Türk Ocaklarının İkinci Defa Açılması ve Sonrası-3

Kasım 2020 - Yıl 109 - Sayı 399

        12 Mart 1971 Muhtırası, Ara Rejim ve Türk Ocakları

        Türkiye’de 70’li yıllar, giderek tırmanan siyasal, sosyal, ideolojik ve ekonomik sorunlarla başladı. Adalet Partisinin bölünmesi, iktidarın gücünü olumsuz etkilemişti. Hükûmet, üniversitelerde başlayan, fabrikalara ve köylere doğru yaygınlaştırılmaya çalışılan olaylara doğru teşhis koyamıyor; Meclis’teki sayısal gücüne güveniyordu. Oysa Marksist ve radikal solcu grupların, toplumun her kesiminde, özellikle sivil ve asker aydınlarla gençlik içerisindeki faaliyetleri, fikir ve düşünce boyutunu aşmış; devlet yönetimini ele geçirme ve anayasal düzeni değiştirme hedefine evrilmişti. Hedefler müşterek olsa da tercih ettikleri stratejiler ve yöntemler farklı olduğundan, değişik adlarla çalışan çok sayıda Marksist-Leninist ve Maocu örgüt ve grup ortaya çıkmıştı. Özellikle üniversiteli gençler arasında faaldiler. Gruplar hâlinde organize şekilde Suriye’ye ve Bekaa Vadisi’ne, solcu El Fetih örgütü kamplarına gidiyorlar; günlerce kalıp gerilla eğitimi alıyorlar; temin ettikleri çeşitli cinsteki silahlarla Türkiye’ye dönüp şeflerinin talimatını bekliyorlardı.

        Diğer yandan Silahlı Kuvvetler içerisinde oluşan cuntalar, her meslek ve çevreden sivil solcularla iş birliği hâlinde yönetime el koyma hazırlıkları yapıyorlardı. Askerler arasında cuntacılık, komuta kademelerine kadar yayılmıştı. Demirel Hükûmeti ve ona destek veren çevreler, zeminin hızla kaymakta olduğunun farkında değillerdi. Üniversitelerde başlayan çatışmaları sıradan birer asayiş olayı gibi görüyorlar, bunlardan solcular kadar milliyetçi gençlerin de sorumlu olduklarını düşünüyorlardı. Aslında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, ülkenin nereye sürüklenmek istendiğini görüyor ve üzülüyordu. Fakat icra yetkisi bulunmadığından sadece zaman zaman ikaz edebiliyordu.

        Radikal solun ne kadar pervasız ve saldırgan olduğu, devletin ise önleyici ve caydırıcı bir güç olmaktan uzaklaştığı, 23 Kasım 1970’te, Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi Dursun Önkuzu’nun şehadeti vesilesiyle bir kere daha ortaya çıktı.

        Türk Ocağının Tarihî Binasından Kovulması

        Ankara’da bazı okullar, öğrenciler arasında çıkan olaylar sebebiyle kısa bir süre de olsa tatil ediliyordu. Fakülte ve yüksekokullarda, “Devrimci Gençlik” (DEV-GENÇ) adıyla örgütlenen radikal solcular, kendilerine biat etmeyip direnmeye çalışan milliyetçi-ülkücü öğrencileri şiddet kullanarak okuldan uzaklaştırmaya çalışıyordu. ETYÖ Okulu özerk değildi, Millî Eğitim Bakanlığına bağlıydı. Olaydan önceki hafta tatil edilmişti. Açılacağını öğrenen ülkücü öğrenciler, hem Başbakanlığa hem de Millî Eğitim Bakanlığına başvurarak solcuların silahlı olduklarını, saldırıya maruz kalacaklarını anlatıp önlem alınmasını istediler. Sonuç alamayınca okulun açılacağı pazartesi günü gitmemeyi tercih ettiler. Dursun Önkuzu, devamsızlık yapmak istemiyordu. Ailesinin maddi durumu iyi değildi; bir an önce mezun olup işe başlamayı, kendisinden küçük üç kız kardeşinin yükünü babasıyla paylaşmayı düşünüyordu. Pazartesi sabahı okul kapısından girer girmez, pusuda bekleyen solcu öğrenciler onu, zor kullanarak üçüncü kattaki bir odaya çıkardılar. Burada kurdukları sözde “halk mahkemesi”nde, iki gün boyunca fiziki şiddet uygulayarak, işkence yaparak sorguladılar; kendilerine biat etmesini, örgütlerine katılmasını istediler.

        Bu arada okuldan bir hademe, yapılanı görünce Türk Ocağını telefonla arayarak durumu bildirir. Ülkücü öğrenciler, bir yandan tekrar Başbakanlığa başvurarak önlem alınmasını, polisin içeriye girmesini isterken diğer yandan kendileri de grup hâlinde okula girmeye çalışırlar. Ancak içeriden açılan ateş sonucu başarılı olamazlar. İşin garip tarafı, bu esnada okulun kapısında, içinde polislerin bulunduğu bir polis aracı vardır; olayları görmelerine rağmen muhtemelen kendilerine de ateş açılacağı endişesiyle müdahale etmeyip beklemektedirler.

        23 Kasım sabahı, üçüncü katın penceresinden atılan Dursun Önkuzu’nun cansız bedenini yerde yatarken gören polisler, alıp morga götürürler. Otopsi yapılmasına gerek görülmeden alelacele memleketi Zile’ye göndermek için hazırlığa başlarlar. İçişleri Bakanı Haldun Menteşeoğlu’dur. Yapılan ihbarlara rağmen hiçbir önlem alınmamış, silah seslerine rağmen içeriye girilmemiş, ortada bir ceset yani ölüm olayı bulunmasına rağmen soruşturma açılmasına gerek duyulmamıştır. Bu olay, hukuk düzeninin hâkim olduğu medeni bir ülkenin başkentinde yaşansaydı derhâl idari ve hukuki soruşturma başlatılır; sorumlular ortaya çıkarılır; yargı önünde hesabı sorulurdu. Ama aynı dönemde tıpkı Dursun Önkuzu gibi dar gelirli bir ailenin evladı olduğu için, bir an önce mezun olup işe başlamaya çalışan Yusuf İmamoğlu’nun, İstanbul Edebiyat Fakültesi koridorunda, polislerin gözleri önünde şehit edilmesinde olduğu gibi, ciddi bir soruşturma yapılmadı; olay polis kayıtlarıyla örtbas edilmeye çalışıldı.

        Buna karşılık Demirel hükûmeti ve Bakan Menteşeoğlu başka icraat yaptı. İhbarlara rağmen gerekli önlemler alınmamış, polis seyirci kalmıştı. Milliyetçi gençlerin bütün bu olanlara büyük tepki göstermesinden, Hükûmet’in kamuoyunda sorumlu duruma düşmesinden korkuyorlardı. Bir yandan cenazeyi taşıyacak aracı hazırlarken diğer yandan İçişleri Bakanı’nın talimatıyla yüzlerce polis, Türk Ocağının önüne yığıldı. Tarihî Bina, o dönemde milliyetçi gençlerin Ankara’daki en büyük toplanma mekânıydı. Dursun Önkuzu’nun şehadet haberinin duyulması üzerine, çok sayıda genç buraya gelmişti; içerisi çok kalabalıktı. Polisler hışımla içeriye girdiler, ortada hiçbir olay ve direnme olmamasına rağmen onlarca genci şiddet kullanarak toplayıp nezarete aldılar.

        Bina boşaltılınca kapılar sımsıkı kapatılıp mühürlendi. Ardından iki ay kadar sonra Ankara Valiliğinin talimatıyla polisler, Genel Merkez’e tekrar geldiler ve Ankara Şubesine ait belge ve dosyaları ayırdıktan sonra karakol kurarak binaya yerleştiler.

        Terör ve anarşiyi önlemekte yetersiz kalan Demirel Hükûmeti, böylelikle tarihe iz bırakacak kadar önemli başka bir işi başardı; Türk Ocağını kendi binasından, intifa hakkı henüz iptal edilmemiş olmasına rağmen, polis marifetiyle kovmuş oldu.

        O dönemde Ankara Şubesi Başkanı olan Cezmi Bayram, Dündar Taşer aracılığıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’dan randevu aldı. Ziyareti Şube Başkanı sıfatıyla değil, bir gençlik heyeti olarak yapacaklardı. Dr. Ferhan Özmen, Şuayıp Üşenmez ve Ramiz Ongun ile birlikte Köşk’e gittiler. Cezmi Bayram, polis baskını sırasında Bina’da bulunduğu için olaya yakından şahit olmuştu. Cumhurbaşkanı, kendisini ilgiyle dinledi. Başyaverini çağırarak bu konuda Emniyet Genel Müdürü Ömer Naci Bozkurt’tan bilgi almasını istedi. Başyaver az sonra odaya geldi. Emniyet Genel Müdürü’nün dedikleri, Cezmi Bayram’ın anlattıklarıyla tamamen örtüşüyordu. Cevdet Sunay, bunun üzerine Başyaverine Cezmi Bayram’ı işaret ederek “Bu genci muayyen saate kadar getirin.” dedi. Ertesi gün, söz konusu saatten yarım saat kadar önce Köşk’e ait bir araba Cezmi Bayram’ı alarak Köşk’e götürdü. Cezmi Bayram, huzura çıkarılmayı beklerken bir odaya aldılar. Az sonra kapı açıldı, İçişleri Bakanı Haldun Menteşeoğlu içeriye girdi, çok hiddetliydi. Cumhurbaşkanı’nın yanından geliyordu ve belli ki azarlanmıştı. Cezmi Bayram’a, “Sen beni Cumhurbaşkanı’na ne hakla şikâyet edersin?” diyerek bağırmaya başladı. Cezmi Bayram, “Bağırarak haklı çıkamazsın, ben neler söylediğimi size de anlatayım, yanlışım varsa tartışalım.” diyerek bir gün önce makamda anlattıklarını aynen tekrarladı. Tamamı doğru olan bu sözlere Bakan’dan itiraz gelmedi, odadan çıkıp gitti. Cezmi Bayram, başka bir görüşmenin yapılmamış olmasına bir anlam verememişti. Bu defaki görüşmenin safahatını Dündar Taşer’e anlatınca ondan şu cevabı aldı: “O odada dinleme cihazı vardı; Sunay, oradan aranızdaki konuşmaları takip etti. Demirel şimdi hapı yuttu. Bizim askerler yalan söylemediği için karşısındakini de öyle bilir. Ama bir yalanını yakalayınca ona bir daha asla inanmaz.”.

        Sunay ile Hükûmet ve Demirel arasındaki ilişkilerin, 12 Mart öncesindeki aylarda alt düzeye indiği, çok az görüştükleri biliniyor. Bu olayın bunda etkisinin ne olduğunu tam olarak bilemeyiz ama Devlet’in zirvesinde ciddi bir kopukluk ve güven bunalımı yaşanıyordu. MİT, edindiği bilgileri doğrudan Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a sunuyordu. Radikal sol gruplar bu aylarda, gazete ve dergilerde açık açık “millî demokratik devrim” yapmak maksadıyla iktidara geleceklerini ilan ediyorlardı. Ancak seçim yoluyla iktidara gelmelerinin mümkün olmadığını kendileri de biliyordu. Parlamenter sistem içinde topluma açılarak ideolojilerini yaygınlaştırmak isteyen Moskova yanlısı TİP denemesi başarılı olamamıştı. En kısa zamanda iktidara geçmek isteyen radikal solcuların önlerinde tercih edebilecekleri iki yol kalıyordu: 1. Darbe yapmak. 2. Güney Amerika-Küba tarzı “gerillacılık” yani “Devrimci Halk Savaşı”.

        12 Mart Muhtırası ve Ara Rejim Dönemi

        Birinci yolu tercih eden radikal solcuların önemli bölümü, “millî demokratik devrim” sloganıyla “Yön” ve “Devrim” dergileri çevresinde toplanmıştı. Başrollerde Mihri Belli, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Mümtaz Soysal gibi isimler yer alıyordu. Silahlı Kuvvetler içerisinde, bunların görüşlerini benimseyen her rütbeden çok sayıda subay vardı. Özellikle Doğan Avcıoğlu’nun yazıları ve “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitabı çok okunuyordu. Onun görüşlerini paylaşanlar, 27 Mayıs Müdahalesi’nin kolayca başarılmış olmasından esinlenerek “cuntalar” kurup örgütleniyor; sivil kesimde benzer çalışmalar yapanlarla iş birliğine yöneliyorlardı. Ayrıca Cemal Madanoğlu’nun başrolde olduğu, darbe hazırlığı yapan bir cunta daha vardı. Sivil ve asker isimlerden oluşan bu grubun faaliyetleri, aralarına sızan Mahir Kaynak tarafından MİT’e sürekli iletiliyordu. Kuvvet Komutanları da kendilerini bu akıma kaptırmış görünüyorlardı. Cuntacılar arasında KKK Org. Faruk Gürler “Selim Bey”, HKK Org. Muhsin Batur “Yavuz Bey” kod isimleriyle anılıyorlardı. Özellikle Hava Kuvvetleri Karargâhında ve Mürted Üssü’nde, bu yöndeki faaliyetler yoğun şekilde sürdürülüyordu.

        Darbe yanlısı radikal sol gruplar, ülkemizin parlamenter rejimle kalkınamayacağına inanıyordu. Suriye’deki Baas tarzı, Marksizm’den esinlenen, katı ideolojik kuralları bulunan tek partili, otokratik bir yönetim kurmak istiyorlardı. Bunu başarmanın reçetesi de hazırdı: Ordu + devrimci gençlik + aydınlar = iktidar.

        Demirel Hükûmeti, ordu içerisinde tansiyonun yükselmekte olduğunu görse de üzerine gitmeye çekiniyordu; 27 Mayıs Darbesi’nin etkisinden hâlâ kurtulamamışlardı. Buna mukabil Devlet’in kritik yerlerinde, üst makamlarda bu gelişmelerden rahatsızlık duyan, maceracı girişimlere fırsat verilmemesi gerektiğini düşünen, sorumluluklarının bilincinde olan vatanseverler de vardı. Bu karmaşa ortamında başta Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay olmak üzere, Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç, 1. Ordu Komutanı Org. Faik Türün, Org. Atıf Erçıkan, MİT Başkanı Fuat Doğu gibi isimlerin varlığı, Türkiye için büyük şanstı. Sivil ve asker kesimlerdeki gelişmeleri yakından izleyerek, tam zamanında müdahale edip ülkemizin bir felakete sürüklenmesini engellediler. Propaganda gücü her dönemde yüksek olan solcu çevreler, bu isimleri “pişmiş aşa su kattıkları”, yollarını tıkadıkları için sürekli karalayıp yıpratmaya çalıştılar. Bundan dolayı tarihimizi solcu çevrelerden öğrenen çok sayıda münevverimizin nazarında, bu vatansever insanlar, ne yazık ki hak ettikleri itibarı bulamamışlardır.

        1971 yılı Mart ayının ilk günlerinde, sivil ve asker cuntalar, hazırlıklarının son aşamasına gelmişlerdi; 9 Mart günü düğmeye basacaklar; yönetime el koyacaklardı. Fakat komutanlar, kendilerine iletilen bilgi ve uyarılar sonucu son anda tavırlarını değiştirdiler. Çünkü darbe girişimini planlayan ve yürüten Doğan Avcıoğlu ekibinin devrim projesinde, Bakanlar Kurulunu oluşturacak isimler bile belliydi; kendileri kullanılıp atılacaklardı. Durumun anlaşılması sonucu darbe önlendi. Fakat Silahlı Kuvvetler içerisinde gerilim hâlâ yüksekti. Demirel’in başında olduğu Hükûmet’le yönetimin sürdürülmesi mümkün görünmüyordu. Tansiyonu düşürmek üzere orta bir yol düşünüldü. Parlamenter sistem, bir “ara rejim hükûmeti” ile devam edecekti. Bu yolu açmak maksadıyla 12 Mart Muhtırası verildi, Demirel istifa etti, Nihat Erim Başbakan oldu, çoğu bürokratlardan oluşan yeni bir Hükûmet kuruldu. Askerler, 1973 seçimlerine kadar kontrolü ellerinde tuttular.

        Radikal Solun Gerillacılık Girişimleri

        Marksist-Leninist genç kesim, DEV-GENÇ örgütü çatısı altında toplanmışlardı. Bunlar darbeci girişimleri, seçkinci ideolojik bir sapma olarak görüyor, desteklemiyorlardı. Che Guevara ve Castro gibi gerillacı eylemcileri kendilerine örnek almışlardı. Şehirlerde ve kırsal alanlarda, kendilerine bağlı gruplar oluşturarak silahlı eylemler düzenlemeyi, karmaşa ve taşkınlık yaratarak devleti etkisiz hâle getirmeyi, taraftarlarını çoğaltarak “halk savaşı” diye adlandırdıkları bu eylem tarzıyla iktidara el koymayı planlıyorlardı. Başlıca iki gruba ayrılmışlardı. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Sinan Cemgil’in liderliğindekiler, eylemlerini dağlarda başlatacaklar; çoğalıp şehirlere yani merkeze yöneleceklerdi. Örgütlerinin adı “Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu” (THKO) idi. Mahir Çayan’ın liderliğindeki grup ise eylem alanı olarak şehirleri ve üniversiteleri seçmişti. Örgütlerinin adı “Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ve Cephesi” (THKP-C) idi.

        12 Mart Muhtırası’ndan sonra kısa bir süre bekleyip gözlemleme yaptılar. Deniz Gezmiş grubu, ilk hareketi Kahramanmaraş’ın Nurhak Dağları’ndan başlatmak istiyordu. Burayı tesadüfen seçmemişlerdi, güvenlik güçleriyle başlatacakları çatışmalarda kitle desteğine ihtiyaçları vardı. Bunu işçi ve köylüler üzerinden güçlü ve sürekli olarak temin edemezlerdi. Buna karşılık Türkiye sosyolojisinde 15. asırdan beri önemli bir gerginlik kaynağı hâlinde sürüp gelen Alevi-Sünni sorunu bulunuyordu. Devlet Alevilere, Osmanlı-İran arasındaki egemenlik mücadelesinde Şah İsmail tarafında yer aldıklarından dolayı Cumhuriyet Dönemi’ne kadar şüpheyle bakmış; güvenmemiştir. Diğer taraftan Aleviler de neyle karşılaşacaklarını bilemediklerinden Devlet’e güvenmemiş, sürekli huzursuz yaşamışlardır. Marksist-Leninist sol, her dönemde toplum yapımızın bu tarihî fay hattını harekete geçirerek Devlet’e karşı en kolay yoldan ideolojik bir taban kazanmak istemiştir. Kahramanmaraş bölgesi, mezhep geriliminin en yüksek düzeyde yaşandığı yerlerden biriydi; nitekim o tarihte uygulamaya fırsat bulamadıkları kitlesel çatışma planlarını, 1978’de Ecevit Hükûmeti’nin derin gafletinden yararlanarak sahneye koydular. Kahramanmaraş’ta yüzden fazla vatandaşımızın hayatını kaybettiği, tarihimizin en acı olaylarından birinin yaşanmasına yol açtılar.

        Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan, arkadaşlarına katılmak üzere bölgeye giderken yolda yakalandılar. Nurhak’taki grup, ihbar üzerine operasyon düzenleyen güvenlik güçleriyle çatışmaya girdi; birkaçı burada can verirken diğerleri sağ olarak ele geçirildi. Çayan ve arkadaşları ise çok ses getirecek ve varlıklarını duyuracak bir eylem düzenlemekte kararlıydılar. Bu maksatla İsrail’in İstanbul Başkonsolusu Elrom’u kaçırdılar. Eylem, Erim Hükûmeti ve askerler arasında şok etkisi yarattı. Mahir Çayan, Elrom’u bırakmak için isteklerini içeren bir ültimatom verdi. Sıkıyönetimin olduğu İstanbul’da ev ev arama başlatıldı. Ancak Elrom’un, kaçırıldığı evde başından vurulmuş hâlde ölüsüne ulaşılabildi. Bu olaylar üzerine geniş bir soruşturma başlatıldı; 1973 Genel Seçimleri’ne kadarki bu süreçte, solcu çevrelerden her gruptan ve meslekten çok sayıda insan tutuklandı; davalar açıldı. Fakat darbe girişimiyle ilgili dava sırasında soruşturmanın genişletilmesi hâlinde kritik ve önemli makamlardaki bazı isimlerin zor durumda kalabileceklerinin görülmesi üzerine frene basıldı. Zaten kısa bir süre sonra, 1974 affıyla beraber davalar düştü; tutuklu kimse kalmadı.

        Tarihî Türk Ocağı Binası’nın Hazineye Devredilmesi

        Türk Ocaklarının faaliyetleri, 12 Mart Muhtırası’ndan sonra, diğer dernekler gibi durdurulmuştu. Ara rejim hükûmeti, 26 Temmuz 1971 tarihinde, Tarihî Türk Ocağı Binası’yla ilgili bir kararname yayımladı. Buna göre 25.12.1952 tarihli “Ocak’a Tahsis Kararı” kaldırılıyor ve “binanın tamamı kütüphanesi, kitapları, eşyası ve müştemilatı ile birlikte” Millî Savunma Bakanlığına veriliyordu. Bir süre sonra Bina’nın bu Bakanlık’tan alınıp Millî Eğitim Bakanlığına tahsisine karar verildi. Ancak nasıl kullanılacağı kararlaştırılamadığından uzun süre kapalı kaldı. Bu sırada Türk Ocağı Genel Merkezi adına, 28 Mart’ta Sulh Hukuk Mahkemesinde açılmış bulunan “Tespit Davası” karara bağlandı. Kararda “... davanın açıldığı tarihte istem ve davasında haklı olan derneğin, 26.7.1971 tarihli Bakanlar Kurulu kararından sonra intifasına son verilmiş olması sebebiyle eski Halk Evi binası üzerinde hiçbir intifa hakkı kalmadığından bu hususta karar verilmesine gerek görülmemiştir.” deniliyordu. Mülkiyeti Hazine’ye yani Maliye Bakanlığına ait olan Bina, 25 Aralık 1975 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi’yle “Resim ve Heykel Müzesi” olarak kullanılması kaydıyla Kültür Bakanlığına tahsis edildi. İktidarda 1. Milliyetçi Cephe Hükûmeti vardı ve Süleyman Demirel Başbakan; Erbakan, Feyzioğlu ve Türkeş Başbakan Yardımcılarıydı.

        1972 yılının son aylarında, Türk Ocağını doğrudan ilgilendiren başka bir dava daha sonuçlandı. Prof. Dr. Emin Bilgiç, 31 Ocak 1969 tarihinde açtığı davada, Osman Turan’ın 2 Şubat 1969’da yapacağı Kurultay için “yürütmenin durdurulması” talebiyle birlikte tedbir kararı verilmesini istiyordu. Mahkeme, kararına rağmen yapılan toplantıyı yok hükmünde sayıyor; Bilgiç’i Genel Başkan olarak tanıyordu. Emin Bilgiç, böylece Başkan olmuştu ama ortada ne Genel Merkez ne de yönetimi vardı. Genel Merkez, fiilen infisah etmiş görünüyordu.

        Dernek faaliyetlerinin tekrar başlaması üzerine, o sırada Ankara Şubesi Başkanlığı sıfatı devam eden Dr. Cezmi Bayram ve arkadaşları, Ocak’ın millî ve tarihî kimliğiyle bağdaşmayan bu duruma son vermek için harekete geçtiler. (Devam edecek.)


Türk Yurdu Kasım 2020
Türk Yurdu Kasım 2020
Kasım 2020 - Yıl 109 - Sayı 399

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele