KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE DÜNYA SİYASETİNDE TÜRKİYE VE TÜRK DÜNYASI OLGUSUNUN ETKİSİ*

Kasım 2021 - Yıl 110 - Sayı 411

        Giriş

        Dünya tarihinde insanlar farklı toplumsal ve siyasal yapılar içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Bu farklı toplumsal ve siyasal yapılar zaman içinde karşımıza milletler ve kültür sistemleri olarak çıkmıştır. Dünya tarihinin şekillenmesinin ve günümüze kadar oluşan tarihi birikimin ana aktörleri bu milletler ve devletlerdir. Tarih felsefesi, bu anlamda insanlığın tarihi süreç içinde yaşadığı serüvenin anlamını ve hakikatini ortaya çıkartmaya çalışır. Tarihin bir milletler mücadelesi ve milletlerin hayat hikâyesi olduğu anlayışı bir tarih felsefesidir. Bilimsel çalışmalarda bu tür felsefi teoriler sağlam temeller oluşturmaya ve bir bakış açısı geliştirmeye yardımcı olur. Biz bu çalışmamızda dünyanın millet adı verilen sosyal birliklerin ilişkisi ve mücadelesi ile tarihi oluşturduğunu temele alarak konuyu tartışmaya özen göstereceğiz.

        Türkler tarih sahnesinde devlet kurarak dikkat çeken halklardan birisidir. Farklı isimlerle kurdukları devletler tarihte öne çıkmalarını sağlamıştır. Türk tarihi kavramı ile tarihi süreçte bu devletlerin oynadıkları rolleri ve verdikleri mücadeleleri ifade ederiz. Bugünkü modern anlamda Türk milleti kavramının da temelini burada buluruz. Türk kültürü kavramı da bu çerçevede hem tarihteki devletler içinde oluşmuş birikimi, hem de Türk kavramı altındaki insanları kuşatan kültür birikimini karşılar. Türk kültürü sosyolojik anlamda millet olmamızın en önemli unsurudur. Dünyada Türkler dendiği zaman Türk kültürü dairesi içinde olan insanlar anlaşılır. Dili, değerleri, örf, âdet ve gelenekleri birbirine yakın olan insanlar aynı kültür içinde yoğrulmuş millet fertleri olarak kabul edilir. Bu anlamda siyasal milletten farklı bir kültürel millet karşımıza çıkar ki Türkler için bu tanımlama geçerlidir. Böylece dünya üzerinde yaşayan pek çok farklı coğrafyadaki halk, Türk kavramının kaplamı içine girer.

        Türklerin çağdaş dünyada yaşadıkları büyük sıkıntılar olmuştur. Rusya’nın güçlenmesi ile birçok Türk yurdu işgal edilmiş, Osmanlı’nın zayıflamasıyla birçok Türk yurdu terk edilmek zorunda kalınmış, bin yıl önce vatan hâline getirilen Anadolu topraklarında zor şartlar altında Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulabilmiş, birçok kadim Türk topluluğu SSCB egemenliğinde kalmıştır. Küreselleşmenin başladığı Soğuk Savaş sonrası dönem Türkler için bir dönüm noktasıdır. Bildirimizin odak noktası buraya dayalıdır.

        Küreselleşme Çağının Gelişi ve Etkileri

        Dünya hızla değişmeye devam ediyor. Bir insan ömründe görülebilecek köklü değişimlere şahit oluyoruz. İçinde bulunduğumuz küresel çağ önümüze karmaşık fırsatlar ve tehditler çıkarttı. Dünya üzerindeki Türkler, modernleşme ile başlayan değişimin içinde çok büyük darbeler yediler. Türklerin tarihteki en güçlü ve büyük devletlerinden birisi olarak Osmanlı İmparatorluğu bu süreçte geriledi, çözüldü ve yıkıldı. 15. yüzyılda yeryüzünde önemli sayıda güçlü Türk devleti hüküm sürerken, 19. yüzyıla gelindiğinde bunların çoğu tarih sahnesinden çekilmiş durumdaydı. Dünyanın gidişatını belirleyen güçler artık Batılı devletlerdi. Batı dünyası öyle bir gelişme gösterdi ki bir taraftan akıl, aydınlanma, modernleşme, sanayileşme adıyla ilerlerken, diğer taraftan kapitalizm, sömürgecilik, zorbalık ile insanlığa zarar vermeye başladı. Bu zarardan çok fazla sayıda insan ve toplum pay aldı. Sanırım en büyük pay Türklere ve diğer Müslüman halklara düştü. İngiliz sömürgeciliğinin izlerini takip ederseniz bunu açık olarak görebilirsiniz.

        Yirminci yüzyıl dünyanın tekrar yeni düzen kurma sürecine sahne olmuştur. On dokuzuncu yüzyıl, modernleşme ve sanayileşme süreciyle birlikte büyük imparatorlukların yıkılmasına ve millî devletlerin doğmasına tanıklık etmişti. Kapitalizmin ve sömürgeciliğin dünyaya yayıldığı bir dönemde milliyetçilikler de yükselişe geçmiş idi. Kapitalizmin vahşiliği karşısında geliştirilen komünist ideoloji yüzyılın başında ilk defa dünya üstünde uygulama fırsatı yakaladı. Düşünsel bir ideoloji olması yanında bir sistem olarak tercih edildi. Çarlık Rusya’sında 1917 yılında meydana gelen Bolşevik Devrimi 2. yüzyıldaki pek çok gelişmenin dinamiği olmayı başardı. Komünist ideolojiyi benimseyen Rus Bolşevikleri, Çarlık Rusya’yı 1917’de I. Dünya Savaşı esnasında ortaya çıkan karışıklıktan istifade ederek devirmişti (Kara, 2021: 82). (Gorkiy vd. 2014). Bolşevik Devrimi ile dünyada 20. yüzyıla damgasını vuracak yeni bir dönem başladı. Bu yüzyılın önemli uluslararası olaylarını devrim sonucunda kurulan SSCB’den bağımsız düşünmek mümkün değildir. SSCB ve komünist ideoloji dünya sisteminin önemli bir parçası hâline gelmiştir.

        Avrupa kapitalizmi, SSCB’nin kurulmasıyla birlikte kendi arasında kanlı bir mücadeleye girmiştir. Henüz SSCB dünya sisteminde önemli rol oynayacak güçte değildir. İngiltere’nin “üstünden güneş batmayan imparatorluğu” Birinci Dünya Savaşı ile karizması çizilmiş ve sihri bozulmuştur. Dünya zenginliklerini büyük oranda - bazı ortakları olsa da - kendi başına sömürmeye devam eden Birleşik Krallık karşısında Almanya rahatsızdır. Bu rahatsızlığı Birinci Dünya Savaşı yenilgisiyle iyice artmıştır. 1930’lu yıllarda dünya hızla İkinci Dünya Savaşı’na doğru gitmektedir. 1939 yılında başlayan savaş Nazi Almanya’sının Fransa, İngiltere, Polonya ve SSCB’ye saldırmasıyla büyüdü. Yoğun tahribatlı ve kanlı bir süreç içinde devam eden savaşta Almanya’nın önlenmesi ancak ABD’nin müdahalesiyle mümkün olmuştur. Bu müdahale ile Almanya’nın durdurulması ve hezimete uğratılması dünya dengelerini tamamen değiştirir. ABD küresel bir oyuncu olma arzusunu gerçekleştirmek için çok uygun bir fırsat yakalamış olur. Küreselleşmeye giden yolda ABD hegemonyasına dayalı tek kutuplu dünya tartışmasını buradan itibaren ele almak daha gerçekçi olacaktır.

        İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın siyasi düzeni yeniden şekillendirilmesi gerekmiştir. Bu amaçla bir dizi konferanslar tertip edilmiş ve ilgili ülkeler toplanarak müzakereler yapmışlardır. 19 Ekim-1 Kasım 1943 tarihindeki Moskova Konferansı’ndan sonra Roosevelt, Churchill ve Stalin’in katılmasıyla 28 Kasım-1 Aralık 1943 tarihleri arasında Tahran Konferansı yapıldı. Daha sonra Washington yakınlarındaki Dumbarton Oaks Konferansı’nda (21 Ağustos-7 Ekim 1944) bir araya gelen Müttefikler, burada Birleşmiş Milletler Anayasası’nın temellerini attılar. Tahran’dan sonra 4-11 Şubat 1945 tarihinde toplanan ikinci zirve toplantısı olan Yalta Konferansı, savaş içinde Müttefikler arasındaki diplomatik konferansların sonuncusudur. Bu konferans İkinci Dünya Savaşından Sonra uzun yıllar Soğuk Savaş ve iki kutuplu dünya olarak adlandırılan yeni “savaş sonrası düzen” ile ilgilenilmiştir. Roosevelt, Churchill, Stalin toplanarak, Uzak doğudaki durumun geleceği, Almanya'nın geleceği, savaş tazminatları, Birleşmiş Milletlerin kuruluşu, Polonya meselesi İran ve Boğazlar konularını görüşmüşlerdir. (Güler 2002: 3) Burada alınan kararlarla dünya yeniden şekillenmiş ve daha sonraki sürece “Yalta Düzeni” ifadesi de kullanılmıştır. Bu konferans, dünyanın yeniden şekillenmesi ile birlikte  "dünyanın taksimi konferansı" olarak da tarihe geçmiştir.

        Küreselleşme çağı Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle başlatılabilir. Çağlar arasında keskin geçişler yoktur. Farklı zamanlarda farklı çağ özellikleri gözlenebilir. 20. yüzyılda dünyanın ücra köşelerinde ilkel kabileler ve Orta Çağ şartlarında yaşayan topluluklar tespit edilmiştir. Küreselleşme ile de dünyadaki her şey bir anda tek forma kavuşmuş değildir. Fakat küreselleşme tarihte hiç olmadığı kadar dünyadaki bütün insanları etkilemiş durumdadır. Küreselleşme süreci Soğuk Savaş ile temellendirildiğinde bunun öncesi de bilinmesi gerekir. Bu yazının odak noktasını kaybetmemek için bu sürece sadece atıf yapmak yeterli olacaktır. Bu süreç aynı zamanda Türkler dünyası bakımından önemli gelişmelere sahne olmuştur. Dünyayı Soğuk Savaş’a götüren ve 20. yüzyıla damga vuran gelişmelerden birisi Birinci Dünya Savaşı esnasında meydana gelmiştir. Sömürgeci emperyalistlerin çıkardığı dünya savaşı devam ederken 1917 yılında Çarlık Rusya’da sosyalist bir devrim gerçekleşmiştir. Bolşevik Devrimi ile Rusya’da yeni bir devlet ve sistem kurulmuştur ki sonraki yıllardaki gelişmelerin baş aktörlerinden birisi olacaktır. Böylece SSCB ve sosyalizm dünyanın yeni dengesinde yerini almıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda da önemli bir cephedir ve Türklerin varlığını derinden etkilemiştir. Literatürde “Sovyet Müslümanları” olarak anılan halkların büyük çoğunluğu Türklerdir ve bu devletin esareti altındadırlar. Diğer büyük sosyalist-komünist yönetim Çin’de Ekim Devrimi ile 1949 yılında iktidar olmuş ve Doğu Türkistan bölgesini esaret altında tutmaktadır. Türklerin birçoğu maalesef 20. yüzyılda komünist sistemler tarafından esir edilmiştir.

        Küreselleşme çağının tetikleyicilerinden birisi şüphesiz teknolojik gelişmelerdir. İkinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında çok yoğun bir teknolojik sıçrama görülür. Soğuk Savaş zamanında Batı dünyası ile kıyasıya rekabete giren SSCB bu gelişmeyi hızlandırmıştır. 19. yüzyılın mekanik ve elektrik ağırlıklı teknolojilerine ek olarak elektronik ve uydu alanında yeni hamleler yapılmıştır. Ardından bilgisayarların gelişmesiyle birlikte dünyada yeni bir çağa girildiği herkes tarafından kabul görmüştür. SSCB’nin yıkılışını sağlayan en önemli faktörlerden birisi bu teknolojik atılımlar olmuştur. Demir Perde gibi kapalı bu toplum yapısına, yeni teknolojilerle ileti göndermek mümkün olmuştur. Şeyh Şamil şiirinde geçen – Bu ses demir perdeyi damla damla eriten bir sestir – mısraının anlamını gerçekleştiren teknoloji olmuştur. Hür dünyadan uydu aracılığı ile yapılan radyo ve televizyon yayınları oradaki insanların dünyada olup bitenlerden haberdar olmasını sağlamıştır. Küreselleşme zaten bütün dünyanın haberleşme sonucunda birbirinden haberdar olmasıyla tartışmaya açılmış ve iletişimci Marshall McLuhan dünyanın bugünkü hâli için Küresel Köy kavramını kullanmıştır.

        Soğuk Savaş’tan Küreselleşmeye Giden Süreç

        Soğuk Savaş resmi olarak 05 MART 1946 tarihinde İngiliz devlet başkanı Churchill'in Amerika'nın Missauri Eyaleti’nde, Amerika Başkanı Truman'ın da bulunduğu bir platformda yaptığı bir konuşmayla başladığı kabul edilir. "Baltık'taki Stettin'den, Adriyatik'teki Trieste'ye kadar Avrupa Kıtası üzerine boydan boya demir bir perde inmektedir". Churchill'in yaptığı bu "Demir Perde" konuşması ve Stalin'in bu konuşmaya Sovyetler Birliği'nden verdiği cevap, batı dünyasında Soğuk Savaşı resmen başlatan olaylar olarak kabul edilmesine neden olmuştur. (Acar 1991: 5) İkinci Dünya Savaşından sonra dünyanın pek çok köşesinde otorite boşluğu meydana gelmiştir. Bu boşluğu Savaşın kaderini belirleyen Amerika Birleşik Devletleri’nin doldurması beklenmiştir. Özellikle henüz kendine gelememiş olan Avrupa’nın bunu yapma gücü olmadığı için, Sovyetler Birliği tarafından bu boşlukların doldurulma girişimi yeni çatışmalara yol açabilecek durumdadır. Bu dönemde hem ideolojik, hem de askeri olarak yükselen komünizm Batı dünyası için büyük tehdit oluşturmaya başlamıştır. Kuzey Atlantik Paktı (NATO) böyle bir Sovyet tehdidine karşı bir set oluşturmak maksadıyla kurulmuştur. Dahası NATO bir anlamda SSCB’nin 24 Haziran 1948’de Berlin ablukasını başlatmasına karşı bir cevap oluşturmuştur.

        Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşında Almanya’ya karşı ABD yardımı ile zafer kazanması sosyalist sistemin dünyaya yaygınlaştırılması eğilimini hızlandırmış ve güçlü bir tehdit unsuru olmasına yol açmıştır. NATO'nun kuruluşu Sovyetlerin Avrupa’da yayılmasını büyük oranda durdurulmuştur (Armaoğlu 1995: 448). NATO kurulduğu zaman, Batı Avrupa devletleri Sovyetler Birliği’nden geleceği düşünülen olası bir askeri tehdide karşı bir koruma olarak gördüler. Bu ülkelerdeki yönetimler ve nüfus çoğunluğu NATO’yu önemli görüyor ve kuvvetle destekliyordu (Wallerstein 2002: 1). Diğer yandan Sovyetler Birliği egemenlik alanını genişletebilmek amacıyla Varşova Paktı’nı kurmuştu. Batı ülkeleri tarafından Soğuk Savaşın karşı cephesini oluşturan komünist ülkeler, “Demir Perde Ülkeleri” veya “Doğu Bloku Ülkeleri” olarak anılmalarına rağmen resmi ittifak Varşova Paktı olarak ortaya çıktı. Varşova Paktı Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte 25 Şubat 1991’de kendisini feshetmiştir. Bu süre içinde iki kutuplu dünya sisteminde önemli bir denge unsuru ve birçok tarihi olayın aktörü olmuştur.

        Berlin Duvarı’nın yıkılması ve bölünmüş iki Almanya’nın birleşmesi Soğuk Savaş’ın sona ermesinde önemli göstergeler olarak kabul edilir. 14 Ocak 1990’da tarihe ‘Utanç Duvarı’ olarak geçen ve Soğuk Savaş’ın önemli simgelerinden Berlin Duvarı yıkılmaya başladı. İki Almanya arasındaki birleşme çabaları sonuç verdi ve 3 Ekim 1990 tarihinde resmen tamamlandı. Artık dünya üzerinde güç dengelerini etkileyecek bir Birleşik Almanya vardı ve yeni dünya düzeninin önemli aktörleri arasında rol alması muhtemel güçlerden birisi oldu. Bunu Avrupa Birliği’nin yönetilmesinde ve dünyadaki önemli krizlerde (Körfez Krizi gibi) ciddi anlamda hissettirdi. Yeniden uyanan ve Avrupa’nın temel gücü olma iddiasındaki Birleşik Almanya yeni dönemde farklı bir tutum edinmeye başladı. (Şen 1994: 292-299)

        Soğuk Savaş sonrası bugünkü sosyal sürecin farklı perspektiflerinden tanımlamaları yapılmasına rağmen genel adı ‘yeni dünya düzeni’ şeklinde benimsenmiş görünmektedir. Yeni dünya düzeni, iki kutuplu ve iki süper gücü olan dünyanın dengesini bir tarafın lehine kaybettiği bir dönemi; ideolojilerin geçerliliklerini kaybettikleri bir yapılanmayı; ülkeler arasında kurulan bloklar ile bütünleşmeye doğru giden birlikleri; teknolojik değişimin getirdiği bilişim çağının oluşturduğu yeni toplum biçimini; küresel ekonomik organizasyonların bütün dünya pazarını etkisi altına almaya başladıkları ve tüketim toplumunun gittikçe yaygınlaştığı bir dönemi çağrıştırır. Dünya artık kapalı toplum olmaktan etkileşime ve haberleşmeye açık bir toplum hâline doğru değişmiştir. Bu yüzden yapılacak herhangi bir eylem anında bütün dünya tarafından izlenebilmekte ve anında etkileri görülmektedir. Körfez savaşında Amerikan uçaklarının Bağdat’ı bombalamaları âdeta naklen yayınlanırken, Irak’ın İsrail üzerine gönderdiği füzeler de aynı şekilde takip edilebilmiştir. 11 Eylül’de uçak saldırıları anında duyurulurken, ilk saldırının ardından yapılan eylem hemen hemen canlı yayınlanmış ve etkisi de o denli ani olmuştur. Artık dünya eski dünya değildir ve bu dünyanın yeni bir düzeni olacaktır. Bu düzenin şekli konusunda tartışmalar sürmektedir.

        İki kutuplu sistemin çökmesinden sonra ortaya çıkan yeni uluslararası ortam dünya barışı ve düzenliliği açısından belirsizlikler içermektedir. Soğuk Savaş döneminde her iki süper güç etki alanlarıyla birlikte birbirini kontrol edebiliyorlardı. Bu dengenin düzenleyici ve denetleyici bir rolü vardı. Bu rolü tek süper güç olarak kalmış olan ABD üstlenmesine rağmen, mevcut veya yükselmekte olan diğer güçlerin etkisinde kalarak sıkıntılar çekilmektedir. Sovyet tehdidi altındaki Avrupa’yı rahat bir şekilde kontrol altında tutabilen ABD, artık bunu sürdürmekte zorlanmaktadır. Haluk Ülman’a göre (1994: 34) NATO’nun genişletilmesi ve etkin olarak muhafaza edilmesi bu amaca yöneliktir. Sovyetlerin dağılmasından sonra ABD ile Avrupa’nın yollarının ayrılmaya başladığı, Avrupa’da Birleşik Almanya’nın etkinliğinin gittikçe arttığı, bunun güç dengelerini etkilediği gözlenmektedir.

        Yeni dünya düzeninde görünürde etkisini sürdüren, tek süper güç olarak kalan Amerika Birleşik Devletleri’dir. Sovyet vetosundan kurtulan Washington, Birleşmiş Milletler içinde büyük bir etkinlik kazanarak, gerektiğinde uluslararası toplumu arkasından sürükleyebilmektedir. Amerika bir dünya devleti olma yolunda bütün alternatifleri ve aktörleri kullanmaktadır. Soğuk Savaş şartlarında biçimlendirdiği hegemonya stratejisini yeni şartlara uydurma çabası içindedir.  ABD tek süper devletli dünya düzeni projesini yürütürken, kendisine kafa tutabilecek bütün potansiyel güçlerin önünü kesmek istemektedir. Bunun için Batı Avrupa’daki gelişmelerden, Uzak Doğu’ya, eski Sovyetler Birliği’nden kalan bölgelere, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya bütün küresel coğrafyada etkinliğini sürdürmeye çalışmaktadır. (Ülman 1994: 40-43) Amerika’nın önde gelen muhalif entelektüellerinden Noam Chomsky, dünyanın çeşitli bölgelerindeki kritik olaylara ABD’nin müdahaleciliğini eleştiriyor. Küresel egemenliğini sürdürmek için politikalar geliştirdiğini belirtiyor. Bu politikaların hayatta kalmak, kendini korumak veya adaleti sağlamaya yönelik olmadığını, tamamen bir hegemonya kurmaya dönük olduğunu ifade ediyor. (Chomsky 2002: 186)

         

        Küreselleşmenin Öncelikle Etkilediği Toplumlar

        Küreselleşme doğal olarak dünya üzerindeki bütün toplumları etkilemiştir. Fakat bazı toplumlar küreselleşmenin etkisinde daha fazla kalmışlardır. Bunların başında SSCB egemenliğinde ve hinterlandında kalan halklar ve devletler yer alır. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sonrası ikiye bölünen Almanya, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birleşme yoluna gitmiştir. Doğu ve Batı Almanya bütünleşerek tek devlet hâline dönüşmüştür. Varşova Paktı içinde kalmak zorunda kalan ülkeler özgürlük nefesi alabilmişlerdir. Zoraki birleştirilmiş Çekoslovakya ikiye ayrılmış ve Çek Cumhuriyeti ile Slovakya Cumhuriyeti bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bunların dışında SSCB’yi oluşturan devletler de bağımsızlıklarını ilan ederek BM üyesi olmuşlardır. Bunlar arasında günümüzde Türk Cumhuriyetleri adını verdiğimiz 5 devlet Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan Türkler için yeni bir dünyanın habercisi olmuştur. Küreselleşme Türkler için yeni kapıların açılmasına fırsat yaratmıştır. Türkler arasında yayılabilecek milliyetçilik bilinci yeni bir Türk çağının başlamasına yol açabilecek potansiyeli göstermiştir. Bu gerçeklik dünyayı doğru okuyabilen bütün stratejik gözler için açıktır.

        Küreselleşmeyi Soğuk Savaş süreciyle bağlantılı yorumladığımızda öne çıkan iki güç şüphesiz ki en fazla etkilenen taraflardır. SSCB zaten yıkılarak bu etkiden olumsuz pay almıştır. Hinterlandı içindeki bütün toplumlar da kendi şartlarına göre olumlu veya olumsuz etkiler yaşamışlardır. Küreselleşmeden en olumlu etkilenen ise ABD ve müttefiki Batı ülkeleri olmuştur. Karşılarında yer alan komünist sistem ve temsilcisi SSCB karşısında zafer kazanmanın sarhoşluğu yaşanmıştır. Japon asıllı Amerikalı düşünür Francis Fukuyama bu zaferi Tarihin Sonu olarak vasıflandırmıştır. Artık ona göre dünyada liberal kapitalist sistemden başka alternatif kalmamıştır. Bütün ülkeler ve ekonomiler serbest piyasa sistemine geçmeli ve dünya ekonomik sistemi ile bütünleşmelidir. Buna göre Emil Durkheim’in modern toplumların kendi bünyesinde gördüğü organik dayanışma ve organizmacı işlevsellik artık bütün dünya için düşünülebilir. Dünyadaki bütün ülkeler ve toplumlar küresel sistemin bir parçası olmaya adaydır. Bu sistemin merkezinde ise ABD vardır. 

        ABD için küreselleşme dünya egemenliği yolunda önemli bir dönemeçtir. Dünyada olup bitenleri yakından takip ederek kendi hesaplarına göre müdahalelerde bulunan ABD rahat bir ortama kavuşmuştur. Karşısında ne bir süper güç ne de alternatif bir sistem önerisi vardır. Komünist Parti ile yönetilmekte olan Çin bile kapitalist sistemin üretim üssüne dönüşmüştür. Çin devleti tam olarak serbest piyasaya geçmese de kapitalist sistemin istediği üretimi en ucuz şekilde yapmakta ve kendi devletinin gücünü artırmaktadır. Modern dünyanın insan hakları kapsamında elde ettiği bireysel haklar ve sosyal imkânlardan mahrum Çin vatandaşları âdeta küresel çağın yeni köleleri konumunda çalıştırılmaktadır. Buna rağmen Çin’in ekonomik olarak güçlenmesi dünya siyasetinde de rol üstlenme arzusunu kamçılamış durumdadır. ABD bundan da rahatsızdır. Karşısında dizginlenmesi zor yeni bir gücün yer alması serbest bir hegemonya imkânını ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla küreselleşmenin etkilediği toplumlar arasında ABD ve Çin yeni dönemin önemli aktörleri olarak ilk sıralarda yer almaktadır.

        Kapitalist sistemin yeni döneminde büyük markalar ve şirketler ulus üstü yapılarını daha da pekiştirmiş durumdadır. Bunların yanı sıra Soğuk Savaş sürecinde ABD ve Avrupa devletleri öncülüğünde kurulmuş uluslararası kurumlar öne çıkmıştır. Varşova Paktı dağılmasına rağmen kısa adı NATO olan Kuzey Atlantik Paktı küresel sistemin hizmetinde faaliyetine devam etmektedir. 11 Eylül 2011 tarihinde New York’taki ikiz kulelere saldırı sonrasında ABD sözde teröre savaş ilan etmiştir. Radikal İslamcı terörün merkez üssü olarak nitelendirdiği Afganistan’a NATO adına müdahale etmiştir. Bu sebepten bölgede NATO adına Türkiye bile asker konuşlandırmıştır. Ardından Irak müdahalesinde yine ittifak devletleri paravan olarak kullanılmıştır. Bu müdahale sürecinde Türkiye ABD işgal güçlerinin Irak’a kendi topraklarından geçişine izin vermediği için ABD-Türkiye ilişkilerinde ciddi bir kırılma yaşanmıştır. Irak Savaşı sonrasında başlatılan Arap Baharı adı verilen süreç vesilesiyle küreselleşmenin etkilediği yeni alan Suriye olmuştur. Afganistan, Irak ve Suriye Soğuk Savaş sonrasındaki en önemli çatışma alanları olarak yer almıştır.

        Türkleri Etkileyen Küresel Gelişmeler

        Türkiye küreselleşme sürecinin etki alanındaki önemli ülkelerden birisidir. Cumhuriyet kurulduktan sonra kendi hâlinde ekonomik problemlerini çözmeye çalışan ve kalkınma sürecini hızlandırmaya çalışan bir ülke konumundadır. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı şartlarından edindiği tecrübelerle kimsenin işine karışmayacak bir dış politika takip etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “yurtta sulh cihanda sulh” ifadesi genç Cumhuriyetin dış politika ilkesi olmuştur. İçeride çözmesi gereken önemli problemleri vardır ve bunlara yönelik çarelere yönelmek zorundadır. Fakir ve çaresiz kalan ve büyük çoğunluğu Anadolu’nun mahrumiyet içindeki köylerinde yaşayan nüfusun bir an önce insanca hayatını sürdürebileceği bir refah ortamına ihtiyacı vardır. Bunun için Avrupa’da başlayan sanayileşme imkânlarından bir an önce faydalanması gerekmektedir. Osmanlı son döneminde başlayan bu girişimler daha sistemli ve kararlı bir şekilde artırılmaya çalışılır. Bu dönemde Türkiye’nin en önemli problemi savaşlarda açılan yaraların sarılması ve hızlı bir kalkınma hamlesi gerçekleştirilmesidir.

        Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu yıllarda dünyada önemli gelişmeler yaşanmaya devam etmektedir. Bunların bir kısmı doğrudan Türkleri etkilemektedir. Çarlık Rusya yıkıldıktan sonra ortaya çıkan manzara bu ülkenin içindeki Türklere bir müddet ümit oluşturmuştur. Çok geçmeden yeni kurulan sosyalist yönetim Çarlık Rusya’sını aratmayacak baskı ve zulme başlamıştır. Örneğin 1918 yılında Osmanlı Kafkas Ordusu desteği ile kurulan Azerbaycan Cumhuriyeti’nin varlığına son verilmiştir. 1917 yılında Özbekistan’da Rus işgaline karşı başlatılan bağımsızlık mücadelesi Basmacı Hareketi silahlı güçlerle bastırılmıştır. Eski Rusya devletinin emperyalist emellerle ele geçirdiği topraklar aynı şekilde SSCB eline geçmiş ve sistemli bir şekilde kimlikleri parçalama ve yok etme politikası takip edilmiştir. Bu defa sosyalist ideoloji devreye girdiği için, bu halklar arasından daha kolay işbirlikçi devşirilmiştir. Bu süreçteki meydana çıkan ve gözlemlenen olguları göz ardı etmemek gerekir. Konuyla ilgili araştırılması ve netleştirilmesi gereken çok olay ve olgu vardır.

        Dünya hiçbir zaman yerinde aynı durmaz. Devletler ve medeniyetler arasında etkileşimler, hesaplaşmalar, mücadeleler hiç eksik olmaz. 1939 yılına gelindiğinde Avrupa’daki kapitalist devletler tekrardan kendi aralarında büyük ve kanlı bir mücadeleye giriştiler. Almanya, Fransa ve İngiltere’ye karşı eski husumetine dayanarak tekrar saldırır. Ardından saldırı sosyalist bir rejime geçmiş ve çevresine yayılma politikaları güden SSCB’ye yönelir. Alman orduları dünyayı ele geçirmek ve yönetmek arzusuyla çevresindeki bütün büyük güçleri yıkmak emelindedir. İngiltere bir asır önce dünya zenginliklerini sömürmek maksadıyla bunu daha yumuşak bir yöntemle yapmaya çalışmış ve büyük oranda başarılı olmuştur. O günlerdeki namı “üzerinden güneş batmayan imparatorluk” olarak yayılmıştır. Güney Afrika’da ve Çanakkale’de beklemediği bir dirençle karşılaşması İngiltere için yükselişin sonu olmuştur. Hele Almanya saldırıları tamamen içine kapanmaya sebep olmuştur. Büyük oranda sömürgelerini terk etmek ve bağımsızlıklarına göz yummak zorunda kalmışlardır. Fransa ve diğer sömürgeciler de bu dönemde geri adım atmak zorunda kalmışlardır. Dünya tarihinde en yoğun yeni bağımsız devlet kuruluşu muhtemelen bu dönemdedir. İkinci dönem SSCB’nin yıkılma sürecidir. Küreselleşmeye giden yol bu sürece dayanır. Bu süreç Türkleri de çok derinden etkileyen gelişmelere yol açmıştır.

        İkinci Dünya Savaşı SSCB içindeki Türkler için tam bir trajedidir. Almanya ile savaşa Türk ülkelerinden toplanan çok sayıda asker cephe önüne sürülmüştür. Soy ve kültürel kimlik olarak hepsi Türk olmasına rağmen SSCB politikasıyla Özbek, Türkmen, Kırgız, Kazak, Tatar gibi alt boy kimlikleri ile Kızıl Ordu saflarında savaşmak zorunda kalan zavallı Türkler… Örneğin “İkinci Dünya Savaşı’nda Kazak Türklerinden 1.196.164 kişi cepheye gönderilir. 700 bin kişiye de cephe gerisinde görev verilir. Yaklaşık 4 kişiden biri askere alınır. Ne hazindir ki bunlardan tek nefer geri dönemez.” Asıl trajedi savaş sonrasında yaşanacaktır.  “Hitler Almanyası ile işbirliği yaptıkları gerekçesi ile Lehler, Kalmuklar, Karaçaylar, İnguşlar, Çeçenler, Balkarlar, Kırım Tatarları ve Ahıska Türklerinin birçoğu Sibirya ve Orta Asya ülkelerine gönderilir.” (Kafkasyalı, 2012: 185) Orta Asya Türk halkları ise SSCB’nin Almanlara karşı sözde kazandığı zaferi millî bayram olarak kabul etmek zorunda kalırlar. Millî bilinç ve özgürlük kaybolunca egemen gücün kuklası hâline gelinir. Rusların baskısı ve korkusuyla savaşa gitmek zorunda kalan Türk çocukları milyonlarla ifade edilen kayıplar vermelerine rağmen neyin zaferini kutladıklarını bile ayırt etme şansından mahrum bırakılırlar.

        Asya’daki bir kısım Türkler için Çarlık Rusya işgaliyle başlayan esaret, SSCB egemenliği ile yeni bir boyut kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı bir dönüm noktası olmuştur. Zulüm daha da şiddetlenerek artmıştır. Soğuk Savaş adı verilen süreçte Sovyetler Birliği, ideolojik bir Sovyet kimliği inşa etmek için daha etkin politikalar sürdürmüştür. Egemen olduğu halkların dünya ile iletişimlerini ve irtibatlarını tamamen kesmiştir. Bunu sadece Türklere yapmasa da en fazla etkilenen Türk kökenli topluluklardır. SSCB egemenliğindeki Türkler, en yakınlarındaki akraba topluluklarla bile irtibat kuramaz durumdadır. Hatta aralarındaki mesafeyi arttırmak için özel politikalar geliştirilmiştir. Türkiye ve diğer hür dünya ülkeleriyle zaten tamamen kopma yaşanmıştır. Soğuk Savaş şartlarında bölgeyle irtibat sağlamaya yönelik tek girişim Türkçe yayın yapan Amerika’nın Sesi Radyosu’dur. Küreselleşmeyi de tetikleyen en önemli araç uydu ve elektronik teknoloji burada etkili olmuştur. Böylece ulaşılabildiği kadarıyla Demir Perde arkasında da bir dünyanın olduğu ve bu dünyada özgürlüğün var olduğu mesajı verilmiştir.  

        SSCB vatandaşlarını öyle bir baskı altında tutmaktadır ki, fırsat bulanlar kaçmak için ölümü göze almaktadır. Örneğin Doğu Almanya’dan kaçarken öldürülenlerin sayısı hayli kabarıktır. Soğuk Savaş rekabeti için yurt dışına çıkan bilim, sanat ve spor insanları KGB takibinde gönderilmekteydi. Dış dünya ile en fazla ilişki kurma şansı bu insanlardaydı. Bunlar arasında Batı dünyasına sığınanlar da az değildi. Ünlü muhalif yazar Aleksandr Soljenitsin, 1970 Nobel Edebiyat Ödülü'nü dört yıl sonra Batıya iltica ederek alabildi. 1974 yılında Sovyet hükümeti Soljenitsin'in vatandaşlığını iptal edip, onu sınır dışı etti. İki sene İsviçre'de kaldıktan sonra 1976'da Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşti. SSCB yıkılıncaya kadar vatansız (uyruksuz) olarak orada yaşadı. SSCB baskısından kurtulmak isteyenler dışında görevlerini yaparak dış dünya ile iletişimlerini sürdüren çok fazla örnek de gösterilebilir. Bunlardan birisi Azerbaycanlı müzisyen Niyazi Tağızade’dir. Bir orkestra şefi olarak maestro unvanı ile tanınan sanatçı Türkiye-SSCB-Azerbaycan kültürel ilişkilerinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Tağızade, SSCB döneminde Sovyet ideolojisinin bir temsilcisi gibi görülse de, Türk müziği bağlamında yaptığı çalışmalarla Azerbaycan ve Türkiye arasında bir kültür köprüsü olmuştur. (Akbulut, 2021: 35)

        SSCB döneminde uygulanan ideolojik kültür politikaları bütün farklı etnik kökene dayalı halkları derinden etkilemiştir. Kendi vatanının ve milletinin sevdalısı olan kişiler sürekli takibata uğramış, zindanlara atılmış ve hatta öldürülmüştür. Millî özgürlük hareketleri kanla ve şiddetle bastırılmıştır. Öne çıkan liderler bertaraf edilmeye çalışılmıştır. Kırımda Mustafa Cemiloğlu, Azerbaycan’da Ebulfez Elçibey gibi isimler takibata uğrayıp zindanlara atılmalarına rağmen özgürlüğü tadabilmişlerdir. Özellikle milliyetçi halk hareketlerine fırsat verilmemiştir. Isaiah Berlin Sovyetler Birliği’nin milliyetçilikleri bastırmak için Macaristan işgalini ve Stalin’in kanlı uygulamalarını örnek olarak verir. Macar gençlerinin Sovyet tankları altında ezilmelerine seyirci kalındı. Bu aynı zamanda diğer millî unsurların bastırılması için büyük bir gözdağı olmuştur. Çünkü Sovyet Bloku farklı din ve milliyet dokusunu yok ederek oluşturmaya çalıştığı tek sınıflı toplum için bunu şart görmektedir. Milliyetçilik üzerine en şiddetli baskıyı kırk milyon insanı katlederek Stalin yapmıştır ama yine de öldürememiştir. “Milliyetçilik mezar taşı yerinden oynar oynamaz bütün kiniyle hortlayıverdi” (Berlin, 1992: 8).

        Sovyetler Birliği’nde farklı milletlere mensup halklar kendi varlıklarını siyasi olarak kabul ettirmekte hiçbir şansları yoktu. İktidarı elinde tutanlar, genelde insanın en büyük endişesi olan korkuyu kullanarak, milletleri korkutarak idare etme yolunu seçmişlerdir. KGB, Kızıl Ordu, polis marifetiyle uygulanan soykırımlar, sürgünler, hapisler, korkutma metodunun bazı örnekleridir. Millî bir hareketin canlanması ve açığa çıkması bu çerçevede uygun bir ortamı bulmasıyla mümkün olabilir. Gorbaçov iktidarı Sovyetler Birliği’nde yaşayan farklı milletlere mensup insanların üzerindeki baskının kısmen azalmasına ve korkunun bir nebze dağılmasına yol açmıştır. Fakat Gorbaçov döneminin ilk üç yılında hiçbir hareketin, kıpırdanışın olmamasının sebebi, uzun yılların birikimiyle oluşan baskı ve korkunun yenilmesi süreci olarak yorumlanabilir. 1988’in ikinci yarısından itibaren meydanlar dolmaya başlamıştır. Bu devletin sınırlarında bulunan millî varlıklar bağımsızlık ve hürriyet istekleriyle sokaklara dökülmeye başlamışlardır. (Adıgüzel 1998: 5) Bunlara Özbekistan’daki “Birlik Halk Hareketi” ve Azerbaycan’daki “Halk Cephesi” örnek olarak gösterilebilir. Her iki hareket de Sovyet cumhuriyetleri içindeki ciddi milliyetçilik örnekleridir. Benzer şekilde Baltık cumhuriyetlerinde (Estonya, Letonya, Litvanya) 1988’de kurulan halk cepheleri, 1989’dan itibaren Sovyet aleyhtarı olan ayrılıkçı hareketler organize etmeye başladılar. Ekonomik bağımsızlık isteğiyle başlayan eylemler Litvanya, Estonya ve Letonya’nın SSCB’ye bağlılıklarının hukukî bir temeli olmadığı iddialarıyla ayrı bir ivme kazanmış oldu. Baltık cumhuriyetlerinin ardından Kafkasya ve Orta Asya’yı da içine alan geniş bölgede milliyetçi hareketler ve etnik çatışmalar baş göstermiştir. (Demir 2000: 5)

        1990'lı yıllarda bu yüzyılın her hangi bir zamanından daha fazla sayıda yeni millî devlet kurulmuştur. SSCB ile Yugoslavya'nın dağılışı şimdiye kadar milletler arası düzeyde tanınan egemen birimlerin sayısına on altı devlet daha eklemiştir (Hobsbawm, 1993- 192). Özellikle Orta Asya'da bağımsızlıklarını çok garip bir şekilde kazanan ülkelerin durumu, oldukça ilginçtir. Bir taraftan uzun yıllar komünist evrenselci ideolojinin silmeye çalıştığı millî bilincin tekrardan canlandırılması, diğer taraftan kendi kültürel kaderlerini tayin edebilecek, iradelerini kullanabilecekleri bir güvenlik imkânından mahrum kalmaları büyük problem doğurmaktadır (Raşid, 1996: 272). Milliyetçilik rüzgârının yükselmesi millî kimliklerin hemen kabullenilmesini ve huzurun kazanılmasını sağlıyor değildir. Aksine birçok faktörün etkisinde gelişen dünya olayları, yükselen milliyetçiliklerin birtakım ihtilâflarla çatışmalarına neden olmaktadır.

        Dünyada Türkler ve Türk Dünyası Olgusu

        Türk kavramı bir millet gerçekliğine tekabül eder. Tarih kitapları Türk isminin ilk olarak nerelerde geçtiğini ve kimler tarafından kimin için kullanıldığını yazarlar. Hatta tarihte Türk devletleri ve Türk kültürü üzerine çok sayıda araştırma ve eser vardır. Türklüğün gerçekliği sadece insan sayısıyla ifade edilmez, dünyada üretmiş oldukları kültür birikimiyle, tarih sahnesinde oynadıkları roller ile de öne çıkar. Tarihten Türkleri çıkarırsanız geriye kalan hikâyeler eksik kalır. Dünya tarihinde ilkçağlardan beri sahnede olan Türk kavimleri geriye çok sayıda izler bırakmıştır. Bu izler günümüzde birçok bilim alanının konusudur. Mitoloji, etnoloji, arkeoloji, antropoloji, sanat tarihi ve tarih gibi bilim alanları Türklüğün geçmiş birikimini, sosyoloji, halk bilimi ve siyaset bilimi gibi alanlar ise güncel durumumuzu tespit etme çabasındadır.

        Türklük olgusu dünya üzerinde yaşamış ve hâlen yaşamakta olan Türklere dayanır. Türk Dünyası ne bir devlet, ne bir ülke, ne de kesin sınırları olan bir bölgedir. Dünya üzerinde Türkçe konuşan insanların yaşadıkları yerlerin sınırları haritada gösterilebilir. “Türkçenin sınırları Bosna’dan Çin Seddi’ne, Orta İran’dan Kuzey Buz Denizi’ne ulaşır. 35 ve 55. enlemler arasında bulunan uzun bir şerit merkezi oluşturur. Bu şerit üç ana bölüme ayrılır: Batıda - Anadolu, Kuzey İran ve Yukarı Kafkasya’yı içine alan - dar bir bölüm, sonra Hazar Denizi’nin doğusunda yer alan geniş fakat nüfus yoğunluğu az Batı Türkistan ve nihayet Tanrı Dağları’nın ötesindeki Doğu Türkistan.” (Johanson, 2001: 168) Bu geniş coğrafyada tarihi süreçte yaratılan muazzam bir kültür zenginliği vardır. Sınırlar sadece insanların yaşadıkları yerlerle sınırlı değildir.

        Türklerin dünya tarihi içindeki yerleri farklı boyutlarda ve farklı yansımalar içindedir. Bazı devirlerde güçlü devletler ve kültür zenginliği ile öne çıkan Türk toplumları, bazı devirlerde ve coğrafyalarda zayıflayarak sıkıntı içine düşmüştür. Karluk’a göre Türkler, dünyamızdaki en kadim milletlerden biri olarak 20. yüzyıla talihsiz bir şekilde girmiştir. Türkler dünyasının doğusunda Çin, kuzeyinde Rusya, batısında Avrupalı emperyalistler Türk vatanlarını işgal etmişlerdir.  Batı Türklüğü büyük bir imparatorluk kaybetmiş ama Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde yeni bir devlet ile bağımsızlığını korumayı başarmıştır. Çevre ülkelerdeki mazlum Türklere ve akraba topluluklara âdeta sığınma mekânı olmuştur. (Karluk, 2019: 335) Rusya’nın yerine SSCB egemenliğinde kalan kuzey Türkleri ve Çin esaretinde kalan doğu Türkleri kuvvetli dil-kültür birliğini günümüze kadar koruyabilmişlerdir. Küreselleşme başladığında Türkler gerçekliği bütün dünyanın dikkatini çekmiş ve yeni bir dönem başlamıştır.

        Küreselleşme, Soğuk Savaş’ın sona erdiği dönemden itibaren hız kazanmıştır. Dünya aslında 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren eski dünya değildir. Modernleşmiş, sanayileşmiş, kapitalizm veya pozitif hâl safhasına girmiş çağın özellikleri bu süreçte kökten değişmeye başlamıştır. İki kutuplu bir sistemin sona ermesiyle başlayan sürecin kazananı Batı kesimi olmuş ve SSCB’nin yıkılmasıyla doğu kesimi oyunu kaybetmiştir. Türkiye bu iki kesimin ortasında olmakla birlikte Batı paktında yer almış durumdadır. Fakat dünyadaki diğer Türk halklarının çoğu Doğu bloğu içinde sıkışmış durumdadır. Bunların bir kısmı Çarlık Rusya’sından beri doğrudan Rus boyunduruğunda, diğer kısmı ise dolaylı yönden Rus egemenliği içindedir. Dolayısıyla kapalı sistem yönetimi içinde olan bölge hakkında bilimsel çalışma yapacak yeterli veriler elde etmek oldukça zordur. Rusya’nın Orta Asya’ya Yönelik Politikaları üzerine bir çalışma yürüten Füsun Kara bu durumu şöyle açıklar: “Batıda Rus tarihi ve Rus tarihi içindeki Rus olmayan toplulukları ve özelde Rusya’da yaşayan Türklerin hayatını inceleyen çalışmalar yenidir ve son 35 yıl içinde yoğun olarak çalışılmaya başlanmıştır. Bu hiç şüphesiz Sovyet döneminde belgelere ulaşma zorluğundan kaynaklanmış bir durumdur(2021: VIII).”

        SSCB dağıldıktan ve küreselleşme başladıktan sonra, hem Batı’da hem Türkiye’de Asya topraklarındaki Türkler hakkında araştırmalar yoğunlaşmışlardır. Bu çalışmalardan birisi 2005 yılında yayınlanan, eski Wall Street Journal muhabiri Hugh Pope’un Sons of the Conquerors: The Rise of the Turkic World isimli çalışmasıdır. Çalışma aynı yıl Evlad-ı Fatihan: Türki Dünyanın Yükselişi ismiyle Türkçeye çevrilmiştir. Londra merkezli haftalık The Economist tarafından 2005 yılının kitabı seçilmiştir. New York merkezli Foreign Affairs dergisi kitabı, Türkiye siyasetini anlamak için okunması gereken 20 kitaptan oluşan 2009 listesinde ilk sıraya yerleştirmiştir. Bu esnada kitap Almanca ve Fransızca gibi dillere çevrilmiştir. Kitap hakkında basın-yayında çok sayıda değerlendirme yapılmıştır. Genelde “konuyla ilgilenen herkes için mükemmel bir ilk kitap” tavsiyesi yapılmıştır. (http://www.sonsoftheconquerors.com)

        Türklerin, küreselleşme döneminde yükselişe geçtiği düşüncesi Batılı kaynaklarda hayli ilgi görmüştür. Küreselleşmenin en fazla etkilediği toplumların başında Türklerin gelmesi bu anlamda çok önem arz etmektedir. Stratfor düşünce kuruluşunun kurucusu George Friedman, yazmış olduğu Gelecek 100 Yıl 21. Yüzyıl İçin Öngörüler (The Next 100 Years: 2009) isimli eserde Türkler olgusunu muhtelif defalar vurgulamaktadır. Friedman’a göre şu anda Amerika merkezli bir çağda yaşamaktayız. 21. yüzyılın ortalarında, şu an en büyük güçler olarak anılan devletlerden farklı olarak başka güçler öne çıkacaktır. Bu güçler Japonya, Türkiye ve Polonya’dır. Türkiye, tarihte İslam dünyasının en başarılı ülkelerinden birisidir. 21. yüzyılın ortalarında yaşanacak mücadelede Türkiye’nin özel bir rol oynayacağı görülmektedir. Başlangıçta ABD tarafından desteklenen Türkiye, nüfuz alanını genişletecek ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde olduğu gibi bölgesel bir güç hâline gelecektir. Türk nüfuz alanı, eski Osmanlı toprakları ve kuzeyde Rusya ve diğer eski Sovyetler Birliği ülkelerine giderek parçalanmış Arap dünyasına uzanacaktır. (Friedman, 2009: )

        Türk devlet ve bilim adamları, Türk dünyasındaki bağımsızlık gelişmelerini ve soydaş toplulukların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini öteden beri arzu etmekteydiler. Gazi Mustafa Kemal’in Türk dünyası hakkında beyan ve işaret ettiği hususlar, Türkiye’de ve Türk dünyasında Türk aydınları tarafından bilinmekteydi. Türk bilim dünyası; Türkiye Cumhuriyeti devleti her türlü emperyalizmden uzak, bağımsız millî bir devlet olarak yaşarken,

        Sovyet-Rusya’daki Türk halkları başta olmak üzere, bütün dünya Türkleri, tarihte uzun süre sonra ilk defa özgür olma fırsatı yakalamışlardır. “Türk dünyası ile ilgili olarak, Türkiye’de ve Türkistan sahasında kurulan cumhuriyetlerin ileri gelen aydınları başta olmak üzere, Türk dünyasının her tarafından Türk aydınları, düşünürleri, bilim insanları, siyasetçileri ve eğitimcileri, son çeyrek asır içerisinde, Türklüğe dair yüzlerce kitap, makale, araştırma, dil çalışmaları, projeler yapmış ve yazmışlardır.” (Kılıç, 2016: 45) Kapıların açıldığı yeni dönemde Türkleri anlamak ve yeni durumlarını tespit etmek için yapılan bilimsel çalışmalar bu alanın zenginliğini göstermektedir. Tarihçiler, edebiyatçılar, dilciler, iktisatçılar, sosyologlar, antropologlar, arkeologlar, stratejistler araştırmalarıyla Türklük olgusunun farklı yönlerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Buna dünyada bu konuya ilgi duyan bütün bilim insanları katkı sağlamaktadır. Bu konular halk bilimi profesörü Özkul Çobanoğlu’na göre Türkoloji’nin geniş alanına girmektedir. Bu geniş alanda yaşayan halkların millî kimlikleri ve siyasal iradeleri dünya Türklüğünün geleceğini belirleyecektir. 

        Türklük üzerine sosyolojik analizler yapan Doğu Türkistan kökenli sosyolog Abdulreşit Karluk “Yeni yüzyılda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar etkileşime girme fırsatı yakalayan Türkleri, kendi aralarında birbirlerini kenetleyebilecek yapışkan kimliğini özlüğüyle yeniden ihya ve inşa ederken, sosyal psikolojik açıdan dikkat edilmesi gereken hassas ve ince hususlara dikkatleri çekmeye…” (2018: 10) çalıştığını ifade eder. Özellikle, birleştirici ve bütünleştirici kavram olarak ortaya çıkan Türk Dünyası kavramı da araçsallaştırılmıştır. Bu süreçte bu kavramın anlamının kaydırıldığı, Türkiye ve Balkan Türklerinden ayırt etme, zaman zaman da oryantalist zihniyet ile “ötekileştirme” tutumlarını gizlediği görülmüştür. Oysa Türk Dünyası, genel olarak yeryüzündeki Türklerin yaşadıkları yerleri, özel olarak ise Türklerin günümüzde yoğun olarak yaşadığı Balkanlar, Anadolu (Bayırbucak, Halep, Kerkük-Telafer-Musul) İran, Kafkasya, İdil-Ural, Uluğ Türkistan, Kuzey Afganistan ve Sibirya bölgesini kast eder. Fakat son yıllardaki yaygın kullanımı ve sözlü dildeki vurgular ise Türkiye’nin dışındaki eski SSCB sınırlarında kalan Türklerin yurtlarına gönderme yapmaktadır. Daha da daraltılarak SSCB’den ayrılan bağımsız Türk Cumhuriyetleri’ne vurgu yapıldığı da gözlemlenmektedir. Konumuz itibarıyla Türklük ile ilgili düşünceler, fikirler başlangıçta umumi Türkleri kuşatacak şekilde geçmişten kopmayan, umumi Türk sosyal ve kültürel dokusuna yabancı olmayan yerli kavramlar ile desteklenerek geliştirilmeye çalışıldı ise daha sonraki dönemlerde sürekliliğini koruyamadığı mevcut durumdan anlaşılmıştır. (Karluk 2018: 12)

        Sonuç

        Dünyada yakın dönemde meydana gelen değişmeler küreselleş


Türk Yurdu Kasım 2021
Türk Yurdu Kasım 2021
Kasım 2021 - Yıl 110 - Sayı 411

Basılı: 25 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele