DÜNYA 17 ASIR SONRA YENİ BİR KAVİMLER GÖÇÜYLE KARŞI KARŞIYA

Ağustos 2021 - Yıl 110 - Sayı 408

Afganistan, tarih boyunca coğrafi konumu ve Orta Asya’dan kıtanın güneyine ve batısına geçiş güzergâhının ana merkezi olmasından dolayı jeopolitik önemi çok yüksek bir bölge olmuştur. Ülkenin kuzeyindeki nüfusun çoğunluğunu Özbekler, Türkmenler ve Tacikler oluşturur. Burası Uluğ Türkistan’ın devamı olan “Güney Türkistan”dır ve Orta Çağ’da bölgede kurulan bazı Türk devletlerine ev sahipliği işlevi yapmıştır. Sovyetlerin çekilmesinden sonra ülkede başlayan ve hâlen devam eden iç çatışmalarda, asırlardır burada yaşamakta olan Türkler, varlıklarını koruyabilmek için General Raşit Dostum’un liderliğinde otuz yıldır mücadele ediyorlar.

2001 yılında teröristlerin, başta New York’taki İkiz Kuleler olmak üzere, ABD’nin bazı stratejik merkezlerine düzenledikleri hava saldırıları şok etkisi yaptı; üç binden fazla insan hayatını kaybetti. Amerikalıların ülkelerinde ciddi bir terör olayı yaşanmayacağına olan güvenleri yıkılıverdi. ABD, olayın Afganistan’da Usame bin Ladin’in lideri olduğu, cihatçı El Kaide terör örgütü tarafından düzenlendiğini ilan etti; cezalandırmak maksadıyla harekete geçti.

Afganistan’da iktidarda “Taliban Grubu” bulunuyordu. Çoğunluğunu Peştunların (Afganlıların) oluşturduğu ve Pakistan’daki medreselerde eğitim gören Taliban, radikal İslamcı ve cihatçı bir harekettir. Yönetimlerine “Afganistan İslam Emirliği” adını vermişlerdir. El Kaide ile doğrudan bağlantıları olmasa da ülkede barınmalarına itirazları yoktu. ABD, Usame bin Ladin ve örgütünün diğer yöneticilerinin yakalanıp kendilerine teslim edilmesi isteğine uyulmayınca savaş açtı ve Afganistan’a girerek Taliban yönetimini devirdi. Ülkede “güven ve istikrarın sağlanacağını, çağdaş yönetim hukuk yapısına sahip demokratik bir Afganistan inşa edileceğini” ilan etti. Afganistan’ı Taliban ve El Kaide’den temizlemek için 23 NATO ülkesinin de aralarında bulunduğu 49 ülkenin askerî ve idari personel vererek katıldığı NATO komutasındaki “Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü” (ISAF) oluşturuldu. Yoğun hava bombardımanları karşısında hedef olmak istemeyen Taliban güneye, Pakistan tarafına geçerek gizlendi. Türkiye, başından itibaren ISAF’ta yer aldı. Beş yüz kişilik bir askerî birlik göndererek Kabil’deki Hamit Karzai Havaalanı’nın güvenliğini ve bakımını üstlendi.

ABD, ISAF bünyesinde 90 bini kendi askeri olmak üzere en modern silahlarla donattığı 130 bin kişilik bir ordu kurdu. Ayrıca Afgan Merkezî Hükûmeti’nin 300 bine yakın askerini de silahlandırıp eğitti. Bütün bu çabalarının ABD Hazinesi’ne maliyeti bir trilyon dolara yaklaşıyor. Ayrıca 2500 askeri öldü; ISAF’ın ve Afgan ordusunun kaybının 64 bin olduğu ifade ediliyor. Çok büyük maddi, askerî ve insani kayıplar pahasına 20 yıl boyunca yürütülen mücadelede, bugünkü tablo şunu gösteriyor:

1. ABD, Taliban’a karşı savaşı kaybettiğini kabulleniyor; geride siyasi, idari ve ekonomik enkaz hâline gelen bir ülke bırakarak panik hâlinde hızla çekilip bu ağır yükten kurtulmaya çalışıyor.

2. 300 bin kişilik Afgan ordusu, 60 bin civarında olduğu tahmin edilen ve gerillacı savaş yöntemini kullanan Taliban’ın askerî gücüne karşı koyamıyor. Ülkenin belli sayıdaki illeri dışında kalan en az yüzde yetmişlik alanına Taliban egemen olmuş durumda. Afgan ordusu, başkent Kabil’e ve kuzeye doğru adım adım ilerleyen Taliban’ı durduramıyor. Bazı askerler kaçarak Tacikistan’a sığınıyor.

3. Taliban, mevcut Afganistan İslam Devleti’ni tanımıyor; onu yıkarak Afgan İslam Emirliği adıyla kendi düzenini kuracağını defalarca açıkladı. Daho’da Amerikalı yetkililerle yürütülen görüşmeler sonrası imzalanan anlaşma metninde, bunu resmen kayıtlara geçirtti.

4. Afganistan bürokrasisinde ve ekonomik, politik kuruluşlarda büyük bir panik havası yaşanıyor. Taliban’ın cezalandırma konusunda acımasız olduğu bilindiğinden on binlerce insan ülkeden kaçıp kurtulmaya çalışıyor. Bunların çoğunun güzergâhı, İran üzerinden Türkiye; İran yönetimi, ülkelerinde kalmamak şartıyla Türkiye’ye geçmelerine izin veriyor.

5. Türkiye, hâlen on yıl önce Suriye sınırında yaşandığı gibi giderek çoğalan yeni bir sığınmacı dalgasıyla karşı karşıya. İki yıl önce sınıra duvar çekilerek bu sorunun çözümleneceği açıklanmıştı; ancak şimdi engellemek bir yana olaya âdeta seyirci kalınıyor. Van ve İran hattında büyük paraların döndüğü, konunun bir “rant pazarı”na dönüştürüldüğü görülüyor.

6. Afganlılar ülkemizde düşük ücrete razı olduklarından, başta çobanlık olmak üzere bazı işlerde özellikle tercih ediliyor. Türkiye‘nin nüfus ve kültür yapısı, yerleşip kalmakta kararlı olan, güneyinden ve doğusundan akıp gelen milyonlarca sığınmacının baskısı altında sarsılıyor. Bir yandan bu göç dalgalarının arkasının kesilmemesi diğer yandan Türkiye’nin ekonomik şartlarının daha elverişli olmasından dolayı sığınmacılara cazip gelmesi, bunların yanı sıra gelenlerin doğurganlık oranının yüksekliği gibi nedenlerle yakın bir gelecekte çok daha ağır etnik, politik, kültürel, idari ve ekonomik sorunlarla karşılaşmamız kaçınılmazdır.

7. Afganistan’daki gelişmeler ortadayken Türkiye’nin Kabil Havaalanı’nın güvenliği ve bakımını finansal, lojistik ve siyasal desteklerin sağlanması şartıyla üstlenmek istemesi, uygulamaya geçilmesi durumunda muhtemelen bizi büyük sıkıntılarla karşı karşıya bırakacaktır. Çünkü Amerikan’ın askerî desteği olmadan iktidardaki hükûmetin uzun süre direnmesi mümkün değildir. Taliban sözcülerinin dünkü açıklamaları, Kabil’de kalmamız hâlinde nelerle karşılaşacağımızı ortaya koyuyor.

8. Taliban diplomatik bir dille uyarıyor. Türkiye’nin çok güçlü bir devlet olduğunu, çok eskilere dayanan siyasal, kültürel, tarihî dostluk ilişkilerimizin bulunduğunu vurguluyor; tarafların temsilcileri arasında yapılan görüşmelerde havaalanı konusunda rızalarının olmadığı bir adım atılmayacağının ifade edildiği hatırlatılıyor. Ama kalmaya karar verilmesi durumunda Türkiye’nin de “işgalci güç” kategorisinde sayılacağı belirtiliyor.

9. Kabil Uluslararası Havaalanı, neden Türkiye’nin meselesi olarak görülüyor? ABD ve NATO, buranın Taliban’ın eline geçmesini göze alırken Türkiye’nin bu riski üstlenmeye gönüllü olmasının makul bir gerekçesi var mı? Bu adımı atarak başta S-400’ler meselesi olmak üzere ABD ile aramızdaki sorunların çözümüne kapı açılacağını düşünüyorsak bu hesap tutmaz. Washington‘dan sırtımızı sıvazlayan mesajlar almakla kalırız. Kararımızda ısrarcı oluğumuz takdirde Suriye’de olduğu gibi yapayalnız kalırız; ülkenin yönetimine çok geçmeden el koyacak olan, uluslararası alanda Afganistan’ın meşru yönetimi olarak tanınacak Taliban ile savaşmak durumunda kalırız. Sovyetler Birliği ve ABD‘nin ağır yenilgilere uğradığı böylesine bir gayya kuyusuna düşersek buradan çıkmak, Suriye’dekinden bile çok daha zor olur.

10. Türkiye, ABD ve AB ile ilişkilerine olumlu bir ivme kazandırmak ümidiyle bu tarz tehlikeli manevralara yönelmek yerine, bir an önce İran hududumuzda hızla büyüyen sığınmacı akınını engelleyecek etkili önlemler almaya başlamalıdır. Aksi hâlde doğmakta olan bu yeni “kavimler göçü” dalgalarının altında çaresiz kalır, eziliriz. Bölgemizde yaşanmaya başlanan yeni “kavimler göçü” hareketinin oluşturduğu fay hattının üzerindeyiz. Dolayısıyla konu, Türkiye açısından en az PKK/YPG kadar önemli bir beka meselesidir. Siyasi polemikler ve seçim hesaplarıyla zamanımızı ve enerjimizi tüketmek yerine bu sorunun ciddiyetini görmeli, çözüm aramalıyız.

KIBRIS POLİTİKAMIZ YENİ BİR KULVARA GİRİYOR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 47'nci yıldönümü dolayısıyla KKTC’ye kalabalık bir heyetle yaptığı ziyareti öncesinde burada yapacağı konuşmada “Büyük bir müjde" vereceğinin açıklanması, içeride ve dışarıda büyük merak uyandırmıştı. Siyasi ve ekonomik konularda olacağı öngörülen müjdenin içeriğiyle ilgili birçok tahmin yapılıyor, hatta bunun yeni bir doğalgaz yatağı olabileceği bile konuşuluyordu. Erdoğan’ın KKTC Meclisi’ndeki konuşmasında beklenen açıklama yapıldı. Şu andaki Cumhurbaşkanlığı Konutu’nun KKTC‘nin saygınlığına yakışmadığı belirtilerek yerine büyük bir “külliye” ve meclis binasının kısa zamanda inşa edileceği duyuruldu.

Erdoğan’ın konuşmasında, Ada’da çözümün ancak Kıbrıs Türklerinin hak ve çıkarlarını güvence altına alan “iki devletli” bir modelle sağlanabileceği, bunun dışındaki tekliflerin görüşülmeyeceği bir kere daha ifade edildi. Ayrıca Erdoğan, 1974 Harekâtı’ndan sonra, geçen yıla kadar kapalı tutulan Maraş’ın gerekli onarımının yapılarak ekonomiye kazandırılacağını açıkladı. Bu yapılırken kimsenin mülkiyet hakkı kaybına uğramayacağını, burada tapulu malı olanlarla görüşülüp anlaşma sağlanacağını özellikle vurgulayarak, Rum tarafından ve AB’den gelecek itirazların hukuki bir gerekçesinin olmayacağını peşinen işaret etmiş oldu.

Nitekim AB ve Washington’dan gelen tepkiler, Batılıların Rumları desteklemeye devam edeceklerini, iki devletli siyasi bir statüye rıza göstermek niyetinde olmadıklarını, Maraş’ın Rumlara teslim edilmesini istediklerini bir kere daha ortaya koydu. Bir başka ifadeyle ufukta, Türk tarafı Rumlara esaslı bir taviz vermedikçe, millî haklarını ve çıkarlarını korumakta ısrarlı olduğu sürece Kıbrıs sorununun çözülme ihtimali kesinlikle görülmüyor.

Bu aşamaya gelirken Kıbrıs politikamızda son yirmi yılda istikrarlı bir çizgi izlediğimizi söyleyemeyiz. AKP, iktidarının ilk yılından itibaren meselenin diplomatik yollardan çözümleneceği görüşüyle hareket etti. Rauf Denktaş, çözüme engel olduğuna inanıldığından sürekli eleştirildi; yandaş kalemlerin hakaretine maruz kaldı; Ankara tarafından kenara itilmeye çalışıldı. Bugünkü politikamızla bağdaşmayan, Kıbrıs Türklerinin 1959 Londra-Zürih Antlaşması’nda elde ettikleri hakları bile tanımayan Annan Planı, hararetle benimsendi; kabulünü sağlamak için yoğun kampanyalar düzenlendi. M. Ali Talat parlatılarak Denktaş’ın imajı gölgelenmeye çalışıldı. Rumların aç gözlülüğü ve şımarıklığı sonucu kabul edilmeyen bu plan referandumdan geçseydi askerimiz, plan çerçevesinde Ada’dan çıkmış olacağından, Kıbrıs Türklerinin hiçbir güvencesi kalmayacak; ikinci sınıf siyasi ve idari statüye göre Rumlar tarafından yönetilmeye razı olacaklardı.

Rumlar, bu tavırlarına rağmen AB üyesi yapılarak ödüllendirildi. Biz ise her şeye rağmen görüşerek anlaşma ümidinde olduğumuzdan, ipleri fazla vermemeye özen gösterdik. KKTC‘nin bizim dışımızda bazı ülkeler tarafından da tanınması konusunda oturup beklemeyi tercih ettik.

Bugüne gelindiğinde, Kıbrıs politikamızda öncekilerden çok farklı, Rahmetli Denktaş’ın görüşleriyle örtüşen yeni bir kulvara yöneldiğimizi görüyoruz.  KKTC’nin  “bağımsız devlet” olmasından başka bir çözümü kabul etmeyeceğimizi kesin bir dille açıklıyoruz.

Fakat bu tezimizin uluslararası alanda geçerlilik kazanabilmesi için düşünülen statünün gereklerini evvela kendimizin yerine getirmemiz gerekiyor.

Bu açıdan bakıldığında, külliye inşaatının müjde olarak ilan edilmesi, hem şekil hem de üslup olarak uygun olmamıştır. Tamamına yakını iktidar çevresinden siyasetçi, bürokrat, gazeteci ve iş adamının oluşturduğu bu kadar kalabalık heyete gerek var mıydı? Meclis’te grubu bulunan bir partinin iki üst düzey yöneticisinin, arkalarda yer gösterilmesine tepki göstererek törene katılmayışlarının sorumlusu kimdir? KKTC Cumhurbaşkanı’nın büyük bina ihtiyacı bulunuyorsa ve bunu yapacak kaynağı yoksa bir vilayetimizin valilik konutunu yapar tarzda yapıp bağışlamak şeklindeki işlem yanlıştır.

Kıbrıs Türkleri arasında Mustafa Akıncı gibi zihniyetini saklama gereği duymayan kozmopolit bir siyasetçiden yana olan, onun görüşlerini benimseyen bir kesimin varlığını son seçimlerde bir kere daha gördük. Bunları ülkemizdeki sol ve liberal çevrelerden basın mensupları kalemleriyle yoğun şekilde destekliyorlar. Söz konusu inşaat, iktidarın ne kadar güçlü ve hamiyetperver olduğu ilan edilircesine sunulurken KKTC‘nin kurumsal kimliğinin ve onu temsil eden Ersin Tatar’ın zarar göreceği düşünülmeliydi. Ankara’da bu programı düzenleyenler kimlerse çok yanlış yaptılar. Kıbrıs’ta millî kimlik zaafı olan kesimin varlığını hesaba katmayacak derecede basiretsiz olduklarından, konulara sadece liderin memnuniyeti ve partinin çıkarları açısından baktıklarından Ada’da Akıncı’ya ve taraftarlarına sürekli kullanacakları büyükçe bir koz verdiler.

Kıbrıs’taki Türk toplumunun tarihî, manevi ve kültürel sebeplerden kaynaklanan sorunlarını en aza indirecek bilinçli bir eğitim ve kültür politikası maalesef oluşturulamadı. Oysa Rumlar arasında farklı bir tablo var. Birbirine karşı siyasi partiler, değişik ideolojik gruplar, farklı inançları temsil eden kuruluşlar olsa da, konu Rumların millî çıkarları, Rum milletinin geleceği olunca hepsi bir araya geliyor; aynı dili konuşuyor. Oysa kuzeyde yaşayan yarım milyon civarındaki Türklerin arasından Rauf Denktaş’tan başka liderlik vasıfları ve yüksek millî hassasiyetleri bulunan bir siyasetçi çıkmadı; okumuşlar arasında siyasetteki bölünmüşlüğü sürekli besleyen millî ruhtan, ideallerden yoksun, solculuğa özenen kozmopolit bir kesim var. Eğitim kurumlarında ve basında da bunlar etkili. Ankara’nın Kıbrıs politikasını belirleyen ve uygulayan yetkililerin, Kıbrıs’taki toplumun yapıya dayalı sorunlarının mahiyetini ve sebeplerini bildiklerini sanmıyorum. Bilinseydi meselenin İmam-Hatip Okulları açmakla, sadece siyasi yakınlıkları dikkate alınan çok sayıda müşavir sıfatında görevli göndermekle halledilmeyeceğini görebilirlerdi.

Bu şartlar altında Kıbrıs’ın, 65 yıldır olduğu gibi en önemli millî sorunlarımızdan biri olmaya devam edeceğini söylemek yanlış olmaz.

YANGIN FACİASININ SORUMLULARI YOK MU SAYILACAK?

28 Temmuz 2021’de, ülkemizin on ayrı yerinde aynı anda başlayan orman yangınları, kısa sürede genişleyerek Hatay’dan İzmir’e kadar olan binlerce kilometrekarelik geniş bir sahil şeridini cehenneme çevirdi. Resmî açıklamalarda yüze yakın yangın yerinden seksen sekizinin kontrol altına alındığı ifade ediliyor. Söndürme çalışmalarında yer alan altı vatandaşımızın hayatını kaybettiği yangınlarda yüzlerce ev, çok sayıda işyeri ve otel yandı; binlerce küçük ve büyükbaş hayvan telef olurken pek çok sera ve üretim tesisi kullanılamaz hâle geldi. Bu kadar geniş bir alanda yangından büyük zarar gören ormanların, bitki örtüsünün, buraları yuva yapan binlerce canlının yeniden eski hâline dönmesi, simsiyah olan toprağın yeniden yeşillenmesi kolay olmayacak.

En fazla zarar gören yerlerin “afet bölgesi” ilan edilmesi, kredi borçlarının ertelenmesi, yanan yerlerin yapım ve onarımı için destek verilmesi doğru kararlardır; zaten başka türlü bir uygulama düşünülemezdi. Binlerce mağdurun zararının tamamı olmasa da en azından bir kısmı böylelikle telafi edilebilir. Ama bunların yapılması olayın her yönüyle araştırılması, incelenmesi, böylesine ağır bir felaketin yaşanmasına yol açanlar kimlerse ortaya çıkarılması mecburiyetini kesinlikle ortadan kaldırmaz. Kimse toplumun her kesiminden yükselen ve yükselecek tepkileri, eleştirileri, muhalefetin olayı siyasete malzeme kılması diye nitelendirip sorumluluğunun üzerini kapamaya çalışmamalıdır.

Türkiye’de, diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, sıcak ve kurak geçen yaz aylarında çok sayıda yangın çıkar; mağduriyetler, ekonomik ve çevreyle ilgili kayıplar yaşanır. Bunların çoğu doğal nedenlerden kaynaklansa da bazılarında kendilerine otel yeri açmak isteyenlerin, bazılarında devletten kendilerince intikam almak isteyen teröristlerin de payı vardır. Ancak yangınların alan ve çap olarak son üç dört yıldır öncekilerin çok üzerine çıktığı ve son olarak bugünkü felaket düzeyine ulaştığını görüyoruz. Bu tablo durup dururken kendiliğinden mi oluştu? İnsanların, yetkili yöneticilerin bundaki payı nedir, nerelerde ve hangi konularda ne gibi yanlışlar yapılmıştır? Bu soruların cevabını araştırarak objektif tespitler yapılamadığı sürece, yakın gelecekte bundan bile daha büyük felaketlerle karşılaşmamız kaçınılmaz hâle gelir.

Yangınların olduğu yerlerde on binlerce vatandaşımız bir anda karşılaştıkları bu felaketin acılarını yaşarken Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin kendi kendini ibraya kalkışması, yetkili kişi olarak üzerine düşenleri eksiksiz yerine getirdiği anlamındaki açıklamaları, insanların aklını hafife aldığını gösteriyor. Bu derece kendini beğenmişlik yerine, herkesin merak ettiği bazı hususlara çok net cevaplar vermesi gerekir.

1. On yaşında çocuklar bile, yaz aylarında Akdeniz sahil bandındaki geniş alanın her yerinde, her an yangın çıkabileceğini bilir. Daha mevsim başlamadan en geç Nisan ayının sonuna kadar gerekli önlemlerin düşünülüp hazırlıklar yapılması gerekiyordu; siz, Bakanlık olarak neler yaptınız?

2. Orman yangınlarında en etkili vasıtanın yangın söndürme uçakları olduğunu bütün dünya biliyor, bunun gereğini yapıyor. Siz, Bakanlık olarak bu konuda ne yaptınız?

3. Bay Pakdemirli, siz üç yıldır garip bir uygulama yaptınız. Türkiye’nin yangın söndürme uçaklarına sahip tek kurumu olan THK’yi bu konunun dışında tutmak istediniz; açtığınız ihaleye 5 bin ton limiti koyarak uçakları 4900 ton kapasitesinde olan THK’yi peşinen dışladınız. 2019 ihalesini sonuçlandıramadınız ve o yıl ülkeyi yangınlara karşı hava desteğinden yoksun bıraktınız.

4. Çok istediğiniz Rus uçaklarından 2020’de ancak iki, bu yıl ise üç uçak için anlaşma yaptınız, sonuç ortada.

5. Böylesine bir yetersizliği izah için “Bakanlığın envanterinde uçak ve helikopter yok, Sayın Cumhurbaşkanımızın isteğiyle ihaleye çıkacağız.” demeniz, aslında her şeyi açıklamıyor mu? Bizim gibi orman yangınlarıyla yüz yüze olan Yunanistan, İtalya, Fransa ve İspanya’nın her birinin elinde ortalama yirmi yangın söndürme uçağının yanı sıra ayrıca kiraladıkları, bunun birkaç katı uçak varken “Bizim envanterimizde yok.” demeniz ayıbın bile ötesine geçmiyor mu?

6. Bu noksanı gidermek için illa bu felaketin yaşanması ve Cumhurbaşkanı’nın talimat mı vermesi gerekiyordu; durumu görüp komşularımızı örnek alarak gerekli girişimi yapmayı, yukarıya teklif götürmeyi niçin düşünmediniz?

7. THK uçaklarının müzelik olduğunu nasıl söyleyebiliyorsunuz; Amerika dâhil bütün Batı dünyasında aynı teknolojiden uçaklar kullanılmıyor mu?

8. THK’nin dokuz uçağından altısına en fazla 4 milyonluk dolarlık bakım yapılarak kullanıma hazır hâle getirileceği ortada iken bunun esirgenmesinin yol açtığı zararı kim karşılayacak? Hazır hâle getirmek yerine çürümeye terk etmek, vicdanları sızlatmıyor mu? THK, uçakların bakımını yapacak parayı bulamıyorsa gereksiz her yere verecek parayı bulabilen, dünyanın her yerine yardımlar ulaştırabilen, itibardan tasarruf edilmez denilerek harcamalar yapabilen Devlet’in 4 milyon doları sırf bu iş için tahsis etmesi çok mu zordu? Kayyum atanacak kadar müdahil olunabilen bu Kurum’un, uçaklar konusunda kaderine terk edilip sonra da gerekli bakımı yapamamışlar diye sorumlu tutulması inandırıcı oluyor mu?

9. Türkiye, doğrudan TSK bünyesinde güçlü bir yangın uçağı filosu oluşturmalıdır; büyüklüğü ve tekniği bizim şartlarımıza uymayan Rus uçaklarına çuval dolusu kiralama parası ödemek yerine, kendi hava sanayisi imkânlarımızla kendi uçaklarımız imal edilip bir an önce devreye sokulmalıdır.

10. Yaşanmakta olan bu facianın siyasi ve idari sorumluları bellidir. Milletimize ve özellikle canları pahasına yangınları söndürmeye çalışan her kademedeki bütün orman ve itfaiye görevlilerine karşı, yanlışlarının gereğini yerine getirmeleri vicdani ve ahlaki bir mecburiyettir.

 


Türk Yurdu Ağustos 2021
Türk Yurdu Ağustos 2021
Ağustos 2021 - Yıl 110 - Sayı 408

Basılı: 25 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele