordu ve huzuruna dinlenmiş olarak çıkmalıydık!

         

        Ve Tuğrul Bey’in Huzurunda: 1 Aralık 2013

        Gece saat 01.30 sıralarında Rey’e ulaştık ama o saatte, “Burc-u Tuğrul” diye anılan türbeyi bulmamız bir hayli güç oldu. Rehberimiz gece vakti yolu şaşırmıştı. Ne yazık ki onunla ilgili işaret levhaları da yoktu. O saatte rastladığımız kişiler de bilip tarif edemediler.  Endişelenmeye başlamıştım ki -yapı tarzı ve malzemesi farklı olsa da- Rumeli Hisarının tek bir burcunu andıran bir yapı ile karşı karşıya geldik. İşte, Tuğrul Bey orada idi. Heyecanla otobüsümüzden indik ama avlu kapısı kapalı. Açık bir yer bulunur ümidiyle herkes bir köşeye dağılırken baktım arkamdan biri “Mes’ul, mes’ul” diye sesleniyor. Meğer Burc-u Tuğrul’un mesulü/görevlisi Gamberi Beymiş. Hemen Tebrizli kardeşimiz Resul’ü çağırdım ve durumu anlatınca Gamberi Bey sağ olsun, gecenin o saatinde bize kapıyı açtı. 20 metre yüksekliğindeki Burç, üç dönümlük bir bahçe içinde bulunuyordu ve etrafta ağaçlar, çiçekler vardı. Avludan geçip burcun içine, Tuğrul Bey’in medfun bulunduğu yere girdik ve orada izahat verdi. Tuğrul Bey’i ve Türkiye’yi,  Türkleri çok sevdiğini söylüyor, burcun özelliklerini anlatıyordu.

         

        Burcun akustiğinin çok güzel olduğunu ellerini birbirine vurunca hemen anlamıştık. Gamberi Bey, “Gelen ziyaretçilere ben burada konuşurum, her köşede bulunan rahatlıkla duyabilir” diyordu. “Burcun güneş ve ay saati özellikleri olduğunu” belirttikten sonra, “Ne yazık ki gündüz olmadığı için güneş yok, hava kapalı olduğu için de şu anda ay yok. Bu özellikleri gösteremeyeceğim” dedi ve anlattı:

         

        “Silindir şeklindeki burç öyle konumlandırılmıştır ki, üzerinde üçgen dilimler halinde bulunan 24 açıklıktan aylı gecelerde ayın, gündüzleri de güneşin ışıkları süzülür ve yere gölge yapar. Her gölge sırayla saati gösterir!”

        Gerçekten enteresandı ve ecdadımızla bir defa daha gurur duyduk. Tuğrul Bey, Çağrı Bey ve askerlerinin ruhlarına Fatihalar okuyup oradan ayrılırken Gamberi Bey bize, o bahçede bulunan ve “gül” tabir ettiği hoş kokulu yaprağı olan bir ağacın çiçek tohumlarından verip ne zaman ve nasıl dikeceğimizi tarif etti.

         

        Kendisine teşekkür ederek, “Tuğrul Gülü” dediğimiz o tohumlarla birlikte Tahran Havaalanı’na doğru hareket ettik. Türkiye’mize dönmek için uçak saatini orada bekleyecektik.


Türk Yurdu Ocak 2014
Türk Yurdu Ocak 2014
Ocak 2014 - Yıl 103 - Sayı 317

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele