Fransa Senatosu’nun Kararı Hukuken Tam Bir Skandal

Aralık 2020 - Yıl 109 - Sayı 400

Fransa Senatosu, işgal yılları boyunca Ermenistan’ın bile tanımadığı sözde Dağlık Karabağ Devleti’ni tanıyan karar tasarısını onayladı. Karar, bir aleyhte, otuz çekimser oya karşı 305 oyla kabul edildi. Kararda, Fransa’nın Ermenilere insani yardımda bulunması ve Dağlık Karabağ’da işlenen “savaş suçları”na ilişkin uluslararası soruşturma açılması için girişim yapması, Ermenilere ait dinî ve kültürel varlıkların korunması ve burada yerlerinden edilenlerin evlerine dönmesine yardımcı olunması gibi istekler de yer alıyor.

Fransa gibi, uluslararası alanda aktörlük iddiası taşıyan, kapasitesine ve gücüne bakmadan bu niyetini son dönemlerde Suriye, Doğu Akdeniz, Libya ve Kafkasya’da sergilemeye, NATO’ya ayar vermeye çalışan; AB’nin liderliği için Almanya ile çekişen bir devletin senatosunda bu kadar akıl dışı, duygusal ve amiyane bir kararın, 305 gibi büyük bir çoğunlukla kabul edilmesi, her bakımdan vahim ve düşündürücü bir olaydır. Hukuken tam bir skandaldır.

Her vesileyle hukuk devleti olmakla övünen bu ülkenin parlamentosunda, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan toprağı olduğunu, Ermenistan’ın burayı vakit geçirmeden boşaltması gerektiğini belirten kararları yok sayılıyor; uluslararası hukuka açıkça meydan okunuyor. Senatörlerden hiç biri “Biz bu sorunu çözmek amacıyla oluşturulan Minsk Grubu’nun eş başkanı olmamıza rağmen yıllarca sesimiz çıkmadı, bugün tersine bir karar alırsak kendimizle çelişmiş oluruz; bunun meşru ve ahlaki bir dayanağı olmaz” diyecek medeni cesareti gösteremiyor. Şimdiye kadar Sarkozy ve Macron gibi cumhurbaşkanlarının en hafifinden “akıl tutulması” diye yorumlanabilecek tuhaf çıkışlarına şahit olmuştuk. Fakat bu karar, Fransa’daki zihniyet sorununun kişisel bir mesele olmadığını, toplumsal bir travma yaşadıklarını gösteriyor. Dolayısıyla bu hastalıklı hâlin etkisiyle altında imzaları olan uluslararası anlaşmaları, uluslararası hukuku bir yana bırakarak yanlış adımlar atabiliyorlar. Ekonomik sıkıntıları Korona virüsü salgınıyla daha da artan, sağlık sorunlarının altında ezilme noktasına gelen, sokak gösterileriyle bunalan; ırkçılığın, İslam karşıtlığının zirveye tırmandığı Fransa’da, popülizm çoktandır siyasetçilerin ortak paydası hâline gelmiş durumda.

Fransa Senatosu, Ermenilerin 28 yıl önce Karabağ’ı işgal ederken neler yaptıklarını, Hocalı’da 700’e yakın Türk’ü vahşice katlettiklerini, yaptıklarının tam bir “soykırım” ve “savaş suçu” olduğunu, bölgeden evlerini bırakıp kaçmak zorunda kalan bir milyondan fazla Azerbaycan Türk’ünün Bakü varoşlarında yıllardır çok zor şartlarda yaşamaya çalıştığını, bu insanlık faciasına bütün Batılı ülkeler gibi kendilerinin de duyarsız ve ilgisiz kaldığını hatırlamak bile istemiyor. Çünkü İslamofobi, ırkçılık, Türk ve Müslüman düşmanlığı hâlen hem siyasetçilerin hem de toplumun çoğunluğunun iliklerine kadar nüfuz etmiş durumda. Gerçekleri yok sayarak görüşlerine haklılık kazandırdıklarına inanırken aslında ahlaken küçülüyorlar. Senato’nun bu kararının uluslararası hukuk açısından geçerliliğinin bulunmadığını fark eden Dışişleri Başkanlığı sözcüsü, bir açıklama yapıp, Fransa’nın Dağlık Karabağ’ı tanımadığını belirterek Senato’nun diplomasi tarihine geçecek bu gafının üzerini kapatmaya çalışmakla yetindi. Ama ne Macron ne de Fransa Hükûmeti, Ermenistan yanlısı tavırlarını değiştirdiklerini gösteren bir adım atıyor. Bir süre sonra gündeme gelecek müzakere masasında yer alarak Erivan’a destek olmakta kararlı görünüyorlar.

Fransa kendisini, hâlâ 19 ve 20. yüzyıl başlarındaki gibi dünyaya nizam verecek güçteki İtilaf Devletleri’nden biri gibi görüyor. Sömürgecilik yaptıkları dönemdeki gibi, Afrika ülkelerinde, Lübnan ve Cezayir’de yaptıklarını tekrarlayacaklarını sanıyorlar. Macron, yeni bir Napolyon Bonapart olma hevesinde. İhtiraslarına en büyük engel olarak Türkiye’yi görüyor. Suriye’de PKK/YPG’yi, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRK’yi, Libya’da Hafter’i olanca gücüyle destekliyor. NATO ülkelerini ve özellikle Almanya ve ABD’yi sürekli aleyhimize kışkırtıyor.

Alman savaş gemisinin 22 Kasım’da uluslararası sularda seyreden, Türk bayrağı taşıyan, Türk toprağı konumundaki yük gemisine yaptığı hukuk dışı müdahalede, 16 saat süren işgal ve aramada Fransa’nın yaptığı tahriklerin büyük payı vardır. Yakın zamana kadar Doğu Akdeniz ve Libya’da dengeli bir rol oynamaya, arabuluculuk yapmaya çalışan AB’nin daha sert politikalar izlemesini frenleyen Angela Merkel de artık Macron’un etkisiyle tutumunu değiştirmiş görünüyor. Türk bayraklı gemiye yapılan saldırı, AB’nin İrini Operasyonu adı kullanılarak icra edilse de Almanya’nın bu korsanca eylemi, Fransa ve Yunanistan ile mutabık kalarak yaptığı ortada. Kısa süre önce hem Başbakan Merkel hem de Almanya Dışişleri Bakanı, AB’nin Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de daha sert politika izlemesi ve ortak hareket edilmesi anlamında açıklamalar yapmışlardı. Almanya, Fransa ve Yunanistan 10 Aralık’ta yapılacak AB Ülkeleri Liderler Toplantısı arifesinde Libya’ya BM’nin uygulanmasını istediği silah ambargosu kararına aykırı davrandığını düşündükleri Türkiye’yi “suçüstü” yakalayarak toplantıya sunacakları kararın gerekçesini hazırlamak istediler ama AB’den yapılan açıklamada, gemide sadece gıda ve ilaç taşındığı itiraf edildi; Merkel-Macron kumpası tutmadı. Türkiye, uluslararası kuruluşlar nezdinde bu konuda rahatlıkla kullanabileceği hukuki bir koz sağladı. Vakit geçirmeden gerekli hukuki hazırlıkları yaparak 10 Aralık toplantısından önce uluslararası hukuka aykırı olan bu korsanca eylemi gündeme getirmeliyiz. Hem Türkiye’nin hem de geminin sahibi şirketin ve zorbalığa maruz kalan gemi personelinin tazminat isteme hakkı doğmuştur. Ayrıca bir NATO üyesinin toprağına saldırı anlamı taşıyan bir sorun doğmuştur, NATO ittifakı çerçevesinde bunun da hesabı sorulmalıdır.

Fransa, Minsk Üçlüsündeki üç ülkeden biri olmasına rağmen, Dağlık Karabağ Savaşı’nda seyirci durumunda kalmayı hazmedemiyor. Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın dediği gibi, Fransa Senatosu’nun bu kararı, “Fransa’nın çözümün değil sorunun bir parçası ve taraf olduğunu” gösterdi. Savaş sırasında bu ülkedeki Ermeni diasporasından çok sayıda gönüllü, Karabağ’a giderek çatışmalara katılmış; toplanan ve devletin de katkı yaptığı para ve malzemeler Erivan’a gönderilmişti. Şimdi Macron, kendince siyasi bir atak başlatmaya kalkışıyor; Senato’da bu tasarı gündeme alınırken sesiz kalarak girişime destek vermiş oldu. Senato’nun Dağlık Karabağ Cumhuriyeti diye ne hukuken ne de fiilen olan bir siyasi yapıyı tanıdığını ilan eden kararının esas amacı, Ermenistan’a kılavuzluk yapmaktı. Erivan yönetimi de benzer bir karar alırsa bir süre sonra başlayacak barış görüşmelerinde Fransa, Dağlık Karabağ’da bağımsız bir devletin bulunduğu iddiasını masaya taşıyarak pazarlık konusu yapacak; böylelikle bölgede yeniden etkili konuma gelebilecekti. Ayrıca hâlen çok yönlü büyük bir karmaşa yaşanan, yalnızlaşan Ermenistan’ın yanında yer alıp, zaten mevcut olan dostluk bağlarını daha da güçlendirerek Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini Erivan kanalıyla kırmayı planlıyor. Dışişleri Bakanlığının açıklaması, Fransa’nın temel politikalarında değişiklik anlamına gelmiyor; müzakere sürecine geçilecek olan önümüzdeki dönemde bu doğrultuda çıkışlar yapmaya devam edecektir.

AB liderleri zirvesinden çıkması muhtemel bizimle ilgili kararların içeriğinin ne olacağı bilinmese de Doğu Akdeniz ve Libya konularında, çıkarlarımıza aykırı bazı taleplerle karşı karşıya kalabiliriz. Hukuk devleti ve yargı konularında yapabilecekleri eleştirilerle birlikte çıkacak kararlar, Avrupa Birliği ülkeleriyle ilişkilerimizi daha da çok sorunlu hâle getirebilir. Benzer bir durum, Ocak ayı ortalarında yönetimi devralacak olan Joe Biden yönetimindeki ABD ile de söz konusu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bunların farkında olduğundan hem Washington’a hem AB’ye, Türkiye’nin yönünün Batı olduğu, başka bir ittifak arayışı içerisinde olmadığımız anlamına gelen çok sıcak mesajlar verdi. Ayrıca İbrahim Kalın Brüksel’e giderek üst düzey temaslar yaptı.

Ekonomi ve hukuk konularında reform hazırlıkları başlatıldı. Ancak ekonomi, hukuk ve yargı konularında önemli sorunlarımızın bulunduğunun kabulü anlamına gelen bu girişimlerin Nisan ayından evvel Meclis’e gelmesi beklenmiyor. Ayrıca içeriklerinin ne olacağı, ne ölçüde tartışılacağı da belirsiz. Oysa Türkiye’nin hukuk devleti, bağımsız, tarafsız, kaliteli yargı, kamu harcamalarının denetlenir ve bilinir hâle gelmesi, kapalı devre ihale sisteminin son bulması, dış politikada bölge ülkeleriyle gereksiz gerginliklere yol açan hissi ve hamasi yaklaşımlar yerine karşılıklı çıkarlara dayalı yeni bir döneme geçilmesi bazı adımların kararlı bir şekilde, gecikilmeden atılmasını zaruri kılıyor. Bu sorunlar, iç siyaset ve seçim hesaplarının ön planda tutulmasından dolayı kısa sürede aşılmadığı sürece yükümüz hızla ağırlaşacaktır.

AZERBAYCAN'IN TARİHÎ ZAFERİ SONRASI BÖLGEDE DEĞİŞECEK DENGELER VE RUSYA

27 Eylül’de Ermenistan topçusunun Azerbaycan topraklarına ateş açmasıyla başlayan savaş, 44 gün sonra Azerbaycan’ın tarihî zaferiyle sonuçlandı. Başbakan Paşinyan’ın yenilgiyi kabul ederek Bakü’nün öne sürdüğü şartları içeren anlaşmayı imzalamasıyla ateşkes dönemi başladı. Çatışmaların başladığı ilk günlerden itibaren Azerbaycan ordusunun bu defa çok hazırlıklı ve kararlı olduğu, özellikle Türkiye’den sağladığı İHA ve SİHA’larla hava hâkimiyetini eline aldığı açıkça görülüyordu. Erivan, savaşın seyrinin aleyhine gelişmesi üzerine bir aylık bir süreçte iki defa Moskova’nın bir defa da Washington'un arabuluculuğuyla üç kez ateşkes anlaşması imzaladı; fakat her defasında henüz imzasının mürekkebi kurumadan çatışmaları yeniden başlattı. Çünkü Ermeniler, 28 yıl önce Azerbaycan’da zorlanmadan kazandıkları savaşın etkisiyle her çatışmadan kazançlı çıkacaklarına inanıyorlardı. Şartların değiştiğini, Azerbaycan’ın artık eğitimli ve donanımlı bir millî ordusunun bulunduğunun farkında değillerdi. Bu gafletin bedelini, savaş alanında ağır şekilde ödediler; bozguna uğradılar.

Paşinyan, halkına anlaşmayı imzalamasının gerekçesini anlatırken bu gerçeği itiraf etti. Komutanlarıyla birlikte etraflı bir durum değerlendirmesi yaptıklarını, çatışmaların birkaç gün daha sürmesi durumunda Azerbaycan ordusunun önce Ağdam’ı ardından başkent olarak tanımladıkları Hankendi’yi alarak yirmi bin civarındaki Ermeni askerini kuşatıp etkisiz hâle getireceğinin anlaşıldığını, çaresiz kaldıklarını ifade etti.

İlk günden beri çatışmaların seyrini çok yakından izlemekte olan Rusya da bu gerçeğin farkındaydı. Azerbaycan’ın 28 yıldır işgal altında olan topraklarını kurtarmak için savaştığını, hedeflerine ulaşma konusunda kararlı olduğunu, cepheden her gün gelen başarı haberleriyle morali fevkalade yükselen bütün Azerbaycan halkının, ordusunun ve yönetiminin tek bir yürek hâlinde nihai zafere inandıklarını görüyordu.

Bakü yönetimi, ilk aşamada 7 rayonu (vilayeti) ve tarihî ve kültürel başkenti olan Şuşa’yı kayıtsız şartsız kurtarıp ardından Dağlık Karabağ’a yönelmeyi planlamıştı. İlham Aliyev, burası için siyasi uzlaşmaya kapılarının kapalı olmadığını, işgalin ortadan kaldırılmasının ardından uluslararası hukukun Azerbaycan toprağı olarak kabul ettiği bu bölgede, kültürel özerklik dâhil, çeşitli formülleri görüşebileceklerini birkaç defa açıklamıştı. Kremlin, Azerbaycan’ı ilk aşamaya gelmeden durdurma girişiminin sonuçsuz kalacağını görüyordu; bundan dolayı önceki iki girişiminde ısrarcı olmamış, Erivan’ın davranışına tepki göstermeyerek meseleyi kendi seyrine bırakmıştı. Ancak Ermenistan’ın sadece savaşı kaybetmekle kalmayıp siyasi varlığının da büyük yara alacağını, bundan Rusya’nın da zarar göreceğini, Türkmençayı Anlaşması’ndan bu yana “arka bahçem” dediği bölgedeki etkinliğini kaybedeceğini gördü. Kafkasya jeopolitiğinin Türklerin kontrolüne geçmesine yol açabilecek bir gelişmenin önüne geçmek için kararlı bir hamle yapması gerekiyordu. Azerbaycan askerlerinin Şuşa’ya girmesi üzerine bunu yaptı. Ateşkes için Moskova’ya çağırdığı Bakü ve Erivan temsilcileriyle çok kısa sürede tamamlanan üçlü görüşmede, 9 maddelik ateşkes anlaşmasında mutabık kalındı ve metin masada yer alan devletlerin yetkilileri tarafından imzalanarak o gece yarısından itibaren yürürlüğe girdi.

Rusya, böylelikle konuyla ilgilenen bütün ülkeleri devre dışında bırakarak savaşan tarafları bir araya getirebilen, bir metin üzerinde uzlaştıran ülke görünümüyle gücünü göstermiş oldu; ateşkesi izlemek ve denetlemek üzere oluşturulan “Barış gücü”ne Türkiye’nin katılımını kesinlikle istemedi. Kremlin’den, önce anlaşma metninde Türkiye’nin adının geçmediği, barış gücünde olmayacağı açıklaması yapıldı. Fakat hemen ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin ile telefonla yaptığı görüşme üzerine tavırlarında nispi bir değişiklik oldu; Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Türk askeri çatışma bölgesinde değil, Azerbaycan tarafında olacak.” ifadesiyle Türkiye’nin pozisyonunu peşinen sınırlandırma amaçlı bir açıklama yaptı. Buna karşılık Cumhurbaşkanı Erdoğan, çok açık bir şekilde “Rusya, gözlem noktasında nasıl yer alıyorsa Türk askeri de aynı şekilde yer alacak.“ diyerek Türkiye’yi süreçten dışlayacak bir tavrın kabul edilmeyeceğini ortaya koydu.

Karşılıklı yapılan açıklamaların ardından iki ülkenin millî savunma bakanları görüşerek bu sorunu çözmek üzere ortak çalışma yapılmasında mutabık kaldılar. Heyetler arasında Ankara’da yapılan görüşmelerden sonra MSB’den yapılan açıklamada “teknik konulardaki” görüşmelerin ileride de yapılmasının kararlaştırıldığı ifade edildi. Bu kısa açıklama, görüşmelerde çözüm sağlanamadığı anlamına geliyor ve ilerisi için kesin bir takvim verilmiyor.

“Sözü edilen kontrol merkezi nerede kurulacak, burada güç kimde olacak, koridorlar kim tarafından ve nasıl kontrol edilecek, ortak devriyeye çıkılacak mı?” gibi kritik sorular hâlen cevapsız durumda. Öyle görünüyor ki, bu ciddi sorunda uzlaşma, ancak Erdoğan-Putin arasında yapılacak yeni bir “zirve” görüşmesinde “belki” sağlanabilir. Aksi takdirde iki ülke arasında Suriye’nin statüsü ve PKK/YPG terör örgütü meselesi, Libya, Doğu Akdeniz konularında yaşanan gerilime ve rekabete yeni bir sorun daha eklenmiş olur. Belli bazı konulardaki mevcut işbirliği ve siyasi yakınlaşma giderek ağırlaşacak olan bu sorunların üzerlerini daha fazla örtemez ve sonuçta Türkiye-Rusya ilişkileri ister istemez yeni bir mecraya kayar.

Ateşkes anlaşmasıyla Erivan, Azerbaycan ordusunun Dağlık Karabağ’ın dışında işgalden kurtardığı yerlerin, Şuşa dâhil, Azerbaycan’a ait olduğunu resmen kabullenmiş oldu. Ancak Rusya, “Barış gücü” adıyla iki bine yakın askerini çatışma sınırına konuşlandırarak fiilî bir durum yaratıyor; Karabağ’ı Azerbaycan’dan koparacak yeni bir statüye kapı açıyor. Taraflara dilediğini kabul ettirebilmek için Türk askerinin bu bölgede bulunmasını istemiyor. Barış gücünün beş yılla sınırlı olması yahut taraflara belli aralıklarla “çık” diyebilme imkânı tanınması Rusya‘yı durduramaz; askerî gücünü devreye sokarak geçmişte defalarca yaptığı gibi kendi politikasını yürütmeye çalışır.

Anlaşma’nın en önemli maddelerinin başında, Nahcivan-Azerbaycan arasında Zenguzar üzerinden, Hankendi-Ermenistan arasında Lâçin üzerinden birer otoyol yapılması geliyor. Rusya, Türklerin çoğunlukta olduğu Zenguzar’ı vaktiyle Ermenistan’a bırakarak çok bilinçli bir şekilde Azerbaycan’ı böldü. Amacı Türkiye’nin hem bu kardeş ülkeyle hem de Türk dünyasıyla güçlü bir ilişki kurmasını engellemekti. Çünkü yöneticiler ve sistemler değişse de Kremlin’in 16. yüzyıldan beri izlediği yayılmacı, kuşatıcı, sıcak denizlere açılmaya yönelik emperyal politikaları, aynı çizgide devam ediyor. Lâçin koridoru için yol güzergâhı boyunca 5 km olarak belirlenen topraklar Ermenistan’a devredilirken Zenguzar’da bu tarz bir toprak devrine yer verilmiyor, sadece yolun yapılacağından söz ediliyor. Dolayısıyla Lâçin koridoru Ermenistan toprağı sayılarak güvence kazanırken Zenguzar’daki yolun akıbeti belirsiz bırakılıyor. Yol açıldıktan sonra güvenliğini kim sağlayacak, bir süre sonra Ermeni militanlarının yapacakları sabotaj girişimlerini hangi caydırıcı güç önleyecek? Bu tarz meselelerde her ayrıntıyı dikkate alan Kremlin’deki uzmanlar, böylesine bir tehlikeyi görmemiş olabilirler mi?

Azerbaycan’ın zaferi sıradan bir askerî başarı değildir; ciddi bir yanlış yapılıp “şahsileştirilmediği”, siyasi malzeme hâline getirilmediği takdirde Kafkasya’daki siyasal ve ekonomik dengeleri doğrudan etkileyecek; Bakü’yü bölgenin başlıca karar merkezi hâline getirecek; Türk dünyasında yeni bir ruh ve atılımcı heyecan doğmasını sağlayacaktır. Türk Keneşi, kültürel bir işbirliğinin ötesinde işlev kazanacak; sosyal, ekonomik, ticari ve siyasal ilişkiler çok daha ileri boyutta yeniden inşa edilecektir. Yüzyıllardır durağan seyreden, canlılık kazanamayan Türk dünyasının iç dinamiklerinin harekete geçmesi durumunda, tarihin seyri değişecek; Türklerin coğrafyası yeniden bir medeniyet, kültür ve güç merkezi hâline gelecektir. Bunu, benim neslim muhtemelen göremeyecektir. Ama unutmayalım, geçen yüzyılın başından itibaren büyük kısmı esaret altında olan Türk dünyasının bağımsızlığından söz eden Ziya Gökalp ve sonraki milliyetçi nesiller de çokları tarafından ciddiye alınmıyor; hatta 1944’te yapıldığı gibi suçlanıp yargılanıyordu. Onların ebedî âleme göç etmelerinden dolayı şahit olmadıkları gelişmeleri bizler yaşadık; bugün, Türkiye Cumhuriyeti bayrağının yanında bağımsız altı Türk Devleti’nin bayrağı daha dalgalanıyor.

Kremlin’dekiler, tarihten gelen emperyal planlarını derinden sarsacak gelişmelerin olabileceğinden korkuyorlar; engellemek için her yolu deneyeceklerdir.


Türk Yurdu Aralık 2020
Türk Yurdu Aralık 2020
Aralık 2020 - Yıl 109 - Sayı 400

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele