950. YILINDA MALAZGİRT ZAFERİ

Ağustos 2021 - Yıl 110 - Sayı 408

Türk Milleti’nin tarihinde hayati önem taşıyan dönüm noktaları vardır. 26 Ağustos 1071 Malazgirt Savaşı ve Zaferi, bunların başında gelenlerdendir. Anadolu coğrafyası, binlerce yıllık tarihinde Avrasya bozkırlarında, Avrupa’da izler bırakan Türk akınlarına daha önce de sahne olmuştu. Ancak Malazgirt Zaferi akabinde Anadolu’da kurulan Türk-İslam siyasi egemenliğinin bugüne kadar kesintisiz sürmesi, sadece Türk tarihinde değil, dünya tarihinde de büyük etkiler yapmıştır. Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde bu topraklara Müslüman Türk mührü, silinmez bir şekilde vurulmuştur.

Bundan tam 851 yıl sonra, 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz ile Anadolu’ya sıkıştırılan Türk Milleti, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Büyük Taarruz ile düşmanı topraklarımızdan söküp atmıştır. Merhum Atsız Bey’in de dediği gibi “30 Ağustos’u anarken, bir inanç gücünün kazandırdığı zaferi düşünüyor ve ona başlangıç olan 26 Ağustos’u da hatırlıyoruz. 26 Ağustos, 40 bin kişinin 100 bini darmadağın ettiği başka bir inanç savaşının, Malazgirt’in de yıldönümüdür. (…) Türkiye Türklerine yakışan asıl bayram, 26-30 Ağustos günleri bayramıdır.”

Daha önceki girişimleri başarısız olan Doğu Roma imparatoru Romen Diyojen Selçuklu meselesini kökünden halletmek amacıyla 13 Mart 1071’de harekete geçti. İmparatorun ilerlediği haberi üzerine Mısır seferini yarıda kesip Ahlat’a gelen Sultan Alp Arslan oradan ayrılarak Ahlat-Malazgirt arasında Rahve Ovasında karargâhını kurdu. Çeşitli milletlerden oluşması sebebiyle birlikten mahrum 200.000 kişilik Bizans ordusuna karşılık Selçuklu ordusu hepsi aynı ideale hizmet eden yaklaşık 50.000 kişiden ibaretti. Alparslan’ın beraberinde Gevherayin, Afşin, Savtegin, Sunduk ve Ay Tegin gibi Anadolu’yu ve Bizanslılar’ı iyi tanıyan tecrübeli akıncı beyleriyle; Artuk, Tutak, Danişmend, Saltuk, Mengücük, Çavlı, Çavuldur ve Porsuk gibi Selçuklu devletinin en değerli emirleri bulunuyordu.

26 Ağustos 1071 Cuma günü öğleye kadar orduyu denetleyen ve kumandanlarına son direktiflerini veren Alparslan, imamı ve fakihi Buharalı Ebu Nasr Muhammed’in bütün Müslümanların İslam’ın zaferi için dua ettikleri cuma günü öğle vaktinde düşmana saldırması tavsiyesine uyarak ordusuyla birlikte cuma namazını kıldıktan sonra, “Ölürsem kefenim olsun.” dediği beyaz bir elbiseyle askerin karşısına çıkmış ve şöyle demiştir:

Ben, Müslümanların camilerde bizim için dua etmekte oldukları bu saatlerde düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç gerçekleşmiş olur, yenilirsek şehid olarak cennete gideriz. Bugün burada ne emreden bir sultan ne de emir alan bir asker var; ben de içinizden biri olarak sizinle birlikte savaşacağım; benimle gelmek isteyenler peşime düşsünler, istemeyenler serbestçe geri dönebilirler.”( Ali Sevim, “Malazgirt Muharebesi”, TDV İslam Ansiklopedisi.)

 Bu savaşın mühim bir yönü de, çok iyi bilindiği üzere, Bizans ordusundaki Türk unsurun (Oğuzlar ve Peçenekler) komutanları ile birlikte aynı dili konuştukları soydaşlarının yanına geçmeleridir. Bunun da önemli bir faktör olduğu açıktır. Bu olay, sadece savaşın kazanılması bakımından değil o dönemde var olan Türklük bilincini göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

Malazgirt Muharebesi, hiç şüphe yok ki, sadece Türk tarihinin değil, İslam tarihinin ve  dünya tarihinin dönüm noktalarından birini oluşturur. Bu zafer sonunda, Doğu Roma (Bizans) askerî gücünü büyük ölçüde kaybettiğinden Türk ilerlemesi karşısında direnememiş, çok kısa bir sürede Türkler Ege sahillerine ulaşmışlardır. Selçukluların bir kolu Kutalmış oğlu Süleyman Şah liderliğinde İznik merkezli Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurarken Büyük Selçuklu komutanları tarafından Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Saltuklu, Mengücüklü, Dânişmendli, Dilmaçoğulları, Ahlatşahlar, Yinaloğulları, Çubukoğulları ve Artuklu devletleri kurulmuştur.

XI. Yüzyıl sonlarında başlayan Haçlı Seferleri neticesinde İznik ve çevresi de dahil Batı Anadolu toprakları, Antakya, Urfa, Kudüs çevreleri bir süreliğine elden çıkmış olsa da bugünkü Suriye’nin önemli bir kısmı, Irak ve Anadolu’da Türk devlet, beylik ve atabeylikleri kök salmıştır. Öyle ki, Haçlılara ait kayıtlarda artık takriben bugünkü Güneydoğu Anadolu’dan Turcomania (Türkmenili),  Anadolu’dan da Türkiye olarak bahsedilmekteydi. Türkiye Selçuklularının XIII. Yüzyıl başlarında Karadeniz ve Akdeniz’e uzanan hakimiyetleri Alaeddin Keykubad döneminde adeta altın çağ yaşamalarına varmışsa da Moğol istilası sonucunda Anadolu giderek artan bir şekilde Moğol nüfuzu ve hakimiyetine girmiştir. Ancak Moğol istilası önünden ve sırasında meydana gelen ikinci büyük göç dalgasıyla Anadolu’nun Türk ve Müslüman kimliği giderek daha hâkim hâle gelmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan beyliklerin Anadolu’da Türkçenin resmi dil hâline gelmesinin de açıkça gösterdiği üzere Türk kültürünün yayılması ve hâkim konuma gelmesinde çok önemli etki ve katkıları olmuştur. Camileri, medreseleri, tekke ve zaviyeleri, han ve kervansarayları ile bu topraklara Türk-İslâm mührünü vuranlar hem Türklerin kadim geleneklerinden hem de benimsedikleri İslâm anlayışından kaynaklanan dinî müsamahaları ile burada yaşayan gayrımüslimler için de 8-9 asır sürecek bir Pax-Turcica’nın temellerini atmışlardır.

Dolayısıyla, bazı çevrelerin Türklerin Anadolu topraklarına daha önce de gelmesine dayanarak Malazgirt Zaferini adeta önemsizleştirmeleri, tarihî gerçeklikle bağdaşmayan bir yaklaşımdır. Hareketli bir yapıya sahip olan Türk kavimleri, proto-Türk olarak adlandırılabilecek kavimler Anadolu’ya olduğu gibi başka yerlere de gitmişler ve izlerini bırakmışlardır. Ancak şurası tartışılmaz bir gerçektir ki, Çağrı ve Tuğrul Beylerle başlayan Sultan Alp Arslan’ın Malazgirt Zaferi akabinde Kutalmış oğlu Süleyman Şah önderliğindeki Türkiye Selçukluları, Artuklular, Danişmendliler, Mengücekliler gibi devlet ve beyliklerle perçinlenen süreç; tarihin akışını değiştirmek, Anadolu’yu bir Müslüman Türk yurdu hâline getirmek ve buradan Rumeli’ye, İstanbul’un fethine, Viyana kapılarına uzanan sürece zemin teşkil etmek bakımından son derecede mühimdir. Haçlı Seferleriyle durdurulmak istenen bu tarihî akış, ancak 1683 Viyana Bozgunu ile tersine döndürülebilmiştir. Birinci Cihan Savaşı ve sonrasında Türkleri geldikleri yere göndermeye kararlı Batılı emperyalistlere karşı Türk Milleti bu defa bir başka büyük komutan ve devlet adamı önderliğinde Türk Milleti bu toprakların ebediyen Türk yurdu olduğunu göstermiştir. Bu vesile ile Sultan Alp Arslan ve ordusundan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve kahraman askerlerine bu vatanı kanları, canları pahasına bize bırakan ecdadı rahmet ve minnetle anıyoruz.

TÜRKİYE’DEKİ SIĞINMACILAR VE DÜZENSİZ GÖÇMENLER HAKKINDA BASIN AÇIKLAMASI

Türk kamuoyunun son günlerdeki en önemli tartışma konusunu başta Suriyeli sığınmacılar ve Afganistan’dan gelen düzensiz göçmenler olmak üzere ülkemize dışarıdan gelen nüfusun yol açtığı ve ileride yol açacağı sorunlar teşkil etmektedir. 2011 yılında başlayan Suriye meselesi, Türkiye’yi pek çok bakımdan derinden etkilemeye devam ediyor. Bugün Türkiye’de kabaca 6-7 milyon civarında sığınmacı ve düzensiz göçmen bulunduğu söylenmektedir. Bunun büyük kısmı Suriyeli sığınmacılar olup bunların çoğunluğu da 8-9 yıldır ülkemizde şehirlere ve kasabalara dağılmış olarak yaşamaktadır.

Bu süreçte, PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD/YPG tarafından, nüfusunun çoğunluğu Arap olan bir bölgede etnik temizlik gerçekleştirilmiş; bu durum, uluslararası kuruluşların raporlarıyla tespit edilmiştir. Bir yandan Suriye’nin kuzeyi nüfus bakımından değişime tabi tutulurken bir yandan da Türkiye’nin şimdilik sosyal ve nüfus yapısının, ileride de idari ve siyasi yapısının değiştirilmesi hedeflenmiştir.

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtları sonrasında ülkelerine dönenlerin sayısı birkaç yüz binden ibaret kalmıştır. Barış Pınarı Harekâtı’nda kontrol altına alınması planlanan bölgenin, ABD ve Avrupa ülkeleri, özellikle Rusya tarafından yapılan hamlelerle çok mütevazı bir alanla sınırlı kalması, bir milyon kadar Suriyeliyi geri gönderme planının büyük ölçüde gözden geçirilmesine yol açmıştır.

Bu meselenin insani boyutuyla Türkiye ve Suriye’nin geleceğine dönük manasını birbirinden ayırmak şarttır. Türk Devleti ve Türk milleti, büyük bir alicenaplık göstermiştir; ancak bu, sürdürülebilir bir durum değildir. Türkiye’nin sosyal dokusu ciddi bir şekilde değişime maruz kalmaktadır. Hem Suriye’nin hem de Türkiye’nin nüfus yapısına büyük ölçüde etkide bulunan bu mesele, “Ensar-Muhacirin” söylemiyle süslenerek “Türkiye zaten göçmenler ülkesidir, sizin de atalarınız filan yerden geldi.” gibi sığ ve mantık dışı bir zeminde ele alınamaz. Suriyeli sığınmacılar başta olmak üzere, Afganistanlılar veya Afrika’dan gelenlerle Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında kaybedilen topraklardan Anadolu’ya gelenleri, Balkan ve Kafkas göçmenlerini kıyaslamak abesle iştigaldir. Hele hele Türklerin de bu topraklara başka yerlerden geldiği gibi alçakça söylemlerin sahiplerine, Türklerin bu toprakları, Bizans’ın merhametine iltica ederek değil kan dökerek, can vererek, imar ederek vatanlaştırdığını hatırlatırız. Birinci Cihan Harbi sonrasında Anadolu’nun ortasına sıkıştırılmak istenen Türk milleti, Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verdiği Millî Mücadele ile bu toprakların ebediyen Türk yurdu olduğunu dünyaya kabul ettirmiştir.

Suriyeli sığınmacılar veya Afganistanlı düzensiz göçmenlerin Türkiye ekonomisi açısından neredeyse vazgeçilmez olduğu şeklindeki propagandalar ise abartıdan ibarettir. Bu bağlamda sığınmacı ve göçmenlerin ucuz işçi olarak çalıştırılmasının insan haklarıyla bağdaşmadığını da belirtmeliyiz. Ülkemiz, onlara yaptırılan işleri yapabilecek nüfus varlığına sahiptir. Şayet belirli alanlarda dışarıdan iş gücüne ihtiyaç varsa bu, rastgele ve kitleler hâlinde gelen göçmenlerle halledilecek bir mesele olmayıp devletin belirli bir plan ve kural dâhilinde yürürlüğe koyacağı bir siyasetle olur.

Bugün geldiğimiz noktada, Suriyeli sığınmacıların ülkedeki varlıklarını şu veya bu şekilde kalıcı hâle getirecek uygulamaların devam ettirilmesinin ileride telafi edilemez sıkıntılara yol açacağı ayan beyan ortaya çıkmıştır. Bu meselenin çözümü ve sığınmacıların büyük bölümünün geri gönderilmesi için bir strateji takip edilmesi elzemdir. Suriyeli çocuk ve genç nüfusun, işin doğası gereği istenmedik durumlara konu olması kaçınılmazdır. Bunun gibi sıkıntılara ve meselelere dikkat çekmek, Suriyeli düşmanlığı veya nefreti değildir. Suriyeli sığınmacıların veya Afganistan’dan gelenlerin arasına karışmış olan terör örgütü mensuplarının ciddi bir tehdit oluşturduğunu izaha gerek yok. Bunun yanında genç ve yoksul nüfusun birtakım gayrimeşru yollara çekilmesinden kaynaklanan meselelerin büyüyerek sıkıntılara yol açması da kaçınılmazdır.

Bütün bunlarla birlikte asıl dikkat edilmesi gereken, meselenin “Suriyeli Sığınmacılar” ve onlara insani yardım yapılması konusuna indirgenmemesi gerektiğidir. Sömürgeci ve yayılmacı güçlerin ülkemizi ve çevremizi düzenleme amacını taşıyan projelerinin ileride yol açacağı daha büyük ve derin çatışmalara karşı, şimdiden sağlam veri ve bilgiye dayalı, Türk Millî Devleti’nin bekasını sağlamaya yönelik tedbirler acilen hayata geçirilmelidir. Bunun için de güneyimizdeki “PKK Terör Devletçiği Projesi”nin tarihe karışması, Suriye’de güvenlik ve iç barışın kesin olarak sağlanması, bu gerçekleşene kadar Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin denetimindeki bölgenin, Türkiye’deki Suriyeliler ve Suriye Türklüğü için “güvenli bölge” hâline getirilmesi elzem ve öncelikli hususlardır.

Türkiye, imparatorluk bakiyesi olarak kurulmuş bir millî devlettir. Onun bu vasfına ve üniter devlet yapısına halel getireceği açık olan nüfusa dayalı bir saldırıyla karşı karşıyayız. Türkiye, insani boyut bahane edilerek bu sınırlar içinde, âdeta çok uluslu bir siyasi oluşuma dönüştürülmek istenmektedir. Sığınmacılar ve göçmenlerin Türkiye’de kalmasının iyi olacağını ileri süren Batılı çevrelerin niyetleri de açıktır. Bu, Türkiye ve Türk milleti açısından artık en önemli beka meselesi hâlini almıştır. Hiçbir ülke veya millet, nüfusunun yüzde 10’una tekabül eden ve doğurganlığı dikkate alındığından 20-25 yıl içinde yüzde 20’ye çıkabilecek olan bir yabancı nüfusu hazmedemez. Bu toprakların adı “Türkiye”, bu milletin adı “Türk Milleti”dir.

Türk Ocakları olarak Devlet’imizin, bu hayati mesele hakkında ciddi tedbirleri bir an önce almasını, sığınmacılar meselesini, Suriye Devleti başta olmak üzere konunun muhatapları ile bir an önce bir çözüm yoluna sokmasını, başta İran sınırı olmak üzere bütün sınırlarımızın düzensiz göçmen akınlarıyla “yolgeçen hanı”na dönmemesi için her türlü tedbiri uygulamaya koymasını talep ediyoruz.

Özetle diyoruz ki:

- Suriyeli sığınmacıları Osmanlı’nın son döneminde kaybedilen topraklardan kalan vatan topraklarına yapılan zorunlu göçler, mübadele vb. ile gelenlerle karşılaştırmak cehalet değilse kötü niyetten kaynaklanan bir çarpıtmadır.

- Şayet bazı sektörlerde dışarıdan gelecek işgücüne ihtiyacı varsa bu, planlanarak yapılmalıdır.

- İnsan kaçakçılığına ve emek sömürüsüne göz yumulamaz.

- Türkiye’nin sınırları yolgeçen hanı değildir.

- Türk milletinin darda kalan komşulara ve misafirlere karşı gösterdiği misafirperverliğin istismar edilerek Türkiye’nin, mevcut sınırlarıyla çok uluslu bir yapıya dönüştürülmesine izin verilemez. Bu ülkenin bin yıllık kesintisiz hâkimi Türk milletidir, bu gerçeği değiştirme planlarına geçit verilemez.

TÜRK OCAKLARI GENEL MERKEZİ

 


Türk Yurdu Ağustos 2021
Türk Yurdu Ağustos 2021
Ağustos 2021 - Yıl 110 - Sayı 408

Basılı: 25 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele