Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Rusya ile Yaşadığımız Jeopolitik Sorunlar

Kasım 2020 - Yıl 109 - Sayı 399

        27 Eylül sabahı, Ermenistan ordusunun Azerbaycan topraklarına, askerî ve sivil yerleşim yerlerine yoğun topçu ve havan bombardımanıyla başlayan savaş devam ediyor. Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ın Başdanışmanı Vagarşak Arutrunyan, çatışmaların ilk gününde şu açıklamayı yapmıştı:

        “Karabağ krizi nedeniyle uzun süreli bir savaşa hazırlanmalıyız. Neden mi? Zira bir kez daha söylüyorum, orada ana aktör Azerbaycan değil, Türkiye’dir. Ankara jeopolitik çıkarlarını gözetiyor. Savaşın süresi, askerî faaliyetlerin nasıl gelişeceğinden, uluslararası toplumun tepkilerine kadar birçok faktöre bağlı olacak.”

        Üst düzey bir yöneticinin bu ifadeleri, Erivan’ın saldırıyı başlatırken “uzun süreli” bir savaşı göze aldığını ve “uluslararası toplum”un, daha doğrusu Rusya başta olmak üzere Minsk Grubu’nun duruma müdahale edeceğine inandığını göstermesi açısından önemlidir. Ancak Ermenilerin hesabı tutmadı. Çünkü Azerbaycan’ın askerî ve teknolojik kapasitesinin, kararlılığının önceki dönemlerle kıyaslanmayacak kadar yüksek düzeyde olduğunu, bu tarz yeni bir saldırıya karşı nasıl, nereden ve ne tarzda mukabele edeceğini belirleyen stratejik bir harekât planının bulunduğunu fark edememişti. Paşinyan, istihbaratın başında olan kişiyi geçen hafta bu nedenle görevden aldı.

        Bunun yanı sıra Erivan’ın, Birleşmiş Milletlerin ve Güvenlik Konseyinin Karabağ’ın hukuken Azerbaycan toprağı olduğunu belirten, Ermenilerin işgale son vermelerini isteyen kararlarına rağmen, 32 yıldır sorunun çözümü için ciddi bir çaba harcamayan, sadece tarafların aralarında anlaşmalarını tavsiye ederek işgalin devamına göz yuman Minsk üçlüsünün yani Rusya, ABD ve Fransa’nın, her çatışma durumunda olduğu gibi bu defa da araya girerek Azerbaycan’ın ileri bir harekât yapmasını engelleyeceği tahminleri de tutmadı. Çünkü Azerbaycan, maruz kaldığı topçu ve füze ateşine aynı tarzda cevap vermekle yetinmedi; işgal altındaki topraklarını kurtarmak amacıyla önceden planlanan kapsamlı bir harekât başlattı. Günümüzde İHA ve SİHA’ların askerî operasyonlarda ne kadar önemli ve etkili oldukları, sadece istihbarat sağlamakla kalmayıp operasyonel işlev yaptıkları, belirlenen hedefleri seri ve etkili şekilde gecikmeden vurdukları görüldü.

        Bir aylık sürede iki devletin temsilcileri önce Rusya’nın, ardından ABD’nin girişimleriyle masaya oturup saatlerce süren görüşmelerden sonra, esirlerin ve sahada ölenlerin iade edilmeleri maksadıyla üç kez “insani ateşkes” anlaşması yaptılar. Fakat her defasında, imzaların mürekkebi bile kurumadan Ermenistan, ateşkesi bozmayı tercih ederek yerleşim yerlerine füze saldırıları düzenledi. Azerbaycan’ın ikinci büyük kenti Gence’ye düzenlenen iki saldırıda aralarında çocukların da olduğu on beş kadar sivil hayatını kaybetti; elliye yakın insan yaralanırken çok sayıda bina ve iş yeri hasar gördü. Son olarak Berde’ye yapılan füze saldırısında üç sivil şehit oldu. Bu tarz füze saldırıları sık sık tekrarlanıyor, can kayıpları maalesef artıyor.

        Azerbaycan’ın kararlı bir şekilde sürdürdüğü harekâtın bilançosu, Ermenistan’ın ağır bir yenilgiye uğradığını, silahlı kuvvetlerinin büyük kayıplar verdiğini gösteriyor. Azerbaycan Savunma Bakanlığından yapılan açıklamalarda, tahrip edilen yahut ele geçirilen tank sayısının iki yüz elliden fazla olduğu, S-300 füze rampası dâhil çok önemli savaş aracının, uçak ve helikopterin kullanılamaz hâle getirildiği, bunların maddi değerinin üç milyar dolara yakın olduğu belirtildi; Erivan’dan bu açıklamalara itiraz gelmedi.

        Bakanlık, bir hususa haklı olarak dikkat çekiyor; bütçesi ve ekonomik gücü son derece sınırlı olan Ermenistan, büyük bir maliyeti olan, kendi parasıyla kesinlikle alamayacağı bu kadar silah ve malzemeyi nereden buluyor, ona kimler ve ne maksatla yardım ediyor? Bu soruların cevabını Cumhurbaşkanı Aliyev, “Ateşkes isteyenler Ermenistan’a silah gönderiyor, listesi bende var.” diyerek vermiş oldu.

        İran Ne Yapmak İstiyor?

        Azerbaycan’dan yapılan açıklamalarda, Karabağ’da şimdiye kadar dört kentin, üç kasabanın ve yüz yetmişten fazla köyün işgalden kurtarıldığı belirtiliyor. Bu arada İran sınırının Azerbaycan tarafından kontrol altına alınması, stratejik bir başarıdır. Tahran yönetiminin ülkedeki 35 milyon Azerbaycan Türk’ünün talebine rağmen, Ermenistan’ın işgalci politikasına açık bir eleştiri yapmaktan kaçınması, Minsk üçlüsü devletlerin ağzıyla tarafların sorunu masada görüşerek çözmelerini önermesi, Erivan’a örtülü destek anlamına geliyor. Tahran, Azerbaycan’ın gasp edilmeye çalışılan haklarını, askerî bir başarıyla almasını istemiyor. Bunun doğal olarak Azerbaycan Türkleri arasında var olan milliyetçi fikir ve heyecanları, birleşme isteklerini güçlendirmesinden, birleşme eğiliminin etnik ve siyasi bir soruna dönüşmesinden korkuyor; fakat artık yıllardır izlediği bu kaypak politikayı aynı çizgide sürdürmesinin mümkün olmadığını gördüğünden, iki tarafın da razı olacağı iddiasıyla bir teklif yapmaya hazırlandığı duyuluyor. Bunun içeriği henüz açıklanmış değil. Ancak Karabağ’da geri adım atmamakta ısrarlı olan Ermenilerin teklife sıcak bakmaları için Azerbaycan’ın taviz vermeye ikna edilmesi gerekiyor. İşgal altındaki topraklarını kurtarmak için otuz yıldır çalışan, zafere çok yaklaşan, Cumhurbaşkanı Aliyev’in ağzından defalarca kalıcı bir çözüm için Ermeni askerlerinin bölgeyi boşaltmasını “tek şart” olarak öne süren, uluslararası hukuk açısından haklı olduğunu herkesin kabul ettiği Azerbaycan, bu tarz tekliflere elbette razı olmayacaktır. Tahran, girişiminde samimi ise, adil bir çözüm istiyorsa Aliyev’in Dağlık Karabağ’a genişletilmiş özerklik verilebileceğine ilişkin önerisini desteklemeli; Bakü’den bundan daha fazlasını istemeye kalkmamalıdır.

        Ermenistan Kışkırtıcılık Yapıyor

        Dağlık Karabağ’da bozguna uğrayan Ermenistan, yerleşim yerlerine, sivillere topçu ve füze saldırıları düzenleyerek sinir harbi yapıyor. Azerbaycan, çok akıllı bir strateji uygulayarak harekâtı sadece işgal altındaki topraklarında sürdürüyor. Böylelikle Rusya-Ermenistan askerî anlaşmasının uygulanmasına gerekçe vermemiş oluyor. Paşinyan iktidarının, yüzünü ABD ve Batı’ya çevirmesine tepkili olan, Kafkasya’da yeni bir Gürcistan olayı yaşamak istemeyen Moskova, savaşta taraf konumuna girmek niyetinde değil. Putin çatışmaların Ermeni topraklarında cereyan etmediğini, aralarındaki Güvenlik ve Askerî İşbirliği Anlaşması’nı kapsamadığını açıkça ifade etmişti. Erivan bu durumu değiştirmek, Azerbaycan’ı saldırgan taraf konumuna getirmek, dış müdahaleye ortam hazırlamak için Azerbaycan’ı kışkırtarak çatışmaları Karabağ’dan ülkenin içerisine kaydırmaya çalışıyor.

        Rusya ile Jeopolitik Rekabet Hâlindeyiz

        Rusya, Türkiye’nin tavrından son derece rahatsız; Ankara-Bakü arasındaki güçlü dayanışmanın savaşın seyrini nasıl değiştirdiğini görüyor. Bunun “arka bahçe” olarak gördüğü Kafkasya ve Türkistan’da emsal olmasını istemiyor; 17. asırdan beri sürüp gelen bölgesel hâkimiyetini kaybetmekten korkuyor. Nitekim Dışişleri Bakanı Lavrov, “Rusya hiçbir zaman ‘Türkiye, Moskova’nın stratejik ortağı.’ demedi. Karabağ konusunda Türkiye ile bizim pozisyonumuz farklı.” diyerek bu duruma açıklık getirdi. Aliyev’in Türkiye’nin masadaki görüşmelerde mutlaka yer alması gerektiği hususundaki istekleri, hem Rusya ve ABD-Fransa hem de İran tarafından kesinlikle kabul görmüyor; Ankara devre dışında bırakılarak Azerbaycan yalnız bırakılmak isteniyor.

        Rusya’nın stratejik ortak olmak bir yana, Türkiye’nin beka meselesi olarak gördüğü bazı temel konularda jeopolitik bir rakip olduğunu, bu tavrının tarihî, kültürel ve siyasal derinliğinin bulunduğunu görmek zorundayız. S-400’leri almamızın kime yarar sağladığı ortada; nükleer santral inşaatıyla, enerji konusundaki bağımlılığımızla, ticari ilişkilerdeki dengesiz tabloyla Rusya büyük kazanımlar sağlarken tek tesellimiz turizm görünüyor. Yaz aylarında PKK-YPG temsilcileri Moskova’da üst düzey diplomatik temsilciler olarak ağırlanmadılar mı? Libya’da Türkiye’nin desteklediği UMH’yi yıkmaya çalışan Hafter’in liderliğindeki grubu, Rusya paralı askerleriyle ve her cinsten silah vererek destelemiyor mu? Suriye’de rejimin en güçlü desteği Rusya değil mi? Geçen hafta Rus uçakları, İdlib’deki rejim karşıtı gruplardan birinin eğitim kampını bombaladı; çok sayıda insan hayatını kaybederken yerleşkede ağır hasar oluştu. Bombalanan grubun Türkiye’nin de karşı olduğu radikal El Nusra ve uzantılarıyla, türevleriyle bağlantısı bulunmuyor. Tam tersine bu grup, sürekli Türkiye’nin yanında yer aldı; Suriye’deki operasyonlarımıza, içerisinde yer alarak destek sağladı. Moskova, bu durumu elbette biliyor; ama klasik Rus yöntemini uygulayarak Kafkasya’daki tavrımıza cevabını İdlip’de “gözdağı” tarzında vermiş oluyor. Rusya, Karabağ sorununun rızası dışında bir noktaya evrilmemesi için elinden geleni yapacaktır. Türkiye kilit ülke konumunda olduğundan muhtemelen başka tepkilere de muhatap olacaktır. Bu tarz ihtimalleri dikkate almalı, gücümüzü son derece dikkatli ve verimli kullanmalıyız. Dış politikamızda son yıllarda hızla yükselen tansiyon, pek çok ülkeyle gerilim yaşamakta oluşumuz, diplomatik üslupla bağdaşmayan söylemler, duyguların aklın ve basiretin önüne geçmesi bizi tehlikeli bir yalnızlığa itiyor. İç siyasetle ilgili hesaplar bir kenara bırakılmadıkça bu açmazdan kurtulamayız.

        Bölge politikalarında böylesine zıddiyeti olan iki ülkenin “stratejik işbirliği” yapabileceğini düşünenler hayal görüyorlar. Moskova, kesinlikle güvenilir bir muhatap olamaz. Ancak küresel nükleer bir güç olan, enerji zengini bölgede etkili bir ülke olan Rusya ile ilişkilerimiz sıcak tutulmalı; gerilimden kaçınılmalı; ticari, ekonomik ve sosyal ilişkilerin güçlendirilmesine çalışılmalıdır. Bunlar yapılırken iki ülke arasında jeopolitik rekabetin bulunduğu gerçeği daima hatırlanmalıdır.

        KKTC SEÇİMLERİNİN ÖNEMİ VE KIBRIS SORUNUNUN KISA TARİHÇESİ

        KKTC’de gerçekleştirilen seçimler, devlet protokolünün bir numarasının belirleneceği sıradan bir siyasi tercih değildi. Doğu Akdeniz’de hem bölge ülkelerinin hem de küresel güçlerin arasında eskiden beri hüküm süren rekabet, çoğu Kıbrıs ve çevresindeki deniz altında bulunan doğalgaz yataklarından ötürü alevlendi. Yunanistan ve GKRY’nin başını çektiği, başta Fransa olmak üzere AB ve ABD‘nin desteklediği, amacı yeni bir “bölge jeopolitiği” oluşturmak, Türkiye’nin karasularından dışarı çıkmasını engellemek olan, İsrail ve Mısır’ın da içinde bulunduğu bir blok kuruldu. Türkiye, uluslararası ilişkilerin sağlıklı yürütülmesinin “olmazsa olmazı” adalet, eşitlik ve hakkaniyet gibi ilkeleri yok sayan bu girişimlere doğal olarak karşı çıkıyor. Libya UMH ile yaptığı Deniz Yetki Anlaşması, karasularında ve Kıbrıs’ın kuzey bölgesi açıklarındaki sondaj faaliyetleri Türkiye’yi ve KKTC’yi yok sayan, iyi niyetten yoksun bu politikayı geçersiz kılmayı amaçlayan girişimlerdir.

        Kıbrıs Adası, coğrafi konumundan dolayı tarih boyunca her dönemde bölgede egemenlik iddiası bulunan ülkelerin hedefi olmuştur. Lala Mustafa Paşa’nın başında olduğu Osmanlı ordusu, Venediklilerle iki yıl süren bir muharebeden sonra Ada’yı, 1571 yılında fethetti. Dönemin en güçlü ve etkili emperyalist ülkesi olan İngiltere, Rusya karşısında 1877-78 savaşını kaybetmemiz üzerine toplanan Berlin Konferansı’nda, çok müşkül durumda bulunan Osmanlı Devleti’ne destek vaadi ve bir miktar para karşılığında Kıbrıs Adası’nın “geçici bir süre” kendisine kiralanmasını sağladı. Burası, Londra’nın Asya‘daki sömürgelerle irtibatı açısından kritik bir güzergâhtı. Lozan Konferansı’nda İngiltere Baş Delegesi Lord Curzon, gündemde açıkça belirtilmemiş olmasına rağmen Kıbrıs’ı müzakere konusu yaptı ve İsmet Paşa’nın itirazına fırsat bırakmadan görüşme tutanağına, mülkiyetini devraldığı anlamına gelen kısa bir cümle eklettirdi. İsmet Paşa, Ada’nın statüsü Misak-ı Millî’de yer almadığından bunu mesele yapmamayı tercih etti. Kıbrıs’ı gözden çıkarmış olduğumuzdan, istemeleri hâlinde Ada’daki soydaşlarımıza Türkiye’ye gelmeleri için kapıları açtık; işlemlerini kolaylaştırdık. Bunun sonucu olarak 30’lu yıllarda millî ve dinî hassasiyeti yüksek binlerce Türk aile Türkiye’ye göç etti; o yıllara kadar lehimize olan nüfus dengesi, Rumların lehine bozuldu.

        50’li yıllara girilirken Ada’daki Rumlar arasında, milliyetçi damar harekete geçti; Atina’dan da destek bulan “Enosis”çi girişimler başladı. Bu sırada Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Necmettin Sadak, arkasından iktidarın değişmesiyle bu görevi üstlenen Prof. Dr. Fuat Köprülü, Kıbrıs konusunun Türkiye’nin gündeminde bulunmadığını açıkça belirttiler. Fakat kısa bir süre sonra, o yıllarda Türkiye’nin tirajı en yüksek gazetesi olan Hürriyet ve sahibi Sedat Simavi, konuyu ele alınca durum değişti. Rumların Ada’yı Yunanistan’a bağlayan girişimleri, Türkiye’de özellikle gençler arasında tepkilere yol açtı. “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır!” sloganları yaygınlaştı. Yunanistan ile ilişkilere büyük önem veren, hatta Atina’yı gücendirmemek için 1953’te, İstanbul’un fethinin 500. yılının büyük törenlerle kutlanmasına izin vermeyen DP Hükûmeti, giderek artan kamuoyu baskısının da etkisiyle Kıbrıs konusunu millî bir mesele olarak benimseyip programına aldı. Rumların silahlı çeteler kurmasıyla birlikte soydaşlarımıza yönelik muhtemel bir katliam ve yoğunlaşan şiddet olaylarını engellemek maksadıyla Ada’da, “Türk Mukavemet Teşkilatı” kuruldu. İngiltere’nin öncülüğünde Türkiye ve Yunanistan’ın katılımıyla Zürih’te üçlü görüşmeler başladı. Türk heyetinin başkanlığını Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu yapıyordu. Millî hassasiyeti yüksek, vatanperver bir insan ve usta bir diplomattı. Bayar ve Menderes kendisine güveniyor, her türlü desteği veriyorlardı. Bir yıl kadar süren ve çok çetin geçen görüşmeler üç ülkenin Londra-Zürih Antlaşması adıyla anılan ve uluslararası bir anlam taşıyan anlaşmayı imzalamalarıyla sonuçlandı. Kıbrıs Rumlarının liderliğini yapan Başpiskopos Makarios, bütün çabalarına rağmen anlaşmayı engelleyemedi.

        Londra-Zürih Antlaşması, diplomasi tarihimizin en büyük birkaç başarısından biridir. Ne yazık ki bu başarının mimarlığını yapan, dönemin Başbakanı Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 27 Mayıs Darbesi üzerine Yassıada’da kurulan sözde mahkemede yargılandılar; siyasi tarihimizde en hazin olaylardan biri olarak yer alan, bugün artık hemen herkesin hukuk adına utanç verici olarak nitelendirip kınadığı bir kararla idam cezasına çarptırılıp asıldılar.

        1959 yılında imzalanan anlaşmayla, sadece masadaki muhataplarımız değil, belki de bütün Batı dünyası, yakın tarihte pek örneği görülmeyen bir durum yaşadı; muhtemelen ne anlama geldiğini fark etmeden Türkiye’nin millî tezini kabul etmiş oldular. Anlaşma hükümlerine göre Kıbrıs’ta Türklerin eşit haklara sahip olduğu, veto haklarının bulunduğu, Başkanlığın dönüşümlü olarak paylaşıldığı ikili bir yönetim kuruluyor; üç ülke “garantör devlet” sıfatıyla anlaşmanın yürütülmesini sağlıyor; Türk ve Yunan askerleri, “gözlemci kuvvet” olarak Lefkoşe’ye konuşlanıyordu. Rum tarafı, bu anlaşmanın Enosis’i imkânsız kıldığını kısa zamanda anlayıp caymaya çalışsa da imzalarını geri almaları mümkün olmadığından başarı sağlayamadılar. Silahlı baskı ve zorbalık yaparak hatta saldırılar düzenleyerek Türkleri korkutup sindirmeye, yerlerinden ayrılmaya, Ada’yı terk etmeye zorlasalar da Türkiye, soydaşlarımızı yalnız bırakmadı. Sonunda Rumlar radikal bir girişim yaparak Ada’yı Yunanistan’a bağlamaya kalkışınca Londra-Zürih Antlaşması ile sahip olduğumuz “garantör ülke” statümüzü kullanıp Kıbrıs’a çıktık. Ada’daki askerî birliğimiz, 46 yıldır Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağlıyor. Bu zaman zarfında Türkiye’deki bütün hükûmetler, soydaşlarımızın maddi ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştı. Batı dünyası, Rumları Ada’nın sahibi ve meşru yöneticileri olarak gördüğünden, Türklerin hukuki, siyasi ve kültürel hak taleplerini kabul etmekten ısrarla kaçındı. Maksatları katı bir ambargo uygulayarak Türkleri bunaltıp çaresiz bırakmak, bu taleplerinden vaz geçerek Rum yönetimine tabi olmaya razı etmekti.

        Aslında Kıbrıs Türklerinden millî kimlik ve kültürel haklar konusunu fazla önemsemeyen, kendisini Batı’ya ve özellikle İngiliz kültürüne yakın gören, solcu eğilimleri öne çıkan, çoğunluğunu okumuşların oluşturduğu bir kesim, Rumlara her türlü tavizi vermeye razıydı. Uzun yıllar İngiliz yönetiminde yaşayan, eğitimin onların hazırladığı müfredata göre yapıldığı okullarda okuyan, Türkiye’den bu konularda ciddi bir destek alamamış olan Türkler arasında, bu tarz sorunların olmasını yadırgamamak gerekir. Türkiye’de, özellikle üniversitelerde solculuğun etkili olduğu 70’li yıllarda okumaya gelen Kıbrıslı öğrencilerin çoğu, bu fikirleri benimsemiş olarak döndüler; 74’ten sonraki yönetim yapılanmasında, ağırlıklı olarak yer aldılar. KKTC’de öğretmen sendikalarında, solcu görüşte olanlar çoğunluktadır ve eğitim, bunların isteğine göre düzenlenmektedir. Rahmetli Rauf Denktaş, çok istemesine rağmen bu çemberi kırıp eğitime millî bir muhteva kazandıramamıştı; 2003’te ATO Meclis’i olarak destek amacıyla Kıbrıs’a gittiğimizde, bu duruma ne kadar fazla üzüldüğünü kendisinden dinlemiştim.

        Sadece Kıbrıs’taki sol ve kozmopolit kesim değil, Türkiye’deki solcular ve liberaller de Türk Güvenlik Güçleri’nin Ada’da olmasından rahatsızlar. Türkiye’nin Kıbrıs’a karışmamasını, oradaki Türklerin tercihlerini kendilerinin yapmasını, Rumlara istedikleri tavizleri verme pahasına bir anlaşma yapılmasını istiyorlar. Bunun kalıcı bir barış sağlayacak, sorunu çözecek en makul yol olduğuna inanıyorlar.

        KKTC’DEKİ SEÇİM SONUÇLARINI NASIL OKUMALIYIZ?

        Kıbrıslı soydaşlarımız doğru bir tercih yaparak Sayın Ersin Tatar’ı seçtiler. ABD’nin, Avrupa Birliği’nin ve Rumların dışarıdan, millî kimliğini ve değerlerini kaybetmiş olan kozmopolit ve solcu kesimlerin içeriden yoğun çabalarına rağmen Mustafa Akıncı’nın seçilmemiş olması, tarihî bir kırılmanın yaşanmasını önledi; bu sonuç basiretin, sağduyunun, aklıselimin başarısıdır. Buna, elbette sevineceğiz. Ancak yeni Cumhurbaşkanı Sayın Ersin Tatar’ın ve Ankara’nın konuyu rehavete kapılmadan, serinkanlılıkla masaya yatırıp her yönüyle dikkatle incelemeleri, objektif değerlendirmeler yapmaları gerekiyor.

        Mustafa Akıncı, kabul etmek gerekir ki dürüst davrandı; ne yapmak istediğini gizleme gereği duymadı. Türkiye’den duyduğu rahatsızlığı, federatif bir anlaşma yapmak amacıyla Kıbrıs Türklerini, vaktiyle Girit’te olanlar gibi Rumların güdümünde bir azınlık durumuna düşürmeye hazır olduğunu, açıkça ortaya koydu. AB vatandaşı olup Brüksel’den sağlanacak maddi imkânlarla zenginleşme hayali kuran hemşehrilerinin desteğiyle makamında kalacağını umuyordu ama hesabı tutmadı. Buna rağmen oyların yarısına yakınını almayı başardı.

        Bu tablonun doğru okunması ve yetkililerin bazı gerçekleri görüp hiç vakit geçirmeden bir yol haritası hazırlamaları gerekiyor. 46 yıldır üretmeden tüketen, fazla çalışma gereği duymadan, çok yorulmadan rahat bir geçim ortamı bulmak isteyen, tarıma elverişli toprakları işlemeye üşenen, kamuda çalışmayı tercih eden zihniyet nasıl değişecek? Türkiye’den giden paralarla maaşların ödenmesi yerine, doğru bir vergi sistemiyle millî ve denk bir bütçe nasıl hazırlanacak? Okullardaki eğitim ortamı; millî ve manevi değerlerin öğretildiği, Kıbrıslı bir Türk olmanın utanılacak bir yanının olmadığının anlatıldığı bir çizgiye nasıl getirilecek? Ticaret ve sanayi nasıl canlanacak? “Maraş’ı açtık.” demek, seçim manevrası değilse hâlen mezbelelik durumunda olan fakat harika bir konuma sahip bulunan bu yer için nasıl bir proje düşünülüyor? Osmanlı vakıflarının ve Rumların mülkiyet sorunları nasıl telif edilecek? KKTC’nin bürokratik ve idari yapısını değiştirecek, ekonomisini geliştirecek açılımlar yapma imkânları araştırılıyor mu? Daha becerikli bir kamu yönetimi kurulamaz mı? Kaynaklar daha düzgün ve şeffaf kullanılamaz mı?

        Yönetim yapısında ve eğitim sisteminde alışılmışın dışına çıkılarak köklü düzenlemeler yapılmadığı sürece, KKTC’de sorunlar artarak devam eder. 1974 öncesinde çekilen çilelerden habersiz olan yeni nesillerle ortak paydalarda buluşmak, giderek çok daha zorlaşır. Zafer havasına kapılıp zaman kaybedilirse mevcut sorunların ağırlaşması kaçınılmaz hâle gelir; bugünkü seçim tablosu, bir anda değişiverir. Şunu unutmayalım: Batı dünyası ve Rum-Yunan için Kıbrıs’ın kuzeyi, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir alandır. İki yüz elli yıl boyunca Türklerden aldıkları hiçbir toprak parçasını bir daha Türklere bırakmamış olan Hristiyan-Batı, 1974’te bu kuralın değiştiğini gördü. 46 yıldır, sürekli bu yanlışı(!) düzeltme peşinde; bundan asla vazgeçmeyecek, pusuda bekleyecektir. Bunun bilincinde olmalı, gerekli adımları gecikmeden atmalıyız.

        AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NİN YENİ BAŞKANI: JOE BIDEN

        ABD’de 3 Kasım’da, sonucu merakla beklenen “Başkanlık Seçimi” yapıldı; ancak Trump’un yargıya yaptığı ve yapacağı itirazlardan dolayı 12 Aralık’tan önce resmî sonucun açıklanması muhtemelen mümkün olmayacak. Zaten Trump, seçim öncesi yaptığı açıklamada, postayla oy kullanılmasının yolsuzluklara yol açacağını, bu nedenle yargıya başvurabileceğini belirterek bunun işaretini vermişti. Çünkü durumun kendi açısından çok parlak olmadığının farkındaydı. Yapılan bütün anketlerde Joe Biden en az sekiz on puan önde görünüyor, rahatça kazanacağı tahmin ediliyordu. Gerçi önceki seçimde de Trump’a şans veren azdı, fakat genel oy toplamında daha az oy almasına rağmen ABD’deki seçim sisteminin özelliği sebebiyle Başkan olmuştu. Bu defa benzer bir durum yaşanmadı. Yüzde 67 gibi, ABD siyasi tarihinde rekor sayılan bir katılımın olduğu seçim, umulanın aksine çok çekişmeli, başa baş geçti; Trump yüzde elliye yakın oy aldı. Ortaya çıkan tablo, bu popülist siyasetçinin her şeye rağmen çok ciddi bir toplumsal tabanının olduğunu gösteriyor. Eğer seçim, ABD’de iki yüz elli bine yaklaşan ölümlere, ekonomide çok büyük yıkıma, işsizlik ve durgunluğa yol açan korona salgını yaşanmadan önce, mesela bu yılın ilk aylarında yapılsaydı Trump, büyük çoğunlukla kazanabilirdi. Çünkü izlediği içe kapanmacı popülist politikaları, diplomatik kurallara aldırmayan sertlikteki söylemleri, ne zaman ne yapacağı belirsiz tavırları çok eleştirilse, hatta alay konusu olsa da Amerika’nın yaşadığı sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlardan dolayı toplum kesimlerinde ciddi bir destek buldu.

        80’li yıllarda başlayan küreselleşme rüzgârı, sosyal devleti devre dışında bırakan neo-liberal piyasa ekonomisi, ABD’nin bu dönemdeki ekonomik, teknolojik ve askerî gücü, Washington’un uluslararası siyasetini yöneten “Neo-Conlar”ın emperyalist politikalarının önünü açtı. “Büyük Orta Doğu Projesi” gibi girişimler başlatıldı. Irak, hiçbir haklı gerekçe olmamasına rağmen işgal edildi. Dışarıda, Orta Doğu gibi yerlerde askerî güce dayanılarak bazı hedeflere ulaşılsa da bu girişimler, ülkede ciddi yapısal sorunlar doğmasını önleyemedi. Gelir dağılımı bozuldu; petrol şirketleri, silah tüccarları ve sanayicileri, uluslararası markalar ve işletmeler hızla zenginleşirken orta ve alt kesimin refahtan aldığı pay azaldı. Sermaye kesimi ve sanayiciler maliyetinin daha elverişli olmasından dolayı üretim ve yatırımlarını başta Uzak Doğu ve Meksika olmak üzere dışarıya kaydırdılar. Bu durum, doğal olarak ülkede işsizliğe, geniş kesimlerde gelir kaybına yol açtı.

        Trump işbaşına gelince becerikli bir tüccar üslubuyla “korumacı siyaset”, içe kapanmacı, Çin ile şiddetli rekabet içeren bir politika izlemeye başladı. Dışarıdaki işletmelerin ülkeye dönmesini sağlamak maksadıyla zecri önlemler alırken içeride yatırım yapacaklara büyük kolaylıklar getirdi, üretimi teşvik etti. Böylece Amerika’da son iki yılda ekonomik göstergeler yükselirken refah arttı. Seçkinler, okumuş kesim onu fazla avam ve kaba bulurken çalışan orta ve alt kesimlerdeki taraftarlarını pekiştirdi. Salgın dolayısıyla işini kaybeden on binlerce insana devletin dört bin dolar yardımı yapması, bu politikasının sonucudur; bütün olumsuz şartlara rağmen toplumun yarısının desteğini sağlaması rastlantı değildir.

        Diğer yandan bu seçimler ABD’de çok ciddi kutuplaşmanın olduğunu, toplumun sosyolojik, psikolojik, ekonomik, demografik ve zihniyet açısından ikiye bölündüğünü ortaya koydu. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler şeklinde siyasi tercih olarak görünen ayrışma, aslında sadece sandığa yansımakla sınırlı değil; ABD, uzun zamandır bu ayrışmanın zeminini oluşturan toplumsal sorunlara çözüm getirebilecek güçlü, kararlı ve nitelikli lider sıkıntısı çekiyor. Resmen açıklanmasa da Trump dönemi kapanmıştır, önümüzdeki dönemde yeni Başkan artık Joe Biden’dır. Trump’ın federal mahkemelere ve ardından Yüksek Mahkeme’ye yapacağı itirazlar, sonucu değiştirmeyecektir. Joe Biden, Nevada’daki sonuçların açıklanmasıyla gereken 270 sayısına ulaşacaktır. Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üyelerinin çoğunun Cumhuriyetçi olmaları, hukuki bir karar vermelerini engellemez. Çünkü her şeye rağmen Amerika’da güçler ayrılığı, hâkim teminatı ve bağımsız bir yargı vardır. Postayla oy kullanılması, ilk defa bu seçimde uygulanmıyor.

        Joe Biden, nasıl bir Başkan olacağını, şu cümlesiyle açıkladı: “Şu anda DP’nin seçim kampanyasının başındayım, ama seçilince ABD’nin Başkanı olacağım.”. Yani Kongre’de partili milletvekilleriyle toplantılar yapmayacak, parti kongrelerine katılıp konuşmayacak, parti yöneticilerini seçmeyecek, muhalif lideri fırçalamayacak; kısacası partizan bir Başkan olmayacak. ABD Anayasası ve seçim yasaları, 18. yüzyıl sonundaki şartlara göre düzenlendiğinden günümüzde yetersiz kalıyor. Dünyanın bu en güçlü ülkesinde huzurlu ve güvenli bir seçim bile yapılamıyor. Ama bu sorun, Amerika’nın demokratik bir hukuk devleti olmasını engellemiyor.

        Biden’ın başkanlığı döneminde, Türk-Amerikan ilişkilerinde Trump döneminde sümen altında bekletilen Halkbank, S-400‘ler ve bunlara ilişkin yaptırımlar gibi konular muhtemelen ısıtılıp önümüze sürülecektir. Ama bunun ötesinde ilişkiler zaten olabildiği kadar kötü. Washington ve Ankara, birbirine kesinlikle güvenmiyor. Başta PKK/YPG terör örgütünü devletleştirme projesi olmak üzere, Suriye’nin statüsü, Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımızın yok sayılmak istenmesi, 15 Temmuz ihaneti ve FETÖ konusunda ABD ile ortak bir noktada buluşup uzlaşmak çok zor görünüyor. Bu konuların her biri, Türkiye için beka ve ciddi güvenlik meselesi özelliği taşıdığından geri adım atamayız. Buna karşılık ABD’nin uluslararası ilişkilerini düzenleyen Pentagon, CİA ve Dışişleri gibi derin devlet kurumları, emperyalist hedeflerinde ısrar ederler mi? Başkan Biden, çevresindeki Türkiye aleyhtarı danışmalarının telkinlerinden kurtulabilir mi? Bunları zamanla göreceğiz. Ancak Washington’dakiler, duyguları ne olursa olsun bir gerçeği görmezlikten gelemezler: Türkiye, NATO’nun en güçlü ordusuna sahiptir; ekonomik sıkıntıları olsa da devlet teşkilatıyla, yetişmiş insan gücüyle, genç nüfusu, tarihî ve kültürel havzasıyla Avrasya jeopolitiğinin temel taşıdır. Son on yılda, yarısı görevler sebebiyle defalarca Türkiye’ye gelip görüşmeler yapan Başkan Biden, Türkiye’nin dışlanmasının maliyetini her hâlde dikkate alacaktır.

        İBRAHİM METİN DAR-I BEKAYA GÖÇ EYLEDİ

        Türk milleti, yüreği vatan ve millet aşkıyla çarpan, ömrü boyunca Türklüğün yücelmesi, Türk dünyasının birliği ve bütünlüğü, bütün Türklerin bir ordu olması ülküsü için çırpınan, bu uğurda pek çok fedakârlığa sessizce katlanan değerli bir evladını daha kaybetti; İbrahim Metin, bu sabah Hakk’a yürüdü.

        O, benim 62 yıllık dostumdu; kardeşimdi. 1958 yılı sonlarında tanışmıştık. Ortaokul öğrenciliğim sırasında tanıştığım Orkun dergisi ile başta Atsız Beğ’in Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanları olmak üzere okuduklarımdan etkilenerek Türk milliyetçiliği fikrini benimsemiştim. Okulda ve mahallemdeki arkadaşlarımı bu yönde etkilemeye çalışsam da fakülteye başlayıncaya kadar fikirlerimi paylaşacak birilerini bulamamıştım.

        Bu konularda en fazla konuştuklarımdan biri lise ve fakültede yakın arkadaşım olan Şerafettin (Şeref) Yılmaz’dı. Meğer aynı telkinleri yapan başka biri daha varmış. Yenimahalle’de komşu oldukları İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi öğrencisi İbrahim Metin de benzer şeyler söyleyip yönlendirmeye çalışırmış. Şeref bir gün dayanamamış, ona “Yahu, nedir sizden çektiğim! Fakültede Nuri, mahallede sen aynı şeyleri anlatıp duruyorsunuz!” deyince İbrahim bizi tanıştırmasını istemiş.

        Bir akşam vakti, İbrahim yanında Dil-Tarih Coğrafya Fakültesinden Mustafa Kafalı, kendi okulundan Sadi Somuncuoğlu ve Halil Özyıldız olduğu hâlde geldiler; tanıştık. Fakülte bahçesinde gece geç vakte kadar oturup sohbet ettik. Her konuda aynı fikir ve düşünceleri paylaştığımızı gördük. Türk Ocağı Genel Merkezinde Gençlik Kolu kuruyorlarmış, beni de davet ettiler. Böylece hayatımız boyunca devam edecek olan birliktelik kurulmuş oldu.

        O dönemde Türk Ocağında Genel Başkan Prof. Dr. Osman Turan’ın yönetiminde tarihî bir hamle başlatılmıştı. Merkez Bina, Ankara’daki bütün milliyetçilerin sıkça ziyaret ettikleri, faaliyetlere katıldıkları fikir ve düşünce merkezi hâline gelmişti. Türk Yurdu dergisi, çok usta bir gazeteci olan Ömer Rasih Öztürkmen’in düzenlemesiyle yeni bir şekil ve muhtevayla yayımlanmaya başlanmıştı; neşriyat müdürlüğünü Galip Erdem’in yaptığı Dergi, kamuoyunda büyük ilgi görüyor; çok okunuyordu. Böylece Ocak faaliyetlerine canlılık katıyor, özel bir anlam kazandırıyordu. Bizler de gençler olarak Dergi’nin fakültelerde okunması için seferber olmuştuk. Dergi’nin bir başka faydası da gençlerin Galip Ağabey ile yoğun şekilde görüşüp konuşmalarına, ondan hem fikren hem de üslup ve zihniyet olarak yararlanmalarına vesile olmasıdır.

        İbrahim Metin ile beraberliğimiz, sadece Ocak ve Gençlik Kolu ile sınırlı kalmadı; pek çok yönüyle hayatımıza yansıdı. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra DP milletvekili Genel Başkan Prof. Dr. Osman Turan’ın tutuklanıp Yassıada’ya gönderilmesinden ve ortamdan yararlanıp yönetime ve Dergi’ye el koymak isteyen küçük bir grubun yol açtığı karmaşadan dolayı Ocak, bir süre fetret dönemine girdi; çalışmalarımızı Tarihî Bina’nın dışında sürdürmek mecburiyetinde kaldık. İbrahim ve diğer bazı arkadaşlarla Üniversiteliler Kültür Kulübünü kurduk. 1961-63 yıllarında Millî Türk Talebe Birliğinin Ankara İcra Komitesinde ben Başkan, İbrahim Genel Muhasip olarak birlikte çalıştık; gene bu dönemde Ankara Ticaret Postasında kısa süren bir gazetecilik maceramız oldu. Bu ortak meşgalelerimiz dolayısıyla çoğu zaman birlikte oluyorduk.

        İbrahim’in babası şofördü, ayrıca tuz imalatı yapılan küçük bir dükkânı vardı. Hilman markalı taksisini, çoğu defa İbrahim kullanırdı; dolayısıyla bizler de bol bol yararlanırdık. Bu arabada yaşadıklarımız, büyükçe bir kitap hacmine sığacak kadar fazla ve çok renklidir. İbrahim’den bunları “Hilmanname” adıyla yazmasını çok istemişimdir ama fırsat bulamadı. Mesela bir gece Nejdet Sançar Beğ’in Kavaklıdere tarafındaki evinde milliyetçi ağabeylerimizin yaptığı toplantıya biz de katılmıştık. Gece yarısına kadar süren toplantıdan çıktığımızda vasıta yoktu; İbrahim, her zamanki gibi pratik bir çözüm buldu. On kişiydik. Beni sol tarafına oturtarak önü dörtledi, arkada oturan dört kişinin dizlerine bir başka arkadaşı yatırdı, bir kişiyi de bagaja yerleştirince kimse sokakta kalmadı. Herkesi salimen evlerine ulaştırdı.

        Hemen hemen aynı tarihlerde mezun olup askere gittik. Döndükten sonra İbrahim, bir taraftan evinin geçimini sağlamaya çalışırken diğer taraftan o dönemdeki adıyla CKMP’de siyasete başladı; yönetim kurulunda da yer aldı. 1969 yılında Sadi Somuncuoğlu ile birlikte çıkardıkları Devlet dergisi, uzun yıllar hem MHP’nin hem de Türk Milliyetçiliği fikrinin sözcülüğünü yaptı. Gene bu dönemde Töre-Devlet adıyla kurdukları yayınevinde, bazıları belge niteliğinde çok sayıda kitap basıp dağıttılar.

        MHP Yönetim Kurulu’nda 1975’ten itibaren birlikte olduk. Genel seçimlerde değişik bölgelerden seçilme ihtimalinin olmadığını bilmekle beraber sorumluluk bilinciyle aday oldu. Ancak 1977 seçimlerine gidilirken durum farklıydı, partinin oy patlaması yapması bekleniyordu. İbrahim Metin, memleketi Konya’dan adaylık başvurusu yaptı. Yıllardır yaptığı hizmetlerle ve nitelikleriyle seçilmeyi hak ediyordu. Ama maalesef üçüncü sırada yer aldı. Bunu olgunlukla karşıladı, seçim bölgesinde arabasıyla günlerce köy köy dolaşarak ilk iki sıradakilerden çok daha fazla çalıştı. Partinin Konya’da oylarının yükselmesinde, iki milletvekilliğinin kazanılmasında onun büyük payı ve etkisi vardır.

        80 öncesinde, partilere hazine yardımı yapılmazdı. MHP dışarıdan, sermaye kesiminden destek almadığından faaliyetler, mensuplarının bağış ve katkısıyla yürütülüyordu. Her seçim, adaylar için masraf demekti. İbrahim Metin, varlıklı bir insan değildi. Bir taraftan Dergi’nin maddi külfeti diğer taraftan seçim harcamaları, maddi durumunu sarsıyordu; ama gerçek bir dava adamı olduğundan bu duruma şikâyet etmeden yıllarca katlandı. Sonuçta Devlet dergisinin yayımına son verdi. Siyasi kimliği ve özellikle Dergi’den dolayı komünist örgütlerin hedefi durumundaydı. Dergi’nin basıldığı Anıttepe semti, dönemin Ankara’daki en kanlı komünist terör örgütü olan DEV-YOL’un faal olduğu bölgelerden biriydi. İbrahim defalarca tehdit edildi. Komünistler tehditlere aldırmadığını görünce Dergi’nin binasına patlayıcı atarak ağır hasar verdiler. &O


Türk Yurdu Kasım 2020
Türk Yurdu Kasım 2020
Kasım 2020 - Yıl 109 - Sayı 399

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele