TÜRK OCAKLARININ KURULUŞU VE İLK DÖNEM FAALİYETLERİ

Nisan 2022 - Yıl 111 - Sayı 416

110 yıllık tarihiyle Türkiye’nin en uzun ömürlü ve köklü sivil toplum kuruluşu olan Türk Ocakları, Batılı emperyalist devletlerin “şark meselesi” çerçevesinde Osmanlı Devleti’ni tasfiye ederek Türk milletini tarihe sürgün etmek istedikleri bir dönemde, millî varlığı tehlikede gören Türk gençleri ve aydınları tarafından kurulmuştur. İmparatorluktan millî devlete dönüşüm sürecinde yaşanan iç ve dış gaileler içerisinde çok önemli bir rol üstlenen Türk Ocakları, milletimizin hayatında önemli bir kilometre taşı olmuştur.

Türk Ocaklarının kuruluşunu ortaya koyabilmek için öncelikle devrin şartlarına ana hatları ile temas etmemiz gerekir. Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupalı büyük devletlerin şark meselesi çerçevesinde takip ettikleri emperyalist politika ve Fransız İhtilali’nden sonra yayılan milliyetçilik hareketlerinin İmparatorluk’un gayrimüslim tebaası arasında yayılması sonucu dağılma sürecine girmiştir. Osmanlı Devleti, Balkanlar’da başlayan isyan ve bağımsızlık hareketlerine karşı bir yandan askerî ve idari tedbirlere başvururken diğer yandan Tanzimat Hareketi ile bütün unsurların eşitliğine dayanan Osmanlıcılık ideolojisini geliştirmeye çalışmıştır. Bu hareket ile Tanzimat liderleri ve aydınları Osmanlı vatanı ve Osmanlı hanedanına bağlılık temeli üzerinde bir Osmanlı milleti yaratmayı amaçlamışlardır.

Bu süreçte, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve savaşın sonunda imzalanan Berlin Anlaşması, Osmanlı Devleti’nin dağılma ve parçalanma merhalelerinden en önemlisini teşkil etmiştir. Bu savaş sonucu Osmanlı topraklarının önemli bir kısmı kaybedilmiş, Balkanlar’da ve Kafkasya’da yaşayan çok sayıda Türk ve Müslüman katliama maruz kalmış veya elde kalan topraklara sürülmüştür. Berlin Antlaşması ile büyük devletlerin destek ve himayelerini elde eden Ermeni milliyetçileri de kendilerinden önce bağımsızlık hareketine girişen Balkan toplumları ile aynı yolu izleyerek meşru devletlerine karşı isyanlara başlamışlardır.

Gayrimüslimlerin bağımsızlık kazanarak devletten ayrılmaları, kaybedilen topraklardan yaşanan göçler sonucu Osmanlı Devleti, Türk ve Müslümanların çoğunlukta olduğu bir devlet hâline gelmeye başlamıştır. Vatanlarından sökülüp atılan bu insanlar, elde kalan Rumeli ve Anadolu’yu Türk-Osmanlı varlığının son kalesi olarak görmüşler, Müslüman oldukları için uğradıkları kayıplar da onların din ve kültür bilincini oldukça geliştirmiştir. Kafkasya ve Balkanlar’da Türk ve Müslümanlara yapılan kötü muamele, ülkedeki diğer Müslümanların da dinî bilincini siyasi bilince dönüştürmeye başlamıştır.

Toprak kayıpları, ekonomik kriz ve sosyo-kültürel gelişmelerin, II. Abdülhamit döneminde İslamcılık cereyanının ortaya çıkmasında payı büyük olmuştur. II. Abdülhamit, Müslümanlar arasında gittikçe güçlenen dinî bilinci ve İslamcılığı, devletin toprak bütünlüğünü muhafaza etmek için Osmanlı sınırları içinde yaşayan Müslümanlar arasında siyasi birlik ve dayanışmayı sağlamak amacıyla devletin resmî politikası hâline getirmiştir. İslamcılık, Osmanlıcılıkla birleşince dar çerçeveli etnik veya yerel kimliklerin üstünde, İslam cemaat ve kimliğinin ötesinde geniş, modern siyasi anlamlı millî bir Osmanlı ve Müslüman kimliği ve benliği doğmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin temelini oluşturan Anadolu ve Rumeli’nin elde kalan topraklarında oluşmaya başlayan bu kimlik; Batı’daki Türkoloji çalışmaları; dil, edebiyat ve tarih alanında başlayan Türkçülük ile dönemin basınında tarihî ve kültürel konuların işlenmesi gibi sebeplerle 1890’lardan itibaren aydınlar tarafından “Türk” olarak tanımlanmaya başlanmıştır.

Türk Milliyetçiliğinin II. Meşrutiyet öncesinde dil, tarih ve edebiyat alanında yapılan çalışmalarla kültürel temelleri atılmış; İmparatorluk’taki Türkler, hem Osmanlı hem de daha geniş bir Türk miraslarının olduğunu görmüşlerdir. Kültürel Türkçülüğün ilerlemesine paralel olarak ortaya çıkan gelişmeler, Osmanlı Devleti içindeki Türkleri milliyetçiliğe yönelmekten alıkoyacak fren mekanizmalarını yavaş yavaş ortadan kaldırmaya ve Osmanlıcılık anlayışı içinde Türk unsuruna ağırlık verme gibi bir eğilimi hep birlikte teşvik etmiştir.

Ancak 24 Temmuz 1908 tarihinde II. Meşrutiyet ilan edildiği zaman ülkede Türkçülük henüz siyasi bir akım hâline getirilememişti. Fakat bir taraftan Rusya’dan gelen Türk aydınlarının savunduğu siyasi Türkçülük diğer taraftan bilimsel çalışmalarla temelleri atılan kültürel Türkçülük, Türk milliyetçiliğini sistemli hâle getirmek için ihtiyaç duyulan unsurları kısmen hazırlamıştır. Böylece temelleri atılan Türk milliyetçiliği fikri, II. Meşrutiyet’in getirdiği hürriyet ortamı içinde cemiyet ve dergiler etrafında teşkilatlanmaya başlayacaktır.

Diğer taraftan II. Meşrutiyet ilan edildikten sonra Osmanlı Devleti, çeşitli iç ve dış olayların sebep olduğu bunalımların içine düşmüştür. Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Girit meselesi, 31 Mart Vakası, Trablusgarp Savaşı gibi olaylar, İmparatorluk’ta derin yaralar açmıştı. Fakat bütün bu olaylardan daha önemlisi; ağır bir yenilgiyle sonuçlanan Balkan Savaşları’nın yarattığı travma olmuştur.

Bu savaşın sonunda tıpkı Anadolu gibi anavatanımızın ayrılmaz bir parçası olan Balkanlar kaybedilmiş, yüzbinlerce Türk katliama uğramış, tarifi mümkün olmayan acılar yaşamışlardır. Vatanlarını ve evlerini zor şartlar altında terk etmek zorunda kalan yüzbinlerce Türk ise başta İstanbul olmak üzere elde kalan topraklara göç etmek zorunda kalmışlardır. İstanbul sokakları yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan göçmen Türklerle dolmuştu. Tarihî gerçeklere baktığımızda yüz yıl içinde başta Balkanlar olmak üzere, kaybedilen topraklarda öldürülen Türk ve Müslümanların sayısı beş milyon, elde kalan topraklara göç edenlerin sayısı ise beş milyon dört yüz bin civarındadır. Aslında bu rakamlar tarihin en vahim katliam ve sürgün olayının Türk milletinin başına geldiğini göstermektedir. Rusya’nın kurduğu Bulgaristan komisyonunun başkanı Panslavist Prens Çerkovski’nin 1876 yılında söylediği “ırklar ve yok etme savaşı” sonuçlarını vermiş, yüz yıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler Balkanlardan atılmış, kalanlar ise azınlık durumuna düşmüştür.

Balkan Savaşları’nda alınan ağır yenilgi Ermeni milliyetçilerinin de büyük devletlerin desteğiyle Doğu Anadolu bölgesinde önce özerk sonra da bağımsız devlet kurma konusundaki faaliyetlerini arttırmalarına yol açmıştır.

Diğer taraftan tam Balkan Savaşları sırasında İstanbul’un da işgal tehlikesi atlatması, savaşın sonunda Ege Adalarını Yunanistan’ın alması ve Batı Anadolu topraklarına yönelmesi, Balkanlar gibi İstanbul ve Batı Anadolu’nun da kaybedilmesi endişesine yol açmıştır. Toprak kayıpları ile Osmanlı Devleti giderek küçülmüş, Türk milleti için artık kaybedilecek toprak ve gidecek yer kalmamıştır.

II. Meşrutiyet’in İttihad-ı Anasır politikasına rağmen gayrimüslimlerden sonra Arnavutluk’ta başlayan ayaklanmalarla beraber Müslüman unsurların da ayrılıkçı hareketlere yönelmesi, Osmanlı toplumundaki duygusal kopuş ve bölünmeleri derinleştirmiştir. Çok milletli bir imparatorluk yapısından hâkim nüfusu Türklerinin oluşturduğu millet yapısına geçişte önemli bir dönüm noktası olan Balkan Savaşları’nda yaşanan olaylar ve bozgunun yarattığı şok, o zamana kadar savunulan Osmanlıcılık anlayışının dayandığı temelleri büyük oranda sarsmış; ittihad-ı anasır politikasını fiilen iflas ettirmiştir. Bunun sonucu olarak öncelikle savaş, göç, bozgun ve katliam süreçlerini yaşayan, başta vatanlarını kaybeden Balkan Türkleri olmak üzere, Osmanlı Türk ve Müslümanları arasında milliyetçilik duyguları hızla yükselmiştir.

Osmanlı Devleti’nde bütün bu iç ve dış gaileler içinde, millet hâline gelememenin sancılarını çeken tek unsur Türklerdi. Millî şuur ve milliyetçilikten mahrum bir vaziyette bulunan Türkler arasında, durumun vahametini gören bir grup aydın ve yönetici, millî mefkûre ve şuurdan mahrum bu kitleyi, adına millet dediğimiz ortak duygu ve düşünce etrafında toplamaya çalışıyordu. Resmen iflas etmiş olmasına rağmen toplumun ve devletin önde gelenlerinden bazıları hâlâ Osmanlıcılık fikrinde ısrarcıydılar ve memleketin bekası için bu ideolojiye sarılmaya devam ediyorlardı. Hâlbuki o sıralarda Türk toplumunun en temel meselesi, bir millet hâlinde toplanamamış olmaktı. Bu fikri savunan bir avuç aydın, Türk Derneği ve Genç Kalemler etrafında toplanmış ve hummalı bir gayretin içine girmişlerdi. Türklüklerinin farkına varan ve bunu bir ülkü hâline getirmeye, milleti de bu ülkü etrafında birleştirmeye çalışan bu mütevazı grubun amacı, Türkler için köklü ve millî bir değişim yaratmaktı.

Bu amaca ulaşmak için Genç Kalemler’de savunulan “dil ve kültür birliğinin sağlanması” yoluyla Türk milletini uyandırma fikri, gençler arasında tesirler bırakmaktaydı. Gazetelerde Türk unsuruna ve Türklüğe önem verilmesi gerektiği yolunda makaleler sıkça çıkmaya başlamıştı. Siyasi bir parti olan İttihat ve Terakki, İmparatorluk’un bütünlüğü açısından önemli gibi görünen “Osmanlıcı” bir politika izlerken Genç Kalemler, Türk Derneği ve Türk Yurdu’ndaki Türkçü aydınlar, Türk olarak bilinçlenen kitleyi ön planda tutmaya, sosyal ve kültürel Türkçülüğün yanında siyasal Türkçülüğü de dile getirmeye başlamıştı.

İşte tam bu esnada, millî varlığın tehlikede olduğunu görerek iç ve dış tehlikeler karşısında Türkleri, Türk varlığını ve Türk milletini kurtarmak gerektiğine inanan Türk gençleri ve aydınları, bir hayat hamlesi olarak Türk Ocakları cemiyetini kurarlar. Cemiyet’in ilk nüvesi, İttihat ve Terakkinin takip ettiği Osmanlıcılık politikasının başarısızlıkla sonuçlanmakta oluşu ve Türk olmayan öğrenciler arasında yayılan milliyetçilik hareketleri karşısında endişeye düşen Askerî Tıbbiye öğrencileri arasında bir düşünce hareketi olarak doğmuştu. Askerî Tıbbiye ve Mülkiyeli gençler arasında yayılan vatanperverlik ve milliyet duygusunun kıvılcımı, nihayet 11 Mayıs 1911’de “190 Tıbbiyeli Türk Evladı” adına yayımlanan beyanname ile çakmıştı. Bu Beyanname’de, “Türk kavminin hayat-ı inkıraz yaşadığı, buna selefleri gibi lakayt kalamayacakları”nı belirten Tıbbiyeliler, “hayatın ebedî bir mücadele ve bu mücadelede muvaffakiyetin en büyük şartının maarif ve mekteplerin galebesi” olduğunu ifade ederek “ziraat, ticaret ve sanayi ile kazanılmış bir içtimai hâkimiyeti, kuru bir siyasi hâkimiyete tercih ettiklerini’’ belirtiyorlardı. Ayrıca “Müstakbel neslimiz miskinliği günah, çalışmayı ibadet bilsin.” diyen Tıbbiyeliler, amaçlarının gerçekleşmesi için de “her türlü fırka ihtilaflarının üstünde, her türlü siyaset dağdağalarının haricinde yeni bir cereyan” meydana getirebilecek “Donanma Cemiyeti kadar geniş fakat sırf millî ve içtimai bir cemiyet teşkil etmek” lüzumunu vurgulamışlardı.

Tıbbiyeli gençlerin beyannameyi sundukları aydınlarla yaptıkları ön görüşmelerden sonra birkaç toplantı daha yapılmıştır. Genellikle nizamnamenin ele alındığı bu toplantıların birinde Fuad Sabit’in teklifi üzerine kurulacak cemiyete Türk Ocağı ismi verilmiştir. Sonuçta fiili kuruluşu 20 Haziran 1911 tarihinde gerçekleştirilen Türk Ocakları, resmi kuruluşunu 25 Mart 1912 ‘de tamamlamıştır. Resmi kuruluşu mesul murahhas olarak seçilen Kahya Emin Ağaoğlu Halis Turgut tarafından Tanin Gazetesinde ilan edilmiştir. Böylece fiili kuruluşundan yaklaşık 9 ay sonra resmen kurulan Türk Ocakları’nın ilk yönetim kurulu şu kişilerden oluşmuştur. Ahmet Ferit (Reis),Yusuf Akçura (II. Reis),Mehmet Ali Tevfik (Umumi Katip).Dr. Fuad Sabit (Veznedar )dır.

Türk Ocaklarının tarihî görevini yerine getirmeye başlaması, Balkan Savaşları’nda yaşanan olaylar ve bozgunun yarattığı şok ile beraber olmuş; Türk aydın ve gençleri için yeni bir umut, heyecan ve millî ruhun etkili bir kaynağı hâline gelmiş; Hamdullah Suphi Bey’in 1913 Mayısında Genel Başkan seçilmesiyle beraber İstanbul dışında da teşkilatlanmaya başlanmıştır. I. Dünya Savaşı’nın başlarında Türk Ocakları İstanbul Şubesinin üye sayısı hızla arttığı gibi, İstanbul dışında da şubeler açılmaya başlanmıştır. I. Dünya Savaşı içinde İstanbul ve vilayetlerde 35 Ocak açılmıştır. Ayrıca Hamdullah Suphi, Bakü’nün yanı sıra Türkistan ve Çin’de de Türk Ocaklarının açıldığından bahsetmektedir.

Türk Ocaklarının amacı, 1912 tarihli Nizamname’sinin 2. maddesine göre “…akvam-ı İslamiye’nin bir rükn-ü mühimi olan Türklerin millî ve ilmî, içtimai, iktisadi seviyelerinin terakki ve ilâsıyla Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmaktır.” şeklinde ifade edilirken 1918 yılında yapılan değişiklikle “Ocağın maksadı Türklerin harsi birliğine ve medeni kemaline çalışmak” olarak değiştirilmiştir. Nizamname’nin 3. maddesine göre Ocak, bu amacını gerçekleştirmek için “Türk Ocağı adlı kulüpler açarak dersler, konferanslar, müsamereler tertip, kitap ve risaleler neşredecek mektepler açmağa çalışacaktır. Millî serveti korumak ve çoğaltmak için her türlü meslek ve sanat erbabıyla görüşerek iktisadi ve zirai teşvik ve irşadlarda bulunacak ve bu gibi müesseselerin doğup yaşamasına elinden geldiği kadar yardım edecektir.”

Türk Ocakları Nizamnamesi’ne göre, amaçlarını gerçekleştirmek için “…sırf millî ve içtimai bir vaziyette kalacak, asla siyaset ile uğraşmayacak ve hiçbir vakit siyasi fırkalara hadim bulunmayacaktı.”. Aynı anlayış, 1918 Nizamnamesi’nde “Ocak, siyasetle uğraşmaz, hiçbir Ocaklı, cemiyeti siyasi emellerine alet edemez.” şeklinde yer almıştır. Nizamname esaslarına bağlı kalmaya büyük gayret gösteren Türk Ocakları çerçevesinde toplanan aydınlar, günlük siyasi tartışmaların dışında kalarak çalışmalarını Türk milliyetçiliğinin teorisini kurmaya ve millet ile devleti kurtarmaya odaklanmışlardır.

Öncelikle İmparatorluk yapısı içinde millî şuurdan mahrum olarak yaşayan, bu sebeple de millet hâline gelememenin sancılarını çeken Türkler arasında millî şuur yaratarak millet hâline getirmeyi amaçlayan Türk Ocakları, Balkan felaketinin yaşandığı günlerde devrin ihtiyaç ve heyecanlarını temsil etmiştir. Bu sebeple devletin Osmanlıcı politikası sonucu siyasi, sosyal, kültürel ve iktisadi açıdan birçok bunaltıcı olaylar yaşayan Türk unsurunun kimlik bunalımına cevap vermeye çalışmıştır. Sonuçta Türk milletini kurtarmak gereğine inanan aydın ve gençler, Türk milliyetçiliğinin faaliyet ve fikir merkezi olarak kurulan Türk Ocaklarının çevresinde toplanmıştır. Böylece Türk milliyetçiliği sınırlarını İmparatorluk dışına da genişleterek hakiki merkezini Türk Ocaklarında bulmuştur.

Osmanlı Devleti bünyesindeki çeşitli unsurların milliyetçilik hareketleri karşısında Türk milliyetçiliğinin öncüsü olma ve mensup oldukları millete hizmet etme ülküsünü üstlenen Türk Ocakları, kısa zamanda devrin birçok önemli ilim ve fikir adamını bünyesinde toplamıştır. Özellikle Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin (Yurdakul), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Akil Muhtar (Özden), Ömer Seyfettin, Necip Asım (Yazıksız), Yahya Kemal (Beyatlı), Ali Canip (Yöntem), Hüseyinzade Ali (Turan), Ahmet Hikmet (Müftüoğlu), Mehmet Fuat (Köprülü) gibi devrin önemli âlim, mütefekkir ve aydın şahsiyetleri, Türk Ocaklarında çok canlı bir fikir ve düşünce ortamı hazırladılar. Bu aydınlar tarafından düzenlenen konferanslar, sohbetler ve serbest derslerle Türk Ocakları, genç nesillerin eğitilip şuurlandığı millî bir mektep olmuş; âdeta bir halk üniversitesi gibi çalışarak millete yön vermeye çalışmıştır. Türk Ocaklarında kültürümüzün bütün önemli vasıfları işlenmiş, değerlendirilmiş ve geliştirilmiştir. Bu faaliyetlerde işlenen konuların hemen hemen tamamının Türklüğe ait meselelerden oluşması, millî ruhun etkili bir kaynağı olmuştur. Ayrıca Ocak çevresinde toplanan bu aydınlar, günlük siyasi çekişmelerin dışında kalmaya çaba sarf ederek çalışmalarını, Türk milliyetçiliğinin teorisini kurma konusunda yoğunlaştırmışlardır. Bu sebeple Türk Ocağı çevresindeki aydınların çalışmaları sayesinde Türk milliyetçiliği siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel hayata bakışlar getirmiş; dönemin etkili ve belirleyici bir fikir akımı hâline gelmiştir.

Türk Ocaklarının fiilî olarak yürüttüğü önemli faaliyetlerden biri de bünyesinde Türk Gücü, Köycüler Cemiyeti, İhtiyat Zabitleri Teavün Cemiyeti ve Darülfünun Talebe Cemiyeti gibi önemli dernekleri de kurmasıdır. Ayrıca Türk Ocakları, dergi yayıncılığında da oldukça başarılıdır. Bu dergiler içinde Ocak’ın kuruluşundan itibaren onun yayın organı hâline gelen Türk Yurdu, şüphesiz en önemlisidir. Bazı kesintilerle beraber yüz on bir yıldır yayın hayatını sürdüren bu Dergi, Türk milliyetçiliği fikriyatının oluşturulması, sistemleştirilmesi ve yaygınlık kazanmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Türk Yurdu’nun yanı sıra Halka Doğru ve Türk Sözü dergisi de Ocak tarafından yayımlanan önemli dergilerdir.

Türk Ocakları çevresinde savunulan milliyetçilik anlayışının temeli, millî kültür yaratma ve bu yolla mütecanis bir millet oluşturma yönündedir. Böylece İmparatorluk içindeki Türkler, her bakımdan gelişmiş, sağlam bir millet hâline gelecek; ondan sonra da dağınık bir şekilde yaşayan bütün Türkler arasında kültür birliğini sağlanacaktı. Bu temel yaklaşıma rağmen Türk Ocakları, Türkçülerin bütün eğilimlerinin toplandığı bir merkez görünümündedir. Bütün aydınlar, Tanzimat’ın “ittihad-ı anasır” politikası ile Osmanlı milleti yaratmanın mümkün olamayacağı konusunda hemfikir olup temel bağlılık odağı olarak Türklüğü görmektedirler. Ancak bu konuda takip edilmesi gereken politikada farklı yaklaşımlar ileri sürmektedirler. Bu temel farklılığın, devleti koruma endişesiyle hareket eden Osmanlı aydınları ile Rusya’dan gelen Türk aydınlarının, soydaşlarının bağımsızlık kazanması ve Türk birliğinin gerçekleşmesi yolundaki fikirlere öncelik vermesinden kaynaklandığı söylenebilir. Diğer taraftan milletin coğrafi ve siyasi sınırlara bağlı olmadığını savunan bu aydınlar, Türklüğü bir bütün olarak görmektedirler. Bu sebeple ister kültürel ister siyasi anlamda ele alınsın bütün Türklük anlayışı, Türk Ocaklarının temel dinamik fikirlerinden birini teşkil etmektedir.

Türk Ocaklarının yürüttüğü faaliyetler ve ortaya koyduğu fikir ve görüşler, yaşanan meselelerin ağırlığı karşısında bunalan ve çaresiz kalan Türk aydın ve gençleri için yeni bir ümit, heyecan ve millî ruhun etkili bir kaynağı olmuştur. Birinci Dünya Savaşı içinde Ocak fikrinin yayılışı, ülkede açılan şube sayısından daha hızlı olmuş; “vatanda ocaklı” diye bir tip yaratılmıştır. Gerçekten I. Dünya Savaşı’nda Enver Paşa’nın Doğu’da hazırladığı büyük harekât için Türk Ocağına devam eden veya onun üyesi olan zabitlerin isimlerini istemesi, Çanakkale cephesinde olağanüstü fedakârlığı gerektiren görevlerde ortaya atılan gönüllülerin çoğunun Türk Ocağı mensupları olan yedek subaylardan çıkması, Vehip Paşa’nın Çanakkale Savaşları sırasında İstanbul gazetecilerine “Ne vakit çok müşkül bir vazife yapılmak icap ederse en evvel Ocaklı zabiti hatırladığımızı size haber vermeliyim.” demesi, Ocak’ın millî şuur yaratmada olumlu tesirler bıraktığının delilleridir. İlk nesil Türk Ocaklılar, cephelerde vatan müdafaasında olgunlaşmış ve bütün ülkeye millî ruhu yaymıştır.

Türk Ocaklarının millî şuur yaratmadaki öncü rolü, ülkemizin ve milletimizin kaderinin belirlenmesi açısından son derece önemli olmuştur. Çünkü Türk Ocaklarında milliyetçi ve vatansever fikir ortamında yetişen ve bu düşüncelerden etkilenen asker ve sivil Türk aydınları, millî bir ruhla kazanılan Çanakkale savaşlarında ve Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Millî Mücadele’nin kazanılmasında önemli rol oynamışlardır. Çünkü Ocak’ta aşılanan milliyetçi ideoloji ve ruh, Mondros Mütarekesi’nin boğucu havası ve yalnızlığı içinde Müdafaa-i Hukuk hareketinin kaynağı olmuştur. Nitekim Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndan mağlup olarak çıkışını belgeleyen Mondros Mütarekesi’nin imzalanması üzerine, millî varlığı tehlikede gören Türk Ocakları mensupları, mütareke yıllarında işgalci kuvvetlere karşı mücadelede önemli bir görev üstlenmişlerdir. Özellikle İzmir’in işgali üzerine İstanbul’da yapılan Fatih ve Sultanahmet gösterilerinin düzenlenmesinde önemli rol oynayan Türk Ocaklarının Halide Edip, Hamdullah Suphi, Mehmet Emin ve Hüseyin Ragıp gibi mensupları, bu gösterilerde halkı mücadeleye davet eden sürükleyici konuşmalar yapmışlardır. Ayrıca işgaller karşısında Türklüğün haklı davasını dünya kamuoyuna duyurmak amacıyla kurulan Millî Kongre Cemiyetinin oluşmasına da yardımcı olmuşlardır. İzmir’in işgalinden bir gün önce hazırlanan Redd-i İlhak Beyannamesi de İzmir Türk Ocağında kaleme alınmış; Beyanname halka duyurulmuş ve gece yarısı bir gösteri düzenlenmiştir. Beyanname’nin bütün ülkeye duyurulmasını İzmir Türk Ocağı gerçekleştirmiştir. Sadece İzmir’de değil, bütün yurt sathında yürütülen Kuva-yı Milliye faaliyetleri ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kuruluş ve teşkilatlanmasında, Türk Ocakları her zaman en ön safta yer almıştır. Bu sebeple İstanbul’u işgal eden İngilizlerin ilk kapattıkları yerlerden biri Türk Ocakları olmuş, mensupları baskı ve takibata uğramıştır. İstanbul’da kalan Ocak mensupları da Anadolu’ya intikal ederek Millî Mücadele saflarında yer almışlardır. Özetle Millî Mücadele döneminde, Türk Ocakları mensupları hem fikriyat hem de teşkilatlanma safhasında Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer alarak oldukça etkin olmuşlardır. Dolayısıyla Türk Ocakları, İmparatorluk’tan Millî Devlet’e geçiş dönemi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş safhasında üstlenmiş olduğu görev ve sorumlulukla yakın tarihimize damgasını vurmuştur.


Türk Yurdu Nisan 2022
Türk Yurdu Nisan 2022
Nisan 2022 - Yıl 111 - Sayı 416

Basılı: 35 TL

E-Dergi: 15 TL

Sayının Makaleleri İncele