Geçmişten Günümüze Ermeni Meselesi

Mayıs 2021 - Yıl 110 - Sayı 405

Anadolu topraklarında, dokuz asır boyunca hâkimiyeti altındaki farklı etnik ve dinî gruplarla nispi bir barış ve huzur ortamı tesis etmiş olan Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı tecrübelerinin mimarı Türk milletidir. 19. yüzyıl başlarından itibaren önce Balkanlar’da ve gayrimüslim topluluklarda başlayan ayrılıkçı ve milliyetçi hareketler, sonra Müslüman unsurlara ve Asya topraklarına da intikal etti. Bu bağlamda, 19. yüzyılın son çeyreğinde bariz bir teşkilatlanma içine giren Ermeni örgütlenmeleri, Türk milletinin varlığına kasteden emperyalist güçlerle işbirliği içinde hareket etti. I. Dünya Savaşı, önemli ölçüde, Osmanlı Devleti’nin bilhassa petrol kaynakları bakımından zengin ve stratejik önemi büyük topraklarının paylaşımı üzerine kurgulandı. Osmanlı Devleti, Balkan hezimetinden sonra toparlanıp var gücüyle savaşa hazırlandı.

Tarihte, devletlerarasında ebedî dostlukların ya da düşmanlıkların olmadığı apaçık bir hakikat olmakla birlikte, geçmişten geleceğe uzanan millî bir siyaseti olmayan devletlerin ayakta kalamayacağı da bir başka gerçektir.

Bugün bazı çevreler, özür dilenmesi ve sözde soykırımın tanınması hâlinde, Türkiye’nin bir sıkıntıdan kurtulacağı iddiasındadırlar. Bu, safdillikten öte tarih şuuru yoksunluğundan kaynaklanan sakat bir düşüncedir.

Ermeni meselesinde, II. Abdülhamid devrinden 1914’e uzanan gelişmelere bakıldığında, yabancı baskılarının Ermenilerin yaşadığı Doğu illerinde, yani Trabzon ile altı vilayette (biri Trabzon-Erzurum-Sivas; diğeri Bitlis-Mamuretü’l-aziz-Van-Diyarbekir çevresinde; aslında bugünkü Samsun-Amasya-Tokat hattından doğuya ve güneye doğru olan illerimizin tamamında) iki yabancı genel müfettişin görevlendirildiği, bu kişilerden biri görev yerine gitmişse de I. Dünya Savaşı başladığı için görevlerinin aslında başlamadan bittiği bilinmektedir.

Birinci Dünya Savaşı başlarında, henüz “tehcir” denilen sevk ve iskân kararı ortada yokken Van’da büyük bir isyan çıkartan ve Ruslarla işbirliği yaparak idareyi ele geçiren komitacılar, büyük bir katliama yol açtılar. 1915’te, bu olayda ve Çanakkale gibi pek çok cephede bir ölüm kalım savaşı verilirken ordunun arkadan hançerlenmesi yüzünden Türk milletinin ve Türk devletinin nefsi müdafaa tedbiri olarak alınan “sevk ve iskân” kararı sayesindedir ki, bugün o Doğu vilayetlerinde, Erzurum’dan Diyarbakır ve Urfa’ya uzanan hatta ezan sesi duyuluyor; bütün Türk vatandaşları hayatlarını idame ettiriyor. Aksini iddia edenler, bir zamanların Müslüman Türk kenti Revan’a (bugün Erivan) bakabilirler.

Unutmayalım ki Türk milleti, I. Dünya Savaşı’nda bir varoluş mücadelesi vermiştir. Bu savaşın çıkmasında, büyük ölçüde Osmanlı mirasının paylaşımı da rol oynamıştır. “İttihatçılar Türkçülük yaptı ve Osmanlı dağıldı.” iddiasını ileri sürenler var. Bu, açık bir çarpıtmadır. İttihatçılar, sonuna kadar “ittihad-ı anasır” ve “ittihad-ı İslam” siyaseti izlediler. Buna uyan unsurlar da oldu ama maalesef hem gayrimüslim unsurlar hem de bazı Müslüman unsurlar, kendilerine yapılan bağımsızlık vaatlerine kanıp karşı cephede yer aldılar. Osmanlı Devleti, birçok cephede savaşırken, daha tehcir kararı ortada yokken Van isyanında Ruslarla işbirliği yapan Ermeni çeteler, ikmal yollarına da saldırmaya başladılar.

Savaş şartları yüzünden masum insanların hayatlarını kaybetmesi elbette üzücüdür. Bu insanların etnik kökenine göre, dinine göre verilen tepkiler, Haçlı zihniyetinin yansımasıdır. Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Anadolu’da ölen, öldürülen milyonlarca Müslüman Türk’ün acısına bugüne kadar “ortak acı” diyen başka bir devlet oldu mu? Prof. Dr. Yusuf Sarınay’ın Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü döneminde kitaplaştırılan belgelerde, 1915-1922 arasında Anadolu’da Ermeni çeteler tarafından katledildiği sabit olan 523.000 Müslüman’ın torunlarına taziye mesajı yayımlayan oldu mu? Bugün Orta Doğu’da oluk oluk Müslüman kanı akmaktadır. Terörü, şiddeti ve vahşeti Müslümanlara yamayan medeni (!) Batılıların gözyaşlarını biz mi göremiyoruz?

Ermeni meselesi, basit bir taziye ve özür meselesi değildir; bir Türk-Ermeni çatışması da değildir. Bu mesele dün, Türk milletinin bu topraklarda bin yıldır kesintisiz ve ortaksız süregelen egemenliğine yönelik bir tehdidin aracı olarak gündeme getirilmiştir. Türkiye’den, Ermenistan ile ilişkileri düzeltmesini isteyenlerin öncelikle Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesini, Türkiye üzerindeki toprak iddialarından vaz geçmesini istemeleri gerekmez mi? Ama hayır! Onların derdi, tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi hep Türk’ü tavize, diz çökmeye zorlamaktır. Onun içindir ki, Türk devleti bu baskılara asla aldırış etmemelidir.

İnsanlık ideali, evrensel barış iddialarına rağmen acı ama gerçek olan şu hususu da hatırda tutalım: Bizden aslında Türk olduğumuz için, Müslüman olduğumuz için, Hristiyanlığın ilk yayıldığı bu toprakları vatanlaştırıp Müslüman Türk yurdu yaptığımız için, İslam’ı kimseyi zorlamadan Avrupa’nın göbeğine kadar yaydığımız için, Viyana kapılarını zorladığımız için, Roma’yı fethe kalktığımız için özür dilememiz isteniyor. Bizi yönetenlerin, I. Dünya Savaşı sonrasında, Anadolu’nun ortasına, Türklüğün yeni Ergenekon’una sıkıştırılan bu aziz milletin, bir daha asla cihanşümul bir iddianın sahibi olmasına izin vermemeye azimli küresel güçlerin –haşa- her şeye kadir olmadığını idrak etmeleri, Allah’ın izniyle Türk milletinin, Türk dünyası ve İslam âleminin bayraktarlığı görevini kimsenin engelleyemeyeceğine iman etmeleri şarttır.

Siyaset ve diplomasi çerçevesinde sarf edilecek sözler, yapılacak işler, asla bu milletin geleceğini ipotek altına alacak ima ve manalar taşımamalıdır. Hükûmet başta olmak üzere devletimizi temsil eden organlar, Türk milletinin şerefine halel getirecek, ecdadımızın ve şehitlerimizin ruhlarını incitecek bir adım atmamalı; Türk milleti ve devletini suçluluk psikolojisine sokacak açıklamalar yapmamalıdır. Köklü ve büyük milletler, “ağlayıp sızlama”yı pek beceremezler. Bizim asaletimiz, vakarımız, acılarımızı içimize gömüşümüz bazılarınca yanlış algılanıyor. Büyük katliamlara, işkencelere maruz kalmış, “aziz-i vakt” (efendi) iken “âdanın zelil kıldığı” (düşmanın aşağıladığı) ecdadımızın yaşadıklarını feryat figan dillendirmeyi zül addettik.

Bizim medeniyetimiz, bir hoşgörü ve adalet medeniyeti idi; evet, diğer unsurlar gibi Ermeniler de bu çatı altında huzur içinde yaşadılar. Ama asla bizim irademizle meydana gelmediği, Ermenileri kışkırtan emperyalist odakların yönlendirmesi ve onlarla işbirliği yapan çetelerin sebebiyet vermesiyle ortaya çıktığı sabit olan hadiseler yüzünden kimse, Türk milletini suçlayamaz; özür, tazminat vb. taleplerde bulunamaz. Milletimizin tarihinde soykırım gibi utanç verici bir hadise yoktur, kimse milletimize böyle bir suçlama ile hakaret edemez.

Hamiş

ABD Başkanı Joe Biden, göreve geldikten sonra Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile ilk görüşmesini 23 Nisan 2021 tarihinde, ertesi gün yapacağı açıklamada “soykırım” tabirini kullanacağını bildirmek üzere yaptı. Türkiye’yi “soykırım” ile suçlayan ABD Başkanı Biden’ın ertesi günkü açıklamasında yer verdiği; “Osmanlı dönemindeki Ermeni soykırımı”, “Konstantinopolis’teki Ermeni aydınlarının ve cemaat liderlerinin Osmanlı makamları tarafından tutuklanması”, “Tarihi doğruluyoruz. Bunu suçlamak için değil, olanların tekrarlanmamasını sağlamak için yapıyoruz.” gibi ifadeleri, esasen tam da bir zamanlar “Bu iş Osmanlı’nın sorunu idi, Türkiye Cumhuriyeti’ni bağlamaz.” diyerek İttihatçıları günah keçisi yapanların düştüğü tuzağı, bir kez daha kurmaktadır. “Gelecekte, dünyanın herhangi bir yerinde zulümlerin meydana gelmesini önlemek için ortak kararlılık”tan dem vuran Biden, soykırımlar üzerinde kurulmuş olan kendi devletinin, dünyanın dört bir yanını kan gölüne çeviren, Büyük Orta Doğu Projesi ile yüzbinlerce insanın ölümüne, milyonların sığınmacı olmasına sebebiyet veren politikaları dolayısıyla insanlıktan özür dilemeyi ve behemehâl hatalarını telafi etmek için harekete geçmeyi düşünmekte midir? Tabii, böyle bir soruyu sormak bile abes. Dertleri insanlık, soykırım falan değil. Soykırım suçlaması; siyasi yönlendirmelerle, Türkiye’yi muhtemel bir takım yaptırımlarla şantaj ve baskı altında tutmak için bir araç. Ermeniler de maalesef 1880’lerde, 1910’larda olduğu gibi şimdi de onların kirli emelleri için istismar ettikleri bir toplum. Dolayısıyla bizim hiçbir şekilde bu gibi suçlamalara pabuç bırakmamız, siyasi alandan hukuki mecralara kadar her platformda hadiselerin gerçek yüzünü bıkmadan usanmadan anlatmamız şarttır. Gerçi, insanlar inanmak istediklerine inanmaya devam edeceklerdir ama biz yine de surda bir gedik açmak için çaba göstermeye devam etmek durumundayız. Tabii, bu bağlamda salt “Yapmadık, etmedik.” tarzında bir savunmadan ziyade 19. yüzyıldan 1920’lere kadar Osmanlı Devleti’nin Müslüman tebaasının maruz kaldığı katliam ve sürgünleri, I. Dünya Savaşı’nda yetişkin erkek nüfusu cephelerde savaşırken içeride Ermeni komitalarının düşmanla işbirliği yaparak devleti arkadan vurması, ordumuzun ikmal yollarına, telgraf hatlarına saldırması ve Müslüman ahaliye karşı giriştiği kıyımları ortaya koyan bir yaklaşımla bunu yapmalıyız. Bu konuda çok büyük bir literatür ortaya konulmuştur, yetişmiş uzmanlarımız vardır. Dolayısıyla Türkiye’nin saklanacak gizlenecek bir şeyi yoktur.

Bu vesileyle Ermeni teröristlerce şehit edilen sadrazam Talat Paşa başta olmak üzere bütün devlet adamlarımızı, diplomatlarımızı rahmet ve minnetle anıyorum.


Türk Yurdu Mayıs 2021
Türk Yurdu Mayıs 2021
Mayıs 2021 - Yıl 110 - Sayı 405

Basılı: 25 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele