Dağlık Karabağ Tarihî Bir Dönüm Noktası Olabilir

Ekim 2020 - Yıl 109 - Sayı 398

Ermenistan, Dağlık Karabağ bölgesinin Sovyetler Birliği döneminde özerklik verilerek Azerbaycan’a bağlanmasını kabul etmek istemese de o günün şartlarında sesini çıkaramamıştı. Ancak 90’lı yılların başında Sovyet İmparatorluğu dağılırken harekete geçti. Ermeniler, bölgenin bazı yerleşim yerlerinde kitlesel gösteriler düzenlediler; buralarda yaşayan Azerbaycan Türklerine bölgeyi terk etmeleri için tacizler yapılmaya başlandı, yer yer şiddet uygulandı. Hocalı’da bir insanlık faciası yaşandı. Dünya kamuoyu bu olayların mağduru Türkler olduğundan maalesef seyirci kaldı.

Bağımsızlığına yeni kavuşan Azerbaycan’ın Silahlı Kuvvetleri o yıllarda hem silah hem de personel ve eğitim açısından zayıf durumdaydı. Oysa Ermenistan bölgesini Kafkasya’daki güçlerinin ana merkezi yapmış olan Rusya, kuvvetlerinin tamamını buradan çekmediği gibi, önemli miktarda ağır silahı Ermenilere bırakarak etkili bir askerî güç hâline gelmelerini sağlamıştı. Azerbaycan, iki yıl kadar süren çatışmalardan sonra, Moskova’nın “ateşkes” çağrısını çaresizlik içinde kabul etmek zorunda kaldı. Böylece Dağlık Karabağ ve çevresindeki yirmiye yakın kent (Rayon) işgal edilerek Ermenistan’ın hâkimiyetine geçerken bir milyondan fazla Azerbaycan Türk’ü, canlarını kurtarabilmek için Bakü varoşlarındaki derme çatma kulübelere sığınarak yıllarca yoksulluk içerisinde hayata tutunmaya çalıştı.

Her an sıcak savaşa dönüşme ihtimali bulunan bu soruna çözüm bulmak iddiasıyla harekete geçen ABD, Rusya ve Fransa, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı bölge ülkeleriyle “Minsk Grubu” adıyla kendi kontrollerinde bir kurul oluşturdular. Ama ne Moskova ne de Washington uluslararası hukukun gereği olan adil ve hukuki bir çözüm sağlama niyetindeydi; bundan dolayı düzenledikleri toplantılarda anlaşma sağlanamadı. Meseleyi sürüncemede bırakarak tansiyonun düşmesini, Bakü’nün itirazlarının söylemlerle sınırlı kalmasını, durumun yani işgalin sürdürülmesini tercih ettiler. Bundan dolayı 2008 yılında BM Güvenlik Konseyinin Uluslararası Hukuk açısından, Ermenistan’ı haksız bulan, barışın sağlanması için Dağlık Karabağ’ı vakit geçirmeden boşaltmasını isteyen kararı askıda kaldı; on iki yıldır uygulanamıyor.

İki ülke arasında sınırda küçük çapta bazı çatışmalar yaşansa da, uzun zamandır “soğuk savaş” hâlinde sürüp gelen ilişkiler bu yılın ortalarında farklı bir yöne evrildi. 20 Temmuz 2020’de Nikol Paşinyan’ın başında olduğu Ermenistan Hükûmeti’nin açıkladığı yeni Strateji Belgesi’nde belirlenen esaslar çerçevesinde ciddi bir kriz dönemine girildi. Belgede, Erivan yönetimi Rusya’yı “en büyük stratejik ortak”, İran’ı “en yakın dost”, Azerbaycan’ı “en büyük düşman”, Türkiye’yi de onun ortağı olarak tanımlıyordu. Bu açıklamanın hemen ardından Azerbaycan açısından ekonomik ve stratejik önemi büyük olan Tovuz bölgesindeki Azerbaycan askerlerine saldıran Ermeni ordusu, aralarında bir general ve albayın da olduğu ondan fazla askeri şehit etti. Azerbaycan güçleri saldırıya derhâl karşılık verdi ve otuza yakın Ermeni askerinin etkisiz hâle getirildiği açıklandı. Ancak çatışmalar uzun sürmedi, karşılıklı olarak “ateşkes” ilan edildi.

Türkiye ile Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri, Azerbaycan topraklarında Ağustos ayında başlayan ve Eylül’ün ilk haftasına kadar süren, yüzlerce tankın, zırhlı aracın ve ağır silahların yanı sıra uçakların da katıldığı çok kapsamlı bir tatbikat programını uygulamaya koydu. Bu çaptaki bir askeri manevra iki ülke arasında ilk defa yapılıyor, böylelikle hem Ermenistan’a hem de Moskova‘ya ve Tahran’a, Türkiye’nin Azerbaycan’a desteğinin sözden ibaret kalmayacağı mesajı iletilmiş oluyordu.

Buna karşılık Rusya, 21-26 2020 Eylül tarihleri arasında “Kafkas-2020 Antiterör Tatbikatı” adıyla 80 bin askerin, 250 tankın, yüzlerce ağır silahın ve uçağın yanı sıra S-400 ve S-300’lerin katıldığı son yılların en büyük askerî manevralarından birini düzenleyerek ciddi bir güç gösterisi yaptı; rızası olmayan gelişmelere izin vermeyeceği mesajını vermek istedi. Eski Sovyetler Birliği ülkelerinin sembolik birliklerle katıldığı tatbikata, Azerbaycan davetli olmasına rağmen katılmayarak tavrını göstermiş oldu.

Bu tatbikatın bittiği saatlerde Ermenistan’ın saldırı başlatması rastlantı sayılabilir mi? Moskova’nın bilgisi ve onayı olmadan Erivan bu işe kalkışabilir mi? Ermenistan’da hâlen beş binden fazla Rus askeri bulunuyor. Bütün havaalanları, stratejik tesisler onların kontrolünde. Paşinyan Hükûmeti’nin Batı’ya açılma niyetine karşılık, buna şiddetle sert politikası olan, mevcut hükûmeti Azerbaycan’a ve Türkiye’ye karşı daha sert politika izlemediği için eleştirip Ermenistan kamuoyunu etkileyen “Karabağ Kliği” diye anılan güçlü bir kesim bulunuyor. Ermenistan’da Moskova yanlılarıyla AB ve ABD ile daha fazla yakınlaşılmasını isteyenler arasında uzun zamandır sürüp gelen bir iktidar mücadelesi var. Ancak iktidarda Batı yanlısı bir hükûmet bulunsa da kendi tercihiyle rotasını değiştiremez.  Çünkü tarihî yayılmacı girişimlerini sürdüren Moskova, bu ülkeyi Kafkasya politikasının merkezi olarak kullanıyor; dolayısıyla güdümünden çıkmasına asla izin vermez. Paşinyan Hükûmeti, sertlik yanlılarının  eleştirilerini kırmak ve Kremlin’i rahatlatmak gibi mülahazalarla bu saldırıyı başlatmış olabilir.

Çatışmaların ilk üç gününün bilançosu, Ermenistan’ın ağır kayıplar verdiğini ve saldırı kararını verirken büyük bir hesap hatası yaptığını gösteriyor. Azerbaycan ordusu saldırıyı püskürterek karşı harekât başlattı. Dağlık Karabağ‘da birçok köye ve stratejik önem taşıyan yerlere girmek suretiyle iki ülke arasındaki askeri ve psikolojik dengeyi kendileri lehine değiştirmeyi başardı. 1993 şartlarında kolay bir başarı kazanan ve Rusya arkalarında olduğu sürece bu durumun süreceğine inanan Ermenistan hâlen tam bir çıkmazda; ne çok güvendiği Moskova’dan ne de Batılı ülkelerden ve İran’dan söz ve temenninin dışında etkili bir destek alabildi. Önceki olaylarda devreye girerek çatışmanın durmasına zemin hazırlayan siyasi merkezler “durumu dikkatle izlediklerini” söylemenin ötesinde bir adım atmış değiller; BM Güvenlik Konseyi de devreye sokulmadı. Sanki alandaki gelişmeleri kendi seyrine bırakarak, Azerbaycan ordusunun Dağlık Karabağ’da biraz daha ilerleyerek kontrol alanını genişletmesini bekler gibi bir tavırları var. Son olarak Rusya’nın tarafları görüşmek üzere Moskova’ya davet etmesi, Kremlin’in dağılan Sovyet İmparatorluğu’ndan intikal eden geleneksel “ağabeylik” rolünü sürdürmek istediğini gösteriyor. Askeri ve psikolojik üstünlüğü hâlen elinde bulunduran Azerbaycan’ın bu tuzağa düşeceğine ihtimal vermiyoruz.

Güvenlik Konseyi muhtemelen kısa bir süre sonra araya girecek ve çatışmalar duracaktır. Ardından görüşme süreci başladığında, Azerbaycan şu anda işgalden kurtarabildiği yerlerde kalıcı olacaktır. Cumhurbaşkanı Aliyev de zaten buralardan kendilerini kimsenin çıkaramayacağını belirtti. Şu veya bu kanaldan bir süre sonra görüşme sürecine geçildiğinde, Rusya ve Batılı ülkeler hep birlikte Bakü yönetimine baskı yaparak sunacakları Dağlık Karabağ’ın bölünmesini öngören bir plânı kabule zorlayabilirler. Çünkü şunu gördüler; zaman geçtikçe iki ülke arasındaki bütün dengeler Azerbaycan lehine değişiyor; Ermenistan’ın açılan mesafeyi kapatması mümkün değil. Üstelik bu sorun Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri, devletler arasındaki sıradan bir diplomatik ilişki düzeyinin çok ötelerine taşıyarak “kader birliği” aşamasına getiriyor. Bunun sürdürülmesi durumunda sadece Kafkasya’da değil, bütün bu bölgedeki ve Orta Asya’daki  jeopolitik dengeler değişebilir. Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinde sık sık dillendirilen “İki devlet-tek millet” söylemi derinleşerek, altı doldurularak her alanda olumlu sonuçları ortaya çıktıkça bölgedeki diğer bağımsız Türk devletleri bu durumdan etkileneceklerdir; aralarındaki ilişkilerde kardeşçe dayanışma ve işbirliğine dayalı yeni bir dönem başlayacaktır.

Hâlen Özbekistan’ın da katılımıyla üye sayısı beşe çıkan Türk Keneşi (Konseyi) üyesi ülkeler, keşke şu günlerde ortak bir karar alarak, meşru savunma hakkını kullanmakta olan Azerbaycan’ı haklı bulduklarını, her türlü işgale, hukuksuzluğa, politik ve ekonomik emperyalist girişime karşı olduklarını belirtseler; bu kuruluş adına tavırlarını hayata yansıtacak, ilişkilerine anlam kazandıracak bazı adımlar atabilseler. Aslında bu tarz bir çıkış yapmaları hepsinin yararına olur. Çünkü Türk devletlerine ait olan bütün bu coğrafyayı asırlardır kendisinin “arka bahçesi” olarak gören, işgal ederek acımasızca sömüren Rusya’ya da, binlerce km ötelerden gelip  bölgenin kaynaklarını yağmalamaya çalışan Batılı emperyalistlere de, asrımızın en tehlikeli emperyalist gücü konumundaki Çin’in girişimlerine karşı da ortak bir savunma bloku oluşturmanın ilk adımını atmış olurlar. Böylelikle Dağlık Karabağ’da tarih yeniden yazılmaya başlar.

 

TEFEKKÜR DÜNYAMIZDAN BİR YILDIZ DAHA KAYDI

Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Onat, bu fani âlemdeki yolculuğunu ikmal ederek ebedî âleme intikal etti, Hakk’a yürüdü. Onu en son 6 Eylül’de, Türk Ocakları Genel Başkan Yrd. Prof. Dr. Ayşe Filiz Yavuz’un oğlunun nikâhında görüp selamlaşmıştık. Uzun yıllardır Türk Ocakları Hars Heyeti Üyesi olarak görev yapıyor, Ocak toplantılarında konuşuyor, zaman zaman Türk Yurdu’nda yazıyordu. İslami konularda ve Türkiye’nin temel meseleleri üzerinde düşünen, araştıran, görüş ve düşünce üreten, bunları cesaretle ortaya koyup tartışan, millî şuur sahibi vatansever, çok değerli bir bilim insanıydı; sıfatını hak eden gerçek bir “âlim” idi. Meselelere sadece bir ilahiyatçı olarak teolojik açıdan değil, sosyolojik, tarihî ve siyasal yönleriyle de bakabiliyordu. Konuşmalarında ve yazılarında herkesin rahatlıkla anlayabileceği sade ve ikna edici bir üslubu vardı. Bundan dolayı geniş bir kesim tarafından ilgi görüyor, beğeniliyordu. Bugün sadece Türkiye’nin değil, bütün İslam âleminin yaşamakta olduğu dinî meselelerle ilgili eleştirel görüşlerinden dolayı ilahiyat camiası içerisinden belli bir kesimin tepkilerine maruz kalmış; yıpratılmaya çalışılmıştır. Ama Hasan Onat, özgüveni ve ilmî cesareti yüksek bir insan olduğundan bunlardan etkilenmedi. Hak bildiği yolda, kararlılıkla yürümeye devam etti.

En verimli döneminde, 63 yaşında aramızdan ayrılmış olması, Türk fikir hayatı, İslami ilimler ve ilahiyat camiası için büyük bir kayıptır. İslam dünyasının ve Türkiye’nin dinî kökenli pek çok meselesi bulunuyor. İslam coğrafyasında bir süredir, Kur’an’daki ilahi tebliğleri kendi anlayışına göre yorumlayıp kesin hükme bağlayan, farklı yorumları tekfir edip Müslüman saymayan, kendi görüşünü herkesin benimsemesi için şiddeti yöntem olarak kullanan, bunu “cihat” sayan dinî grup ve cemaatlerin ortaya çıktığı görülüyor. Bazı ülkelerde ise, yüce dinimiz İslam, günlük siyasete araç hâline getirildi; müminlerin duyguları, hassasiyetleri iktidara geçmek yahut kalmak amacıyla insafsızca sömürülüyor. İslam dünyası, 16. asırdan itibaren girdiği bu kopkoyu cehalet tünelinde maalesef boğulup kalmak tehlikesiyle yüz yüze. Meselelere doğru teşhis konulamadığından çözüm bulunamıyor. Günümüz ortamında Hasan Onat kalitesinde, meselelere skolastik anlayışla, cemaat ve tarikat taassubuyla değil, ilim zihniyeti ve yöntemiyle bakabilen, siyasi hesap ve beklentileri bulunmayan ilahiyatçılara, gerçek bilim insanlarına büyük ihtiyaç var. Yetiştirdiği öğrencilerinin ve arkadan gelen aynı çizgideki yeni nesil diğer ilahiyatçıların gecikmeden bu ihtiyacı gidermelerini diliyoruz.

Aziz dostum Hasan Onat’ı rahmetle, muhabbetle ve saygıyla anıyorum. Menzili mübarek, makamı ali, mekânı inşallah cennet olsun; ruhu şad olsun.


Türk Yurdu Ekim 2020
Türk Yurdu Ekim 2020
Ekim 2020 - Yıl 109 - Sayı 398

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele