Türk Ocaklarının İkinci Defa Açılması ve Sonrası-4

Aralık 2020 - Yıl 109 - Sayı 400

Prof. Dr. Orhan Düzgüneş Genel Başkan

Mevcut Ocak şubeleriyle görüşen Cezmi Bayram, onlardan “Olağanüstü Kurultay toplanması”nı isteyen yazılar aldı. Ardından 4 Nisan 1973’te hukuken Genel Başkan olan Emin Bilgiç ile görüşerek isteğini iletti. Bilgiç’in davetiyle Türk Ocağı Kurultayı, 29 Nisan 1973 tarihinde, Ankara’da Ülkü-Bir Genel Merkezi’nde yapıldı. Prof. Dr. Orhan Düzgüneş, yeni Genel Başkan oldu. Yönetim Kurulunda Ahmet Nihat Akay (1975 yılında MEB Müsteşarı oldu.) Haydar Diriöz, Nevzat Kösoğlu, Emin Bilgiç, İbrahim Metin, Metin Akın ve Rasih Demirci yer aldılar. Böylece Prof. Dr. Orhan Düzgüneş’in 1994 yılına kadar sürecek Başkanlık dönemi başlamış oldu.

Prof. Düzgüneş, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde İstatistik ve Genetik Kürsüsünde öğretim üyesiydi. Milliyetçi kuruluşlarla 1970 yılına kadar irtibatı olmamıştı. Aynı fakültede öğretim üyesi olan eşi Prof. Dr. Zeliha Düzgüneş ise Milliyetçi Türk Kadınları Derneği üyesiydi ve toplantılarına muntazam katılırdı.

Orhan Düzgüneş, Kastamonu lisesinde Fethi Tevetoğlu ile aynı sınıftaydı, yani irtibatı olmasa da camianın yabancısı değildi. Millî şuur sahibi; ülkesine, milletine ve mesleğine hizmet azminde olan; vatansever, Nevzat Kösoğlu’nun ifadesiyle “kıblesi düzgün” bir insandı; inançlı, millî ve manevi değerlerine bağlı, ahlaklı, faziletli, karakterli, tam anlamıyla “adam gibi adam”dı. Son derece sakin ve mütevazıydı, sorumluluk duygusu yüksekti. Şahsı adına isteği, beklentisi ve hesabı hiç olmadı. Hiçbir göreve ve makama kendi talebiyle gelmedi. Bir “hizmet” adamıydı; nerede kendisine ihtiyaç duyulup teklif yapıldıysa, şartlar ne olursa olsun, omuzlamak azmiyle kabul etti.

Üniversitelerde olayların yoğunlaşmaya başladığı 1968’de Ziraat Fakültesi Dekanı’ydı. Solcu öğrencilerin baskısıyla fakültede boykot başladı. Ancak çoğunluk buna karşıydı. Nitekim milliyetçi öğrencilerin girişimiyle Eylül ayında yapılan oylamada derslerin başlatılması kararı çıktı. Dekan Düzgüneş, kararı uygulamak isteyince solcular büyük tepki gösterdiler; şiddete başvurdular. Dekandan milliyetçi öğrencilerin derslere alınmamalarını, faaliyetlerine izin verilmemesini ve boykotun devamını talep ettiler. Bunları kabul etmeyince makam odasını bastılar, koltuğunu yakıp pencereden attılar. Orhan Hoca, şahsiyetli bir insan olarak yapılan edepsizliği hazmedemezdi; istifa etti. Milliyetçi öğrenciler Düzgüneş’i yalnız bırakmadılar; yanında yer alıp desteklediler. Böylece camiayla aralarında hissi bir yakınlaşma oluştu.

Prof. Dr. Orhan Düzgüneş, yurt içi ve dışındaki bilim çevrelerinde kendi alanında bilinen, tanınan, saygı gören, makaleleri uluslararası önemli dergilerde yayımlanan, okunan kaliteli bir bilim insanıydı. Bir ara Amerika’da bulunmuş, bir ABD üniversitesinde ders vermişti. İlmî kariyerinden dolayı milliyetçi kimliği ve sıfatları bilinmesine rağmen, 1987 yılında TÜBİTAK Hizmet Ödülü verildi.

Ocak Genel Merkezi’nin hukuki sorunları çözülmüştü; fakat gerek ülkedeki siyasal ve sosyal şartlar, giderek artan ideolojik kutuplaşmadan kaynaklanan çatışma ortamı, gerekse Ocak’ın maddi durumunun elverişli olmaması sebebiyle faaliyet yapılamadı. Yer meselesi, 1978 yılında milliyetçi faaliyetleri ve yayınları her zaman desteklemiş olan İdris Yamantürk’ün mülkiyeti kendisinin olan Âdem Yavuz Sokağı, 3/6 numaradaki dairesini Ocak’a tahsis etmesiyle çözüldü. Burada 12 Eylül darbesine kadar, sık olmasa da bazı kültürel toplantılar yapıldı. Ancak katılım sınırlı kaldı, çünkü özellikle milliyetçi-ülkücü gençlerin gidecekleri başka yeni ülkücü kuruluşlar vardı. MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş ile doğrudan irtibatı bulunan bu dernekleri, kendileri kurup yönetiyor; dergiler çıkarıyorlardı. Gençlerin yanı sıra çeşitli meslek kollarındaki milliyetçiler, dernekler kurarak örgütleniyorlardı. Bunların arasında özellikle öğretmen ve öğretim üyelerinin kurdukları “Ülkücü Öğretmenler Birliği (ÜlKÜ-BİR)” hem fikir ve düşünce açısından hem de hareket kabiliyeti ve tesiri bakımından ön plana çıktı, Milliyetçi fikir ve düşüncenin yurt geneline yaygınlaşmasına, halka mal olmasına zemin hazırladı; aydınlar arasında etkili olan sol fikirlere karşı denge sağlanmasına yardımcı oldu. Milliyetçi hareketin o yıllarda aksiyon gücünü ülkücü gençler, fikir ve düşünce yönünü ülkücü öğretmenler ve öğretim üyeleri temsil etti. Gelirleri sadece devletten aldıkları maaşla sınırlıydı; ailelerinin, çocuklarının nafakasından keserek dernek giderlerini karşıladılar, milliyetçi yayınları desteklediler. Hiçbir güvenceleri yoktu; sürüldüler, meslekten atıldılar. Namlunun ucundaydılar, çok şehit verdiler.

ÜLKÜ-BİR (Ülkücü Öğretmenler ve Öğretim Üyeleri Birliği)

Orhan Düzgüneş, 1970’te Ülkü-Bir Genel Başkanı olmuştu. Dernek henüz emekleme dönemindeydi, şube sayısı otuzdan azdı ve dolayısıyla maddi imkânları zayıftı. Kısa bir süre sonra faaliyetler hızlandı, şube sayıları arttı. Ülkü-Bir, kamuoyunda tanınan, ağırlığı bulunan bir kuruluş hâline geldi. Orhan Düzgüneş, nitelikli bir bilim adamı olmasının yanı sıra çalışkanlığı, dürüstlüğü ve kişiliğiyle itibarlı bir insandı. Bu özellikleriyle Kurum’u başarıyla temsil ediyor, saygı görüyordu. 12 Mart ara rejiminin son hükûmetini kurmak üzere görevlendirilen Ferit Melen, onu Millî Eğitim Bakanı yapmak istedi ama Düzgüneş, bilimsel çalışmalarını yarım bırakmak istemediğini söyleyerek kabul etmedi. Melen’in isim istemesi üzerine önerdiği Sebahattin Özbek, Bakan yapıldı.

ÜLKÜ-BİR, 1. Milliyetçi Cephe Dönemi’nde Ahmet Nihat Akay’ın MEB Müsteşarı, Ayvaz Gökdemir’in Öğretmen Okulları Genel Müdürü olmalarıyla birlikte büyük bir hamle yaptı. 33 yaşında bu makama gelen Ayvaz Gökdemir millî şuur sahibi, fikir ve kültür kapasitesi yüksek bir münevver olmasının yanı sıra eğitim konularını, okulların sorunlarını ve ne yapılması gerektiğini çok iyi bilen, camiayı yakından tanıyan, zeki, becerikli, cesur ve dürüst bir insandı. Fikrî yapısı ve ülkücü kimliğiyle bu makamda fazla kalamayacağının farkındaydı. Zamanla yarışırcasına işe koyuldu. Müsteşar A. Nihat Akay’ın da desteğiyle, Öğretmen Okulları ve Eğitim Enstitüleri Müdürlüklerine, kendisi gibi ülkemize ve milletimize hizmet heyecanı duyan, mesleki konuları bilen, sorunlardan yılmayan öğretmenlerin tayinini sağladı. Onlara her zaman arkalarında olacağını ifade ederek güvence verdi; cesur ve kararlı davranmalarını istedi. Aslında Bakanlık Mevzuatı, eskiden beri eğitimin milliyetçi esaslar çerçevesinde yürütülmesini öngörüyordu. Ayvaz Gökdemir, yeni bir icat yapmıyor; esasen mevcut olan bu esasları hayata geçirmek istiyordu. Öğretmenler ve okul yöneticilerinden Bakanlık yukarı kademelerine kadar yansıyan bir heyecan dalgası oluştu. Öğretmen okullarının bulunduğu her yerde kısa zamanda bu okullardaki millî ruh ve heyecanların etkileri görülmeye başlandı.

Ayvaz Gökdemir iki yıl kadar süren bu görevinde yapılanları, Türk Yurdu’nun 2007 Mayıs sayısındaki mülakatında şöyle ifade etmişti:

“ ... çok büyük reaksiyon gördük, çeşitli iftiralar atıldı ama aldırmadık, doğru bildiğimizi yaptık. Türk milletine, yetişkinlikleri kendilerine kalmış, buna bir şey diyemem ama istikameti doğru, ‘Ben Türküm’ demekte tereddüt etmeyen, sağlam duruşlu yüz bin genç yetiştirdik. Karşımızdakiler o zamana kadar sağ kesimden dirençli bürokratlar görmemişlerdi. Biz bilgiyle, kanunla, nizamla hareket ederek bir icraat ortaya koyduk. İstikametimiz, icraatımız doğruydu, dayanağımız kanundu. Onun için de benimle beraber çalıştığı için tahkikata uğramış hiçbir öğretmen yoktur.”

Orhan Düzgüneş’in başkanlığını yaptığı Ülkü-Bir yönetimi ile Genel Müdür Gökdemir arasında karşılıklı güvene dayalı uyum ve yardımlaşma vardı. Ancak solcu muhalefetin yanı sıra AP grubundaki milliyetçilik karşıtı çevreler yapılanlardan rahatsızdı. Basında yoğun bir kampanya başlatıldı. Başbakan Süleyman Demirel bu baskılara dayanamadı. 77 seçimleri sonrası yeni hükûmeti kurarken hem Bakan Ali Naili Erdem  hem de Müsteşar Ahmet Nihat Akay ve Ayvaz Gökdemir dâhil bakanlık üst yönetimini bütünüyle değiştirdi. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar Gökdemir’in de belirttiği gibi maarif ordumuza millî ruh ve duygular taşıyan on binlerce öğretmenin katılımını engelleyememişlerdi. Bunların pek çoğu ÜLKÜ-BİR şubelerinde yer aldılar. Böylece bu mesleki milliyetçi kuruluş güçlü ve kolay pes etmeyen bir kitle desteği edinmiş oldu. Bu durum, doğal olarak siyasi alana da yansıdı. 77 genel seçimlerinde, Türk milliyetçiliğini temel alarak politika yapan MHP’nin oylarının yüzde yüze yakın oranda sıçrama yapmasında ve bu temponun 12 Eylül darbesine kadar kesintisiz sürmesinde çok etkili oldu.

1978 ÜLKÜ-BİR Genel Kurulu

Orhan Düzgüneş’in Ülkü-Bir Genel Başkanlığı 1978 yılına kadar devam etti. Yönetim Kurulu, o yılın Eylül ayında olağan kongrenin toplanmasına karar verdi ve hazırlıklar başladı. Orhan Düzgüneş, kongreden günlerce önce Alparslan Türkeş’i ziyaret ederek toplantıyla ilgili bilgi sundu. Yeni yönetimin teşkili ve başka konularda düşüncelerini öğrenmek ve buna göre bir yol haritası belirlemek istediklerini ifade etti. Çünkü ÜLKÜ-BİR, partinin yan kuruluşlarından biriydi. Ayda iki defa parti genel merkezinde yapılan ülkücü kuruluşların toplantısına çoğu kere Düzgüneş gider, kendisinin gidememesi durumunda Cezmi Bayram’ı gönderirdi. Bazen Türkeş’in toplantıdan ayrılıp ikinci kattaki odasına çıkmasını gerektirecek acil bir durum doğduğunda, riyaseti Orhan Hoca’ya bırakıp gündeme devam etmesini isterdi. Türkeş, kongre ile ilgili bir şey söylemeye gerek olmadığını, hazırlıklara devam edilmesini söyleyerek başarılar dilemekle yetindi.

Kongreye az bir süre kala mevcut yönetime karşı bir liste çıkarılmak istendiği, bununla ilgili girişimler yapıldığı duyumları gelmeye başladı. Ancak yöneticiler bundan tedirgin olmadılar. Çünkü toplantıya katılacak olan öğretmenlerle aralarında çok güçlü bir gönül ilişkisi, karşılıklı sevgi, saygı ve güvenden kaynaklanan kardeşlik bağları vardı. Üstelik Genel Başkan Türkeş’ten yönetim değişikliği yönünde bir talep gelmiş değildi. Bu sebeple herkes kongre sabahı, ülkücü öğretmen camiasına yaraşır seviyesi yüksek, aynı fikirlerin, düşünce ve heyecanların paylaşılacağı vakur bir toplantının yapılacağından emin olarak salona geldi. Ancak onları acı bir sürpriz bekliyordu. Salon, sabahın erken saatlerinde büyük çoğunluğu Ülkü Ocağına mensup gençlerle bazı ülkücü kuruluşların yöneticileri tarafından doldurulmuştu. Taşradan gelen delegelere oturacak yer kalmamıştı, çoğu dışarıda bekleşiyordu. Gürültüler ve kargaşa içerisinde usulen bir divan oluşturuldu. Gündem falan bir kenara atılarak konuşmalar başladı. Belli ki salonun işgalini hazırlayanlar, kimlerin konuşacağını da kararlaştırmışlardı. Mikrofona her gelen konuşmacı, ülkücü hareketi baltalamaya çalışanların olduğunu ifade ederek isim belirtmeden mevcut yöneticileri ağır şekilde suçluyordu. İtiraz etmeye kalkışan olursa hakarete uğruyor, tartaklanıyordu. Yıllardır Türkiye’nin her yanında ülkücü hareketin bayrağı yükselsin diye çalışan, canları pahasına mücadele eden, seçimlerde dağlarda bayırlarda yorulmadan koşturan çilekeş öğretmenleri dövdüler, onlara sövdüler. Dönüş için otobüs terminaline gidenleri sıkıştırdılar. Bununla da yetinmediler; ertesi gün belirledikleri hedef isimlerden olan, dönemin Yüksek Öğretmen Okulu Müdürü Yılmaz Terzi’nin makam odasını bastılar. Bu fiziki saldırıları yapan aslında isimlerini herkesin bildiği belli bir gruptu. Yaptıklarından marazi bir haz duyuyorlar, bunları ülkücülük adına yaptıklarını iddia ederek meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Bunlar 1980’den önceki dönemde yaptıkları bazı eylemlerle ve karıştıkları olaylarla kamuoyunda ülkücü hareketin görünümüne büyük zarar vermişlerdir.

Yapılanlardan endişe duyan milliyetçi camiadan bazı isimler, Parti Genel Merkezi’ne giderek Türkeş ile görüştüler. Bu grubun yaptıklarının her bakımdan yanlış olduğunu ve devamının çok daha üzücü sonuçlara yol açabileceğini ifade ettiler. Onun müdahalesiyle saldırılar durdu, fakat bu yaşananlar, ülkücü hareketin görünmeyen kahramanları olan öğretmenleri çok incitmiş; derinden yaralamıştı. Bu muameleyi kesinlikle hak etmemişlerdi. Kırılan gönüllerin tamiri mümkün olamadı ve ülkücü hareket bundan çok zarar gördü. Oysa daha makul davranılsa bu müessif olaylar kesinlikle yaşanmazdı. Şahsi hiçbir hedefi ve hırsı bulunmayan, tam bir dava adamı olan Prof. Dr. Orhan Düzgüneş’e hizmetlerinden dolayı teşekkür edilip “Bayrağı artık başka bir heyet taşımalı, siz çekilin.” denilseydi değişim sessiz sedasız gerçekleşir, kırgınlıklar yaşanmazdı. Orhan Hoca ketum bir insandı, duygularını kendine sakladı. Ama başkanıyla, yöneticileriyle, üyeleriyle herkesin el ve gönül birliği hâlinde, büyük bir coşkuyla, ülkücü aydınlar yetiştirerek Türk milliyetçiliğine hizmet etmeye çalıştığı ÜLKÜ-BİR gibi güzide bir kuruluşun, olanlardan olumsuz etkilenmesinden, heyecan kaybından duyduğu üzüntüyü bazen yakınlarıyla paylaştığı oldu.

12 Eylül Darbesine Doğru - Türkiye’nin Alacakaranlık Dönemi ve Türk Ocakları

1980 yılına girilirken Türkiye’de yaşanmakta olan sorunlar ağırlaşıyor; her alanda hüküm süren belirsizlik ve karmaşa derinleşerek siyasi, ekonomik ve toplumsal krize dönüşüyordu. Terör önlenemez hâle gelmişti; çatışmalar nedeniyle mahalleler, semtler ayrılmış, sokaklar yürünemez olmuştu. Birçok üniversitede hatta lisede ders yapılamıyordu. Bazı şehirlerde ilan edilen sıkıyönetimin de faydası olmamıştı.

Ecevit Hükûmeti, ara seçimlerdeki yenilgi üzerine çekilmek zorunda kalmış; geçen sonbaharda Demirel, azınlık hükûmetini kurmuştu. Fahri Korutürk’ün süresini tamamlaması üzerine Cumhurbaşkanlığı makamı boşalmıştı, ancak gösterilen adaylar Meclis’te gerekli çoğunluğu sağlayamadığından yapılan oylamalar sonuçsuz kalıyordu.

Türk Ocaklarının kanunen yapılması gereken olağan Genel Kurul toplantısı, 3 Mayıs 1980’de yapıldı. Orhan Düzgüneş, yeniden Genel Başkan oldu. Terör olaylarının artması üzerine toplantılara ara verilmişti. Ancak 12 Eylül Darbesinden birkaç gün önce ilginç bir olay yaşandı. Geceleyin Ocak’ın kapısını sessizce açarak içeriye giren hırsızlar, eşyalara el sürmeden dolaptaki bütün belge ve defterleri alıyorlar; salonun ortasını pisleterek çıkıp gidiyorlar. Bu tarz, yazılı evrak belgesi bir hırsızlığa hiçbirimiz yorum yapamadık. Ertesi gün durum Ankara Emniyet Müdürlüğüne duyuruldu. Polisler gelip inceleme yapıp tutanak tuttular. O sırada 2. Şube Müdürü olan rahmetli Taner Arda, benim dostumdu; olayla yakından ilgileneceklerini vaat etti. Darbeden iki ay kadar sonra Taner Arda bana uğradı; hırsızlık olayının aydınlandığını, içeriye girenlerin MİT elemanları olduğunu, dolayısıyla işlem yapamadıklarını söyledi. Terör olaylarının ortalığı kasıp kavurduğu, Marksist, Leninist ve Maocu illegal sol örgütlerin anayasal düzeni yıkarak kendi iktidarlarını kurmak amacıyla “devrimci halk savaşı” ilan ettikleri bir ortamda, Devlet’imizin en önemli bilgi kaynağı olması gereken bu kurum, olaylardan Ocağı da sorumlu sayıyor olmalı ki bu tarz bir “operasyon”un yapılması uygun görülmüş. Buna önce bir mana veremedik; münferit bir yanlışlıktır diye düşünüp ciddiye almadık. Fakat bir yıl kadar sonra MHP iddianamesi açıklandığında olayın farklı bir boyutunun bulunduğu anlaşıldı.

Darbenin Mutfağındaki Grubun Fikir ve Düşünce Yapısı

Darbe hazırlıklarını yürütmekte olan Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Org. Haydar Saltık’ın başkanlığındaki askerî ekip, sivil kesimden soruşturma ve kovuşturmaları yapmak üzere seçtikleri Ankara Sıkıyönetim Başsavcısı Alb. Nurettin Soyer ile iş birliği hâlindedir. Bu hazırlık komitesi, MHP’nin bütün yan kuruluşlarıyla beraber terör olaylarının asli faili olduğundan emindir; dolasıyla partinin savunduğu Türk milliyetçiliği fikri, ülkemizde 20. yüzyılın başlarında ortaya çıktığı dönemden beri bütün zararlı faaliyetlerin kaynağı işlevini yapmıştır. Türkiye’nin huzura kavuşabilmesi için yönetime el konularak çok geniş kapsamlı soruşturma yapılması, hem partinin hem de faaliyetlerinin fikrî kaynağını oluşturan milliyetçi kuruluşların yargılanıp cezalandırılmaları gerekmektedir. Nurettin Soyer’in yaklaşık bin sayfalık iddianamesi, bu öngörüyle yazılmıştı. Türk Ocakları ve Türk milliyetçiliği fikri, faşizmle bir tutulup eleştiriliyordu. Anayasal düzeni değiştirerek devleti ele geçirme girişimleri yaptığı iddiasıyla suçlanan, Türkeş’in liderliğindeki MHP ve ülkücü örgütlenmelerin fikir ve düşünce kaynağının pek çoğunun Türk Ocakları içerisinde yer alan fikir adamları olduğu öne sürülüyordu. Hırsızlık, hazırlanacak iddianamedeki yapılacak suçlamaları doğrulayacak delilleri ele geçirmek amacıyla yapılmıştı. Türkiye’yi kurtarma iddiasıyla TSK’nin Komutanlık kademesinde yapılması kararlaştırılan darbeyle ilgili hazırlıkların hangi tarihte başlandığı, Özel Harp gibi bazı birimlerin katkısının ne olduğu henüz bilinmiyor. Ama bu hazırlıkların sadece planlama safhasında kalmadığı, darbeden önce yapılan bazı eylemlerin ve yaşanan toplumsal olayların arka planında, kendini ustaca gizlemeyi başaran ellerin bulunduğunu da söyleyebiliriz. 30 Haziran 1979’da MHP Genel Merkezi’ne öğle saatlerinde yapılan ve yarım saatten fazla devam eden, binadaki iki gencin şehit edildiği saldırı da ciddi bir soruşturma yapılmadığından kapanıp gitmişti. Oysa bu olayın solcu örgütlerin eylemlerinden çok farklı yanları vardı. Görgü şahitlerinin anlatımına göre, saldırganların sayısı ondan az değildi; davranış tarzları, eğitimli olduklarını gösteriyordu. Saldırıda sol örgütlerin kullanmadığı cinsten otomatik silahlar kullanılmıştı, bunların şarjörü bittikçe yenileriyle değiştiriyorlardı. Yerlerde yığınla boş kovan olmasına rağmen mermilerin başka olaylarda kullanılıp kullanılmadığını gösterecek bir araştırma da yapılmamıştı. Olay yerinin beş yüz metre kadar uzağındaki polislerden de bir müdahale olmamıştı. Saldırı yapan ekibin amacı, Parti binasına girip katliam yapmaktı. Ancak binadaki nöbetçi gençler tedbirliydiler; saldırganlar sert bir direnişle karşılaşınca içeri giremeyeceklerini anlayıp beklemekte olan araçlarına binip uzaklaştılar. 12 Eylül’de, sabahın erken saatlerinde Kenan Evren, buz dağının görünen yüzünü ilan etti, yani nelerin bilinmesi isteniyorsa onu anlattı.

Türkiye’de 40 yıldır sadece bunlar tartışılıyor. Dolayısıyla darbe ile ilgili değerlendirmeler eksik ve yetersiz kalıyor; gerçekler bütün yönleriyle bilinmeyince doğru sonuçlara ulaşılamıyor. Darbeyi yapanların ve ortamı geri planda hazırlayanların çoğu artık hayatta değil; bir yerlerden gerçekleri ortaya koyacak belgeler ortaya çıkmadığı takdirde tarihimizin bu dönemini bütün yönleriyle muhtemelen hiç öğrenemeyeceğiz.

Millî Selamet Partisi, Demirel Hükûmeti’ne güvenoyu vermiş olsa da Meclis çalışmalarında sürekli sorun çıkarıyor; icraat yapmasını engelliyordu. Erbakan, bu tutumlarını “Kadayıfın altının kızarmasını bekliyoruz.” diyerek açıklamıştı. Yani kendilerinin bir süre sonra hükûmet kuracak aşamaya geleceklerini düşünüyorlardı. Oysa ülkenin yönetimi kontrolden çıkmış ve her an duvara çarpması muhtemel bir araba gibi savrulup gidiyordu. Yaza doğru terör zapt edilmez hâle geldi. 27 Mayıs’ta bütün milliyetçilerin yürekten sevdiği, muhaliflerinin bile saygı duyduğu MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, evinin önünde Dev-Sol terör örgütü militanları tarafından şehit edildi. Ülkücü camiada büyük infial yaratan bu feci olayın hemen ardından Çorum’da Alevi ve Sünni mahalleler arasında hâlâ nasıl çıktığı aydınlanmamış olan çatışmalar başladı.

Terör olayları bütün yaz hız kesmeden devam etti. 2 Eylül 1980’de Ankara’da milliyetçilerin buluşma mekânı olan Türk Ziraat Mühendisler Birliği binasına saldırı düzenleyen teröristler, lokalde oturan 5 ülkücüyü şehit ettiler. Milliyetçi-Ülkücü kesimi ve MHP’yi sürekli kışkırtmaya yönelik bu eylemler rastlantı değildi, bilinçli yapılıyordu. Türkiye çoktandır olayların iç yüzünün, amacının hatta esas faillerinin çoğu kere belirsiz kaldığı gizemli bir “alacakaranlık dönemine” girmişti. 11 Eylül günü Bakanlıklar ve çevresindeki üst geçitlere patlayıcı yüklü bir düzineye yakın pankart asılmıştı. Başkent’in merkeze yakın semtlerinde gece saatlerine kadar silah sesleri duyuldu. Ülkenin tamamına yakınına uzun zamandır bir kâbus gibi çöken, sıkıyönetimin bile önleyemediği terör eylemleri, 12 Eylül sabahı Org. Evren’in TSK’nin yönetime el koyduğunu açıklamasıyla beraber aniden durdu.

Türk Ocaklarının 1986 Yılındaki Açılış Töreni – Fetret Döneminden Çıkış

Yıllardır düzenledikleri terör eylemleriyle devleti felç edip sosyalist-devrimci bir yönetim kurmayı hayal eden terör örgütleri, amaçlarına ulaşmış gibi ortadan kayboldular. Askerî yönetimin ilk işi, siyasi partileri kapatıp dernek çalışmalarını askıya almak oldu. Dolayısıyla Türk Ocaklarında, 1984 yılına kadar sürecek “mecburi tatil” dönemi başladı.

Dernek faaliyetlerine izin verilmesi üzerine, Ocak yönetimi harekete geçti. Ancak hırsızlar dört yıl önce belgeleri ve defterleri çaldığından girişim yapılamıyordu. Buna ilaveten mevcut Türk Ocağı Tüzüğü’nün, 1983 yılında Dernekler Kanunu’nda yapılan değişikliklere uygun hâle getirilmesi gerekiyordu. Ocak Yönetim Kurulu Üyeleri, başta Alaattin Korkmaz ve Ruhi Özbilgiç olmak üzere eksiklikleri tamamlaya çalıştılar; Ender Gökdemir gibi bazı Ocaklılar da onlara yardımcı oldular. Böylece formaliteler epeyce uğraşıldıktan sonra tamamlandı. Bu arada Genel Merkez, 6 Mart 1986’da Türk Ziraat Mühendisleri Birliğinin Sakarya Caddesi’ndeki binasında tahsis edilen bir odaya taşındı. Genel Başkan Prof. Dr. Orhan Düzgüneş, bu kuruluşta da görev yapıyordu; bütün öğrencileri onu çok seviyor, saygı gösteriyorlardı. Orhan Hoca da onların her zaman yanlarında oldu. 1981’de kuruluşundan itibaren Türk Ziraat Mühendisleri Birliği Vakfının, dört yılı Yönetim Kurulu Üyeliği olmak üzere, vefatına kadar Başkanlığını yaptı. Ayrıca 1986-1993 yılları arasında TZYM Birliğinin de başkanıydı.

Türk Ocağı yeniden faaliyete başlayacak hâle gelince 23 Nisan 1986’da Ziraat Mühendisleri Birliği salonunda Olağan Genel Kurul toplantısı yapıldı. Bu toplantıya 3 Mayıs 1980’deki Kurultay’da seçilmiş olan Merkez Heyeti, Denetleme Kurulu ve Hars Heyeti üyeleri katılabildi. Çünkü şubeler 12 Eylül’den sonra münfesih hâle gelmişlerdi. Prof. Dr. Orhan Düzgüneş, tekrar Genel Başkan oldu.

İki yıl görev yapacak olan Merkez Heyeti’nde Alaattin Korkmaz, Doç. Dr. Celal Er, Doç. Dr. Orhan Arslan, Doç. Dr. Alemdar Yalçın, Sevgi Kafalı, Yılmaz Terzi, Hüseyin Erdem ve Ender Gökdemir bulunuyordu. Yönetim Kurulu ilk olarak şubelerin yeniden açılmaları için girişim başlattı. 23 Nisan’da Ankara Şubesi’nin faaliyete geçmesi için Doç. Dr. Orhan Kavuncu, Doç. Dr. Mehmet Şahingöz ve Selahattin Çelik’e yetki verildi. Ardından İstanbul için Dr. Cezmi Bayram, Doç. Dr. Mustafa Erkal, Doç. Dr. Ferruh Müftüoğlu, Doç. Dr. Saadettin Ökten, Ali Doğan, Erol Kılıç ve Metin Akar görevlendirildiler.

Hukuki süreç tamamlanmıştı, ancak Türk Ocaklarının faaliyete başladığının kamuoyuna en geniş şekilde duyurulması gerekiyordu. Bunun için en uygun tarih 29 Mayıs ve yer, Tarihî Türk Ocağı Binası olabilirdi. Belirlenen gün ve saatte Ocak’a yaraşır muhteşem bir açılış toplantısı yapıldı. Divan Başkanı Galip Erdem idi. Başbakan Turgut Özal, beraberinde Devlet Bakanları Kazım Oskay, Ahmet Karaevli, İçişleri Bakanı Yıldırım Akbulut, Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu ve Başbakanlık Müsteşarı Hasan Celal Güzel ile beraber toplantıya katıldı. Yaptığı konuşmada “Türk Ocağının tarif ettiği milliyetçilik anlayışı bizim de milliyetçilik anlayışımızdır. Ekonomik meselelerimizi milliyetçi muhafazakâr görüşlerimizle çözüyoruz.” dedi ve Türkiye’nin kalkınmasında Ocakların büyük görevler yapacağını ifade etti. Toplantıya katılan Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tarık Somer ve Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şakir Akça da konuşmalarında Türk Ocaklarının kuruluşundan itibaren fikir hayatımıza büyük hizmetler yaptığını, Türkiye’nin millî şuur sahibi aydınlara büyük ihtiyacı bulunduğuna işaret ettiler.

Merkez Heyeti yeni dönem faaliyetlerine başlarken Hars Heyeti Üyeleri ve kıdemli Ocaklılarla istişari toplantılar yaptı. Bu görüşmelerde yeni dönemin yol haritası belirlenmeye çalışıldı ve aşağıdaki dört temel esas üzerinde mutabakat sağlandı:

1. Türk Ocakları, kuruluşundan itibaren benimsediği ve Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör gibi mütefekkirlerimizin ifade ettikleri “Kültür Milliyetçiliği” anlayışının temsilcisi olmaya devam edecektir.

2. Siyasetin dışında kalınacak, ancak millî meselelerle ilgili görüş ve önerilerini kamuoyuna ve her siyasi kesime iletip savunacaktır.

3. Yeni şubeler için öncelikle üniversite bulunan yerler tercih edilecek; faaliyetler mümkün oldukça üniversite salonlarında, öğretim üyeleri ve öğrencilerin katımıyla yapılmaya çalışılacaktır.

4. Her yıl dönüşümlü olarak milliyetçilik, milliyetçilik tarihi ile Millî Eğitim ve Türk dili konularında ilmî toplantılar düzenlenecek; Türk Yurdu yeniden yayımlanmaya başlanacaktır.

Türk Ocaklarının 1986’da açılışı yapılan yeni dönemi, 34 yıldır kesintisiz sürüyor. Genel Merkez’in ve günümüzde 80’i bulan şubelerin bütün faaliyetleri artık Kurultay raporlarında, arşiv ve yayınlarda ayrıntılarıyla mevcuttur. Başka kalemlerden son dönemin anlatıldığı yazıları okumak dileğiyle yazımı burada bitiriyorum.


Türk Yurdu Aralık 2020
Türk Yurdu Aralık 2020
Aralık 2020 - Yıl 109 - Sayı 400

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele