Bir Virüsün Yol Açtığı Yeni Bunalım Döneminin Sosyolojik Yansımaları

Mayıs 2020 - Yıl 109 - Sayı 393

        Gerçekliğin Çözümlenmesinde Akıl ve Bilginin Önemli

        Avrupa toplumları Orta Çağ karanlığından çıkmak için Katolik Kilisesi’nin baskısına karşı çok ciddi mücadele vermişlerdir. Batı Orta Çağı her ne kadar dinin egemen olduğu teokratik bir sistem gibi görünse de dinin ilahi ve manevi dünyasından çok uzaktır. Yeryüzünde din ve Tanrı adına bir egemenlik kurarak aslında dünyevi bir egemenlik baskı sistemi oluşturulmuştur. Görüntü dinî gibi olsa da asıl maddi nitelikli bir sömürü düzeni hüküm sürmektedir. Din ve Kilise aslında egemen güçlerin sadece bir maskesi ve aldatma aracıdır. İnsanlar metafizik korkularla yönetilmeye çalışılmıştır. Burada metafizik ile hurafeler birbirine karışmış durumdadır. Cin, şeytan, peri, cadı, büyü gibi doğaüstü ve gerçek dışı güçler ile insanlara korku salınmaktadır. Bu dönemde meydana gelen olayların nedenleri gerçek dışı hurafeler ve doğaüstü güçlere bağlanarak üstü örtülmektedir. İnsanların gerçekleri araması ve bulması istenmemektedir. Öğrenilecek bir bilgi varsa zaten Kilise ve ruhban sınıfı Tanrı adına insanlara bildirmektedir. İnsanlara düşen görev onların dediklerine kulak vermek ve başka bir şey düşünmeden ve araştırmadan olduğu gibi kabullenmektir. Bu anlayış din, bilim, felsefe gibi bilgiyle ilgili bütün alanları kapsar ve skolastik zihniyet olarak kabul edilir. Skolastik zihniyetten kurtulmak Batılı toplumlar için oldukça zor olmuştur. 

        Yeni Çağ’da bilginin insan kaynaklı bir etkinlik olarak ne kadar önemli olduğunu felsefi tartışmalarda da görebiliriz. Özellikle Skolastik zihniyetten kurtulabilmek için verilen mücadelede, insanın aklı ve araştırma becerisiyle doğayı ve evreni çözümlemeye başlaması önemli bir değer hâline gelmiştir. Bu anlamda bilgi özel bir değer kazanmış ve bilme çabası artmıştır. Dönemin önde gelen filozoflarından Francis Bacon “Bilgi egemenlik sağlayan bir güçtür.” ilkesini öne sürerek doğru bilgiye ulaşmanın yöntemine dikkat çeker. Orta Çağ’da bilgi araştırılan bir şey değildir. Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi Kilise zaten bilgiyi bize sunmaktadır. Gök kubbe altında her şeyin bir açıklaması vardır. Tanrı bize bunu bildirmiştir. Bize düşen bu bilgileri öğrenmek, anlamak ve buna uygun davranmaktır. Araştırmaya, aramaya, düşünmeye gerek yoktur. Bu Orta Çağ zihniyetinin çarpıklığını Bacon bir örnekle gösterir: “Orta Çağ’da atın ağzında kaç diş olduğu sorulduğunda kimse gidip bir atın ağzındaki dişleri saymaya cesaret edemezdi. Yerine otoritelerin (kutsal kitap veya üstatların) kitaplarına bakılırdı. Orada ne kadar yazıyorsa doğru olarak kabul edilir, yazmıyorsa bu sorudan vazgeçilirdi. Hâlbuki doğru bilgiye ulaşmak için bizzat insanın araştırma yapması ve tecrübeyle incelemesi gereklidir.” Bu eleştirisiyle Bacon Yeni Çağ’ın yeni bilgi arayışını sembolize eden bir filozof olmuştur.

        Max Weber, Avrupa’da ortaya çıkan kapitalizmin skolastik zihniyetten kurtulup akılcı zihniyete geçmemizi sağlayan bir anlayıştan doğduğunu ileri sürer. Kapitalizmin ruhunu Protestanlık ahlakına bağlar. Protestanlık, Katolik Kilisesi’nin insanları aldattığını açık bir şekilde ifşa eden hareketin adıdır. Martin Luther, Hıristiyanlığın aslında akla uygun bir din olması gerektiği düşüncesinden hareket ederek Kilise’ye karşı çıkmıştır. İnsanların doğuştan suçlu kabul edilmesini ve Kilise tarafından Cennet’e gitme belgesi almak zorunda olmalarını yanlış bulmuştur. Bir anlamda insanların Kilise’ye bağımlı olmasını ve korkmasını önlemeye çalışmıştır. Bunu yaparken insan aklına ve erdemlerine vurgu yaparak yeni bir rasyonel dinî yorum geliştirmiştir. Weber’in kapitalizmin temeli olarak gördüğü bu yeni din anlayışıdır. Protestanlık, insana ve yeteneklerine özel bir önem vermiştir. Bu dünyada iyi kul olabilmek için insan, çok çalışmak, çok kazanmak ve aklını kullanarak başarılı olmak zorundadır. Bu zorunluluk aslında bir ahlaki ilkedir ve Protestanlık için bir değerdir. Bu anlamda modern kapitalizm, girişimci bireylerin aklını kullanarak işlerini rasyonaliteye uygun örgütleme ve işletme başarısı gösterdikleri ekonomik sistemdir. Burada olması gerekeni akla ve bilime uygun şekilde yerine getirme esastır. Uzmanlaşma, ehliyet ve bilgi sahibi olarak kazanma işletmelerin ve kurumların başarısı için şarttır.

        Modernleşmenin Avrupa’da özel bir anlam kazanmasının ayırt edici özelliği, toplumsal hayatımıza akılcılığın (rasyonelleşmenin) egemen olmasıdır. Weber bunun Protestanlık aracılığı ile bir dinî değer gibi toplumun zihniyetine egemen olduğunu düşünür. Aydınlanma dönemi düşünürleri birçoğu ateist olsa da insan aklının gücünü göstermeye çalışırlar. Akıl ile insan bilimi geliştirerek doğanın sırlarına vakıf olabileceği, nedenselliğe dayalı doğa olaylarını çözümleyebileceğini iddia ederler. İddialarına somut dayanak Newton tarafından zirveye çıkartılan fizik bilimindeki başarılardır. Yani akılla bilgiye ulaşılabileceği bir temenniden çok somut olgudur. Bu dönemde Newton’u takip eden fizikçiler, kimyacılar, biyologlar, fizyologlar önemli bilimsel keşifler yaptılar. Avrupa’da bu bağlamda bir bilimsel devrim yaşanmıştır. Bu devrimin ilk yansıması teknik alanda olmuş ve teknolojik devrim gerçekleşmiştir. Yeni bilimsel keşifler ve teknolojik icatlar yeni bir toplumsal süreci tetiklemiştir. Bu anlamda Sanayi Devrimi bir sonuçtur. Arka planında skolastik zihniyetin bastırdığı insan aklının kazandığı özgürlük ve buna bağlı olarak bilgi elde etme yöntemlerinin gelişmesi vardır. Sanayi Devrimi Avrupa’da bilim ve tekniğe dayalı yeni bir sistemin kurulmasına yol açmıştır. Kapitalizm olarak da adlandırılan yeni Avrupa medeniyeti birtakım başarılar elde etse de insanlığa mutlak bir mutluluk ve refah getirmemiştir. Özellikle aklı ve bilimi sadece bir kesimin çıkarına kullanmaya başlayınca yeni problemler ve çatışmalar çıkmıştır. Dünya 19. yüzyılın sonuna doğru büyük bir krizin eşiğine gelmiştir.

        Tarihî Süreçte Bunalım Çağı Yaklaşımları

        Pitirim A. Sorokin 20. yüzyılın ilk yıllarını bir bunalım çağı olarak adlandırır. Bunalım çağının toplum felsefelerini bir kitapta değerlendirir. Bir Bunalım Çağının Toplum Felsefeleri kitabı Türkçe olarak da yayınlandı. Burada Sorokin gibi düşünen birçok düşünürün görüşlerini görebilirsiniz. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, Alman düşünür Oswald Spengler ilk akla gelenler arasındadır. Dünya 19. yüzyılın ilerlemeci teorilerinin öne sürdüğü gibi olumlu bir sona doğru gitmemiş, aksine toplumları bir takım sıkıntılara ve krizlere sokmuştur. İnsanlığın böyle bir sonuca doğru gitmesinde kapitalist ve sömürgeci başarı hikâyesinin arka planındaki değerler bunalımının rolü büyüktür. Bunalım çağı konusunda hemfikir olan bütün düşünürler sebepler konusunda aynı görüşte değillerdir ama yine de ortak nokta Avrupa’da gelişen medeniyetin problemleri olduğu konusundadır. Sorokin’e göre bunalım çağının en önemli sebebi maddeci bir kültür üst sisteminin toplumlara egemen olmasıdır. Materyalist anlayışa sahip bir zihniyet yapısının egemen olduğu bir toplumda, değerler ve anlamlar dünyasına yer yoktur ve bu toplumlarda bunalımlara sebep olmaktadır.

        Sorokin’e göre tarihin olumlu bir sona doğru ilerlediğini zanneden düşünürler yanılmışlardır. Tarihî olaylar göstermektedir ki kapitalizmin sonunda insanlık huzur, refah ve barış içine girememiştir. Mutlu bir son yerine yeni bir kriz baş göstermiştir. İnsanlar bilim ve felsefe alanında büyük başarılara imkân vermiş olan aklı kullanırken bir yerde hata yapmışlardır. İnsanın ahlakını belirleyen manevi değerleri, insani erdemleri ihmal etmişlerdir. Aklı ve bilimi diğer insanların sömürülmesi ve zarar görmesi için kullanmaya başlamışlardır. Avrupa’da modernleşmenin imkânıyla güç toplayan devletler hem kendi vatandaşlarını hem de başka ülkeleri sömürmeye başlamışlardır. Sömürünün başladığı yerde güçler arasında çatışma kaçınılmazdır. Kapitalizm bir bütünlük içinde düşünülse de içinde sistemden beslenen milletler vardır. Güç çatışması milliyetçilikler arasında kanlı kavgalara da yol açmaktadır. Daha fazla kazanmak ve daha fazla egemenlik kurmak isteyen devler arasında kıyasıya mücadele başlamıştır. Dünya kısa sürede büyük devletlerarasında kapsamlı bir savaşa girmiştir. Kapitalist sistemin kendi halklarına refah sağlayamadığı gibi dünya toplumlarına da olumlu bir imkân sunamadığı ortaya çıkmıştır. Dünya bir bunalıma sürüklenmiştir. Batı medeniyetinin bunalıma girdiği ve çöküş içinde olduğu düşüncesi bu dönemin toplum felsefelerine yansımıştır. Buna şahit olan düşünürler insanlığın olumlu bir hedefe doğru ilerlediğine değil, farklı medeniyetler bağlamında bir hayat yaşadığına ve bu hayatın inişli çıkışlı olduğu düşüncesine yönelmişlerdir. Bu bağlamda Batı medeniyeti de bütün insanlığı temsil etmediği gibi dünyada başka medeniyetler de varlıklarını sürdürmektedir.

        Yirminci yüzyılın ilk yarısına baktığımızda dünyanın gerçekten bir huzur ve refah döneminde olmadığını görürüz. Üzerinden güneş batmayan imparatorluk olmayı başaran İngiltere (Birleşik Krallık) devleti dünyanın her köşesinde zulüm ve baskılarıyla milyonlarca insanın kanına girmiştir. Yanında sanayileşmenin ve modernleşmenin imkânlarıyla güçlenmiş diğer bazı Avrupalı devletler de sömürgeler elde ederek küresel adaletsizliğe ve zulme katkı sağlamışlardır. Almanya bu süreçte dünyanın zenginliklerinden pay alma imkânı bulamamış durumdadır. Rusya bir tarafta, Osmanlı Devleti bir tarafta dünya dengesini etkilemektedir. Kapitalist sistemin azgınlaştırdığı sömürgeci devletler dünyayı tam bir kaos ortamına sürüklemiştir. Dünya egemenliği ve dünyanın zenginliklerini paylaşma mücadelesi 20. Yüzyılda iki tane büyük savaşa sebep olmuştur. Akıl ve bilim doğanın birçok sırrını çözerek insanlığa büyük katkılar sağlasa da, insanlığın huzur ve mutluluğunu sağlayamamış durumdadır. Dünya bu dönemde büyük bir buhran dönemine girmiştir. Oswald Spengler’in Batının Çöküşü (Decline of West) kitabı bir çığlık gibidir.

        Dünya Küreselleşme ile Yeni Bir Döneme Girdi

        İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyada çok önemli bir değişim süreci yaşandı. Dünya uzun süren bir bunalımdan çıkmış ve sıcak savaşın durması için bir antlaşma yapılmıştı. Karadeniz kıyısında küçük bir şehir olan Yalta’da yapılan konferans (11 Şubat 1945), İngiltere, ABD ve SSCB arasında gerçekleşti. Varılan mutabakat ile dünyada yeni bir düzen kuruldu. 1989 yılına kadar sürecek bir Soğuk Savaş başladı. Almanya ikiye bölündü.  Doğu ve Batı olmak üzere dünya iki kutuplu bir sisteme geçti. Liberal kapitalist sistemin öncülüğünü ABD, sosyalist sistemin öncülüğünü SSCB üstlendi ve her iki güç dünyada daha fazla egemenlik kurma mücadelesine girişti. İki kutuplu dünya düzeni olarak adlandırılan bu dönem büyük savaşları önledi ama teknolojik rekabeti hızlandırdı. Üstünlük yarışı konvansiyonel silah üretiminde ve uzay-uydu teknolojisinde sembolleşti. İlk insan yapımı uydu Sputnik-1, 1957 yılında Sovyetler Birliği tarafından gönderildi ve dünya yörüngesine girdi. 1961 yılında da Rus kozmonot Yuri Gagarin Dünya'nın yörüngesinde dönen ilk insan oldu. SSCB Soğuk Savaş yarışında Batı dünyasına göre göreceli olarak öne geçmiş oldu. Buna karşı ABD’nin hamlesi 1969 yılında gerçekleşti. Apollo 11 adı verilen ilk uzay aracı 16 Temmuz 1969'da üç insan ile aya indirildi. Araçta astronotlar Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collins bulunuyordu ve Armstrong, Ay'a ayak basan ilk insan oldu.

        Soğuk Savaş dönemindeki teknolojik rekabet dünyanın sanayi toplumu dönemindeki özelliklerinin de değişmesine yol açtı. Sanayi toplumunun genel özelliklerinin artık değiştiğini gözlemleyen sosyal bilimciler, toplumsal değişme sürecinin yeni bir evreye girdiği konusunda büyük oranda hemfikir oldular. Sanayi toplumu adı verilen ve kapitalist ekonomik sistemin bir parçası olan tarihî süreç, iletişim ve bilgi teknolojilerindeki gelişmelerin sonucunda gittikçe eskimeye başlamıştır. Değişmeyi gözleyen bilim adamları, ortaya çıkmakta olan yeni sosyal süreci çeşitli isimlendirmeler ile açıklama yoluna gitmişlerdir. Dalgalar hâlinde iç içe geçmiş gelişmelerin dünyayı yeni bir toplumsal sürece getirdiği artık genel kabul görmektedir. Yirminci yüzyılın son yıllarında etkisini iyice gösteren bilişim teknolojisinin, tarihte önümüze yeni bir süreç açtığı ve bu sürecin nasıl adlandırılacağı tartışmaları yanı sıra, bu sürecin dünyayı nasıl küreselleştireceği ve kültürler arası etkileşimi nasıl etkileyeceği önemli problemlerden birisi olarak ortaya çıkmaktadır.

        Küreselleşme adı verilen süreç bir taraftan Soğuk Savaş’ın sonrasını kastetmekte, bir taraftan da yeni teknolojik gelişmelerin toplumlarda meydana getirdiği değişimi ifade etmektedir. Dünya yeni bir döneme girmiş durumdadır. Bu yeni dönemde tıpkı sanayileşme ile hayatımıza giren teknolojik yenilikler bir imkân hâlini alarak hayat tarzımızı değiştirdiyse, benzer şekilde hayatımız köklü bir şekilde dönüşüm geçirdi. Kısaca bilişim devrimi adını verdiğimiz yeni süreç bilimin ve teknolojinin imkânlarıyla bir taraftan hayatımızı kolaylaştırdı, bir taraftan hepimizi bağımlı hâle getirerek âdeta esir aldı. Özellikle bu teknolojik imkânlar içine doğan genç kuşaklar artık internetsiz, bilgisayarsız, akıllı telefonsuz ve sosyal medyasız bir dünya düşünemez hâle geldi. Evlerinde veya restoranlarda önlerine konulan yiyeceklerin nasıl yetiştiği konusunda hiçbir fikri olamayan nesiller çoğalmaya başladı. Hayatı tamamen medya, reklam ve imaj ile yönlendirilmiş bir tüketim toplumu yaratıldı. Yoğun bir propaganda ve zihin yönlendirme ile farklı milliyetlere mensup, farklı devlet uyruklarında olan insanlar sanki dünya vatandaşıymış gibi hissettirildi. Tabii ki bu dünya vatandaşlığı hissiyatı paranız olduğu ve küresel firmaların (markaların) müşterisi olduğunuz müddetçe geçerliydi. Bunu kimse fark etmek istemedi. Dünyada bir kriz çıkmadan insanların küreselleşme ile insanlığın bir bütünleşme içine girdiği hayalinden çıkamayacağını çoğumuz itiraf edemedik.

        Küresel Bunalımın Ayak Sesleri

        Küreselleşmenin olgusal göstergeleri olduğu bir gerçektir. Aynı zamanda küreselleşmeyi bir ideolojik araç olarak kullanmak isteyen güç merkezleri olduğu da aşikârdır. 11 Eylül’den sonra kurulmaya çalışılan yenidünya düzeni ise, dünyanın yeni çatışmalara ve krizlere girmesine sebep olmuştur. Hatta tek kutuplu yenidünya düzeni kurulmadan, yerini çok kutuplu bir düzensizlik ortamına bırakması söz konusudur. Suriye krizi bu konuda birçok gerçeğin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dünya birilerinin propaganda ettiği gibi tozpembe bir küreselleşmeye girmediği, yaşanan sıcak çatışmalar ve soğuk savaş benzeri sürtüşmeler ile görülmüştür. Suriye siyasal küreselleşme konusunda âdeta turnusol gibi fonksiyon icra etmiştir. ABD, Arap Baharı adı verilen bir operasyon ile bazı devletleri istediği gibi şekillendirmeye başlamasına rağmen Suriye’de durmak zorunda kalmıştır. Bunun birçok sebebi vardır. Dışa yansıyan en önemli sebepleri arasında Suriye’deki iç savaş vesilesiyle birçok müdahil faktör devreye girmiştir. Bunların başında devlet olarak varlığını resmî biçimde hissettiren Rusya ve İran gelir. ABD öncülüğündeki ittifak güçleri ise her biri farklı saiklerle hareket etmişlerdir. En önemli gelişme ise Ortadoğu için sürpriz olmayacak bir yapılanma ile kısa adı IŞİD/DEAŞ olarak kullanılan Irak ve Şam İslam Devleti ortaya çıkmıştır. Dünyanın farklı coğrafyalarından ve farklı milliyetlerinden birçok insan bu yapılanmada savaşçı olarak yer almak üzere bölgeye gelmiştir. Bu yapılanma geleneksel devlet biçiminden çok küreselleşmeye mahsus yeni bir örgütlenme modeli ortaya koymuştur. Radikal unsurların hiçbir insani kurala bağlı olmadan yaptıkları eylemler dünyada infial yaratmış ve küresel güçlerin bölgede daha rahat operasyon yapabilmesine zemin oluşturmuştur. Küreselleşmenin ilk büyük krizi bu bölgede yaşanmış ve dünyada çatışmanın sona ermeyeceği anlaşılmıştır. Artık ABD tek süper güç olarak dünyada her istediğini rahatça yapamayacağını Suriye’de görmüştür.

        Küreselleşmenin siyasal alanda farklı güçler yüzünden bir dünya devleti örgütlenmesine gidemeyeceği yaşanan olaylar sonucu görülmüştür. Ekonomik alanda devam eden yeni kapitalizm diyebileceğimiz küreselleşme ise rakiplerinin olduğunun farkındadır. Üretimi daha ucuz ve kârlı olacağı düşüncesiyle kaydırdıkları uzak doğu ve özellikle Çin, verilen rollerin dışına çıkarak dünya rekabetine katılmaya teşebbüs etmektedir. Kuşak Yol projesi ile İpek Yolu’nu yeniden canlandırarak dünya ekonomisinde doğrudan rol üstlenmek istemektedir. Bu girişim kapitalist sistemin merkez güçlerini rahatsız edeceği ortadadır. 2019 yılında dünyanın en büyük 10 şirketi arasına 2 tane Çinli firma girmiş durumdadır. Çin artık sadece küresel markaların üretimini yapmakla yetinmemekte ve kendi markalarını yaratarak dünya pazarından pay almaya çalışmaktadır. Çin’in bu girişimi yeni bir kapitalist merkez mi kuruluyor sorusunu beraberinde getirmektedir. Çünkü Çin de Batılı kapitalistlerden farklı olmayacak şekilde, kazanmak için her yolu mubah gören bir saldırganlık içindedir. Türklerin özerk olarak yaşadıkları Doğu Türkistan’ı kendisine ayak bağı gördüğünden dolayı ortadan kaldırma (soykırım) girişimi buna örnektir. Dünyada yeni güç merkezi olurken önünde engel ve içinde zaaf noktası istemediğini ortaya koymaktadır. Çin küresel dünyaya yeni bir meydan okuma ile artık ben de varım mesajı vermektedir. Bundan rahatsız olan ABD birtakım tedbirler geliştirerek ön almaya çalışmaktadır. Çin ile ticaret savaşları olarak kamuoyuna yansıyan ekonomik rekabet şiddetli bir şekilde sürmektedir.

        Çin’e göz kırparak işbirliği yapmak isteyen merkezlerden birisi AB ülkeleridir. ABD’nin dünya egemenliği projesinden son derece rahatsız olan AB’nin öncü ülkeleri bu alanda açıktan itiraz edememekte ama üstü örtülü bir rekabet sürdürmeye çalışmaktadır. Fransa’nın Libya ve Suriye’deki tavrı, Almanya’nın güçlü bir ekonomi yönetimiyle Avrupa’da inisiyatif almaya çalışması somut örneklerdir. Zaten Rusya’nın petrol ve doğalgaz pazarı olan Avrupa, Çin’in yeni yol projeleriyle ucuz mal getirmesine kapılarını açmış durumdadır. ABD’li küresel şirketlerin bundan rahatsız olmaması beklenemez. Dolayısıyla dünyada küreselleşme ile bitmesi beklenen siyasal ve ekonomik çekişme tekrardan yükselişe geçmiş durumdadır. Dünya bu güçler çatışması ve rekabetinden dolayı zaten ciddi bir krizin eşiğindedir. Küreselleşmecilerin bekledikleri gibi hiçbir şey istedikleri gibi gitmemektedir. Yeni dünyada kıyasıya bir mücadele gittikçe artmaktadır.

        Bir virüsün Yol Açtığı Küresel Bunalım

        Dünya küreselleşmenin sorunlarıyla boğuşurken bulaşıcı bir hastalık bütün dünyayı etkisi altına aldı. Siyasal, ekonomik, kültürel süreçlere aldırmadan insanların biyolojik yapılarını tehdit eder duruma geldi. Çağlar öncesindeki doğa mücadelesine sanki geri döndük. İnsanoğlunu modernleşmeyle başlayan teknolojik kuşatılmışlığı içinde yakaladı ve çaresiz bıraktı. İnsanlar uzun süredir doğa ile bu kadar çıplak bir şekilde karşı karşıya gelmemişti. Aradaki bütün barikatları kolayca aşan bir virüs dünyanın merkezine oturdu. Artık küreselleşmeyi anlatırken kullanabileceğimiz bir güçlü arguman daha kazanmış olduk. Sınır, milliyet, kültür, sınıf tanımayan bir virüs küresel bir şekilde bütün insanlığı aynı zaman diliminde etkisi altına aldı. Bulaştığı hastaların bir kısmını öldürebilen bu virüs karşısında insanlar ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Dünyayı tam bir küresel bunalıma sokmuş oldu.

        COVID-19 adı verilen bu virüs ilk olarak Çin’in Vuhan kentinde görüldü. Sonra dünyaya yayılmaya başladı. Ortaya çıkışıyla ilgili en güçlü iddia Vuhan'daki bir hayvan pazarından kaynaklandığı. Çinlilerin yemek için yakaladıkları yarasalardan bulaştığı büyük oranda kabul gördü. Fakat bu virüsün laboratuar ortamında geliştirilerek dünyada yaygınlaşması sağlandığıyla ilgili iddialar da kamuoyunda ilgi gördü. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 11 Şubat 2020'de koronavirüs kaynaklı hastalığa Covid-19 adını verdi. Daha sonra küresel salgın anlamına gelen "pandemi" olarak ilan etti. Dünya ilk defa bu kadar hızlı yayılan ve ölüme sebep olan bir tehlikeyle karşı karşıya geldi. Önceleri bazı ülkeler virüsün etkisini hafife aldılar ama çok uzun bir süre geçmeden işin ciddiyetini öğrenmek zorunda kaldılar. Bunlar arasında İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın durumu çarpıcı bir örnek oluşturdu. Johnson virüsün kendi doğal hâline bırakılmasını ve telaş edilmemesini söylerken bizzat kendisi hastalandı ve tehlikeyi yaşayarak gördü. Virüs doğal yolla mı yoksa yapay yolla mı bulaştırıldığı ve yaygınlaştığı konusu belki hiç bilinemeyecek ama etkisinin somut yansımaları hep tartışılacak. 

        Yansımalarından ilki virüs karşısında devletlerin ve toplumların tavrı dikkate değer bir konudur. Virüsün küresel bir yayılma eğilimi gösterirken herhangi bir ayırım yapmadığı ortaya çıktı. Dünyadaki bütün insanlar biyolojik yapıları dolayısıyla virüsün muhatabı olabildikleri anlaşıldı. Gelişmiş ülke, güçlü devlet, beyaz ırk, zengin veya şöhretli, doktor veya devlet adamı ayırımı yapmadığı görüldü. Önce Çin’de ortaya çıkması ve sonrasında İran’da ve İtalya’da yoğunlaşması, bazı komplo teoricilerine malzeme oluşturdu ve ilk yorumlarda bunun bir anlamı üzerinde duruldu. Sonra Almanya, İngiltere, ABD gibi ülkelerdeki hastalık artışı bu yorumları boşa çıkardı. Nisan ayı itibariyle ABD virüsten en çok etkilenen ülkelerin başına geçti. Dolayısıyla etkisi devam eden bir küresel salgın hastalığın sebepleri ve sonuçları hakkında şimdiden kesin yargılarda bulunmanın sakıncaları da anlaşılmış oldu. Burada süreç esnasında gözlemlenen somut tespitlerden yola çıkarak bir analiz denemesi ancak yapılabilir. Erken hükümler her zaman aldatıcıdır.

        Dünya küreselleşme sürecinde modernleşmenin getirdiği bir takım yöntem ve yaklaşımları sürdürmektedir. Bazı toplumlarda ise gerçeklikten uzak yorum ve inançların hâlâ devam ettiği görülmektedir. Bu virüs karşısında gözlemlenen tavırlardan birisi Tanrı’nın veya doğanın insanları cezalandırdığı şeklindedir. Bu cezalandırma düşüncesi doğal afetlerden sonra sıklıkla kullanılan bir iddiadır. Tanrı gerçekten böyle bir cezalandırma yapar mı bilinmez ama doğa olaylarının yine doğal sebeplerden kaynaklandığı çok uzun mücadeleler sonucunda modern zamanlarda kabul edilmiştir. Orta Çağ’da İslam dünyasında bilgiye ulaşmak için insanın çaba göstermesinin önemi kavranmış ve parlak bir medeniyet gelişmiştir. Bu medeniyet, dinin yanında felsefe, bilim, sanat gibi alanlarda insanlığı aydınlatacak çalışmalar, eserler ve kişiler ortaya çıkarmıştır. Örneğin bir hastalığa gözle görülmeyen ve bulaşıcı olan bir canlının sebep olduğunu fark eden ilk hekim İbni Sina’dır. İbn Sina, modern bilimin önemli bir ilkesi olan nedenselliğe dayanarak araştırmalar yapmıştır. Bazı hastalıkların fizyolojik değil, psikolojik sebeplerden kaynaklandığını da fark etmiştir. Hatta modern çağda psikanalistlerin tespit ederek dikkat çektikleri bilinçaltı faktörünü de ilk fark eden bilgindir. Astronomide, doğada, tarihte, toplum ve devlette gerçek sebeplere dayanan araştırmalar ve değerlendirmeler İslam dünyasında yapılsa da, bu disiplinlerin sistemli ve kurumsal bir yapıya kavuşması modern döneme kalmıştır. Newton Yeni Çağ’da başlayan bilimsel çabaların sembol ismi hâline gelmiş, özellikle doğa bilimlerinin temeli olarak kabul edilen fizik alanında ortaya çıkardığı bilgiler, bilime güveni ve beklentileri artırmıştır. Artık insan aklı ve tecrübesi doğanın sırlarını ve yasalarını çözebileceği anlaşılmıştır.

        Dünyada büyük bir küresel bunalıma yol açmış olan virüsün yayılımı ve ortadan kaldırılması ancak bilimsel çalışmalarla gerçekleşecek bir durumdur. Orta Çağ hurafeleri ve akıl dışı yöntemleri ne adına olursa olsun geçerliliğini kaybetmiş olması gerekir. Bu virüs karşısında insanlığın beklediği bilimsel olarak gelişmelerin takip edilmesi ve ortadan kaldırılmasıdır. Arada medyaya yansıyan haberler bu bilimsel yaklaşımın henüz bütün toplumlarda yerleşmediğini gösterir niteliktedir. Örneğin sosyal medyada paylaşılan bir görüntüde İran’da virüse karşı mücadele için Ayetullah Humeyni’nin pijamalarının hastanelerde şifa niyetine gezdiriliyor olması nasıl bir zihniyetin egemen olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır. Virüse karşı ilaç ve aşı geliştirilmesinde aktif olan ülkelerin genelde modern bilime önem veren yerlerde yoğunlaşması bir göstergedir. Türkiye 200 yıldan beridir sürdürdüğü modernleşme (gelişme) çabasında ciddi mesafe aldığını bu virüsle yaptığı mücadelede göstermiştir. Tıp alanında uzun süredir başarılı olduğu herkes tarafından kabul edilmekte olan Türkiye, bu virüs sebebiyle hurafelerden ve şarlatanlıklardan bir şey elde edilemeyeceğini halk kitlelerine de öğretme imkânı bulacak gibi görünmektedir. Uzun süredir nitelikli eğitim konusunda ülke içinde yapılan eleştirilerin ve taleplerin ne kadar önemli olduğu bu vesileyle anlaşılacaktır. Pozitif bilimlerin “pozitivizm” olmadığı ve dinle ilgili bir probleme yol açmadığı yaşanan gelişmelerle daha iyi görülecektir. Pozitif bilimler alanında yaptığı çalışmalarla Türkiye’ye bilim alanında ilk Nobel Ödülü'nü kazandıran Profesör Doktor Aziz Sancar güzel ve etkili bir örnektir.

        Virüsün yaygınlaşması toplumlardaki bazı zihniyet kalıntılarının ortaya çıkmasına da vesile olmuştur. Bunlardan birisi Fransız doktorların ifadelerinde karşımıza çıktı. Fransa'da iki doktor yeni tip koronavirüse (Kovid-19) karşı geliştirilecek aşı ve ilaçların Afrika'da denenmesi gerektiğini iddia ettiler. Bu tavır dünya kamuoyunda ırkçılık olarak yorumlandı. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, yeni tip koronavirüse (Kovid-19) karşı geliştirilecek aşı ve ilaçların "Afrika'da denenmesi gerektiğini" söyleyen 2 Fransız doktorun ifadelerini, "ırkçı, utanç verici, korkunç ve sömürge dönemi kalıntıları" şeklinde niteleyerek "Afrika herhangi bir aşı için test alanı olamaz ve olmayacaktır." dedi. Diğer bir örnek Rusya’dan geldi. Rusya Federasyonu Başkanı Putin bir konuşmasında “Her şey geçer, bu da geçecek. Bizim ülkemiz ciddi sınavlardan pek çok kez geçti: Peçenekler ve Kumanlar da saldırdı. Rusya hepsiyle baş etti. Koronavirüs belasını da yeneriz. Birlikte her şeyin üstesinden geliriz.” ifadelerini kullandı. Her iki örnek de toplumların zihniyet dünyasında sakladıkları bazı duygu ve düşüncelerin böyle bunalım dönemlerinde tekrardan ortaya çıkabileceğini göstermesi bakımından önemli ipuçları oluşturmaktadır.

        Küresel salgının etkilediği dünyada bir insanlık bütünleşmesi veya bölgesel birleşmelerin pek anlamlı olmadığı anlaşıldı. Küreselleşmeyle birlikte sınırların kalkacağı, serbest dolaşımın olacağı, ulus devletlerin fonksiyonlarını kaybedeceği gibi varsayımlar tamamen ortadan kalkacak bir gelişme yaşandı. Virüs sebebiyle bütün sınırlar yabancılara kapatıldı. Devletler başka ülkelerde yaşayan vatandaşlarını özel uçaklar (tarifeli olmayan uçuşlar) ile getirdiler ve korumaya aldılar. Ülkeler arasındaki ilişkiler ve özellikle ulaşım en alt düzeye indirildi. Dünya üzerindeki uçakla seyahat etme imkânı sunan havayolu sistemi hemen hemen durma noktasına geldi. Küreselleşmenin en önemli başarılarından birisi dünyanın her köşesini birbirine bağlayan ve gece gündüz karşılıklı uçuşlarla bir ağ gibi çalışan sistem tarihte ilk defa durmak zorunda kaldı. Milletler kendi kaderleriyle baş başa kaldı. Hastalarıyla kendileri uğraşacak, ihtiyaç duydukları tıbbi malzemeleri kendileri bulacak, durma noktasına gelen ekonomi için kendi tedbirlerini alacak duruma düştüler. Hâlbuki küreselleşme ilk dönemde millî devletlere bu tür işleri kendi başlarına yapmalarına gerek olmadığı mesajı vermişti. Küreselleşmenin hemen hemen bütün varsayımları bu krizle ile tartışılır hâle geldi hatta çürüdü.

        Küreselleşmenin ilk tartışılmaya başladığı dönemde liberal kapitalizmin tek çare ve yöntem olduğunu anlatan analizler ön plana çıkmıştı. Fukuyama bu süreci 19. yüzyılın ilerlemeci felsefelerine dayanarak “tarihin sonu” olarak değerlendirdi. Yeni liberalizm bu dönemde bütün dünyada moda olarak yayıldı ve millî ekonomilerini korumaya direnen ülkeler bile kapılarını kapitalist sisteme açmak zorunda kaldı. Sosyalist sistem zaten ne yapacağını şaşırmış olarak bir süre her türlü etkiye açık bir başıboşluk içinde bocaladı. Türkiye gibi ülkelerde kurulan Rus pazarları bu dönemin simgesi gibidir. Bu pazarlarda insanların hayatlarını sürdürebilmek için SSCB zamanından ellerinde kalan her türlü malzemelerin satıldığı görüldü. Sonrasında dünya serbest piyasa ekonomisi olarak küresel kapitalist firmaların-markaların egemenliğine açıldı. Liberal ekonomik politikaların ilk önceliği özelleştirmeler oldu. Zamanın İngiltere başbakanı Demir Leydi lakaplı Margaret Thatcher özelleştirme akımının sembolü oldu.

        Türkiye’de 24 Ocak kararlarıyla başlayan liberalleşme politikası Turgut Özal’ın Anavatan Partisini kurarak iktidara gelmesiyle (1983) hızlandı. Liberalleşme politikaları Türkiye’nin mevcut yapısı ve şartlarından dolayı beklenen başarıyı sağlayamadı. Özelleştirmeler uzun bir sürece yayılmış oldu. En büyük bölümleri AKP hükümetleri zamanında yapıldı. Zamanla bu liberalleşme politikalarının hiçbir millî tedbir alınmadan küresel güçlerin isteklerine bağlı olarak gerçekleştirildikleri anlaşılmaya başladı. Hâlbuki dünya küreselleşme ile tek devlet ve tek ekonomiye dönüşecek olsa bile bundan bizim gibi ülkelerin fayda elde etmesinin mümkün olmayacağını bilmek için uzman olmaya gerek yoktu. Milliyetçiliği olumsuzlaştırarak sürdürülen liberal ekonomi politikaları kendi millî çıkarlarımız yerine dünyada kendi alanlarında tekelleşme yaratan kapitalist şirketlerin çıkarına hizmet ettiği kriz dönemlerinde anlaşılmaya başladı. Ekonomide devletçiliğin başarılı olmadığı yaşanan tecrübelerle anlaşılmıştı ama millî devlet içinde ülkesine bağlı girişimcilerin başarısı o devleti güçlendireceği gözden kaçırıldı. Bunu gözden kaçırmayan Almanya, Güney Kore gibi ülkeler özel girişimcilerin yönettiği millî markalarıyla küresel dünyada rol üstlendiler. Son korona kriziyle ilgili yaşanan bunalımda bile bu iki ülke en başarılı mücadele veren devletler arasında anılmaya başladı. Türkiye 2018 ekonomik krizinde kendi kendine yetemeyeceğini ve para verse dahi bazı ihtiyaçları zamanında karşılayamayacağını gördü. Örneğin Cumhuriyet döneminde devlet girişimiyle kurulan Seka kağıt fabrikaları özelleştirmeyle elden çıkarılmış ama hiçbiri kağıt üretimine devam etmemiş ve fabrikaların tasfiye edilmiş oldukları bu kriz zamanında anlaşıldı. Dünya tekelleri tarafından yönetilen kağıt pazarında ülkenin ihtiyacını karşılamakta zorluk çekildi. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

        Korona ile ortaya çıkan bunalım döneminde ülkeler, küresel serbest piyasa ekonomisinin bir aldatmaca olduğunu öğrenmek zorunda kaldılar. Her ülke kendi derdiyle baş başa kaldığında dünyanın hiçbir ülkesinden ihtiyaçlarını karşılayamayacağını görmüş oldu. Örneğin bu süreçte en fazla ihtiyaç duyulan tıbbi maske temininde zorlandılar. Bazı devletler başka ülkelere giden maskelere bile el koydular ve devletler arasında krizlere sebep oldu. Kendi üretim sistemi olan veya hemen dönüşüm sağlayabilen ülkeler problemi çabuk çözmeyi başardı. Türkiye bu ülkelerden birisi olarak öne çıktı ve yerli üretim alternatifleri çoğaldı. Bunda Türkiye’nin konfeksiyon alanında dünyanın önde gelen fason üreticilerinden birisi olması etkili oldu. Ayrıca Türkiye tarihî müktesebatı gereği kriz dönemlerinde millî dayanışma gösterebilen bir kültürel yapıya sahip olduğu için çabuk toparlayabilecek bir kabiliyete sahip olduğu bu tür zamanlarda ortaya çıkmaktadır. Bu büyük bir güç ve imkândır. Türkiye bu krizden çok ders çıkarabilecek bir toplum ve kültür yapısına sahiptir. Sadece küreselleşme ve liberalizm ile gözünün boyandığının ve aldatıldığının farkına varsın yeterlidir.

        Türkiye dünyada beslenme ve yiyecek üretme alanında 1970’li yıllarda, kendi kendine yeten ülkeler arasında ilk sıralardayken 2000’li yıllarda neden bu özelliğini kaybettiğini, bu kriz vesilesiyle iyi analiz etmek zorundadır. Bu krize gelinceye kadarki süreçte aslında tehlike sinyalleri ara ara gelmiş idi. Kırmızı et, süt ve peynir, hububat, kuru baklagiller gibi ürünlerin ülkeye yetmeyeceği pek akla gelmeyecek bir durumdu ve bir dönem maalesef ithalat yapmak ihtiyaç hâlini aldı. Hâlbuki Türkiye bu ürünleri yıllarca dünya piyasasına satabilmiş bir ülkeydi ve bunun sebepleri analiz edilemeye muhtaç olarak beklemektedir. Yani kriz vesilesiyle Türkiye kendi problemleri üzerine düşünmek ve millî politikalar aramak zorunda olduğunu anlayacak gibi görünmektedir. Bunların başında tarım ve köy politikaları gelmektedir. Artık dünyayı yönetmek isteyen küresel tekellere teslim olmak yerine yerli üretim ve millî ekonominin öncelenmesi zorunluluk hâlini almış durumdadır. Sizin tercihinize bile kalmadan yapmak zorunda kalacağınız bir sonuç ortaya çıkmıştır. Küresel bunalımdan çıkış yolu ülkenin kendi imkânlarına ve kaynaklarına dönerek her alanda kendi millî politikalarını geliştirmek olduğu yaşanan süreçten anlaşılmaktadır. Türkiye bu krizden derslerini alarak kırsala daha çok önem verecek, hem insanların hayat tarzını değiştirecek, hem de tarım üretimini yeniden güçlendirmek zorunda kalacaktır.

        Konu son derece önemli ve karmaşık bir süreç olarak hâlen dinamik bir şekilde devam etmektedir. Üzerinde farklı bakış açılarından ve konu öncelikli analizler yapılmalıdır. Bu yazı bir giriş mahiyetindedir. Yeni küresel bunalımın milletler ve milliyetçilikler yönü ayrı bir tartışma konusudur. Yazımızda bu konuyla ilgili bazı atıflar yaptıysak da sınırlı bir yazıda detaya girmek mümkün değildir. İkinci önemli konu dünya artık eskisi gibi olmayacak önermesi bağlamında küresel ekonominin durumudur. Bu konu da ayrıca analiz edilmeyi gerektirir. Ekonomi alanında bir durgunluğa girmeye başladığımız birçok büyük firmanın iflas ettiklerini ilan etmesi ile anlaşılmaktadır. Muhtemeldir ki sermaye dünya piyasasında yeniden şekillenecektir. Üçüncü konu başlığı bilişim sektörüyle şekillenen dünyanın yeni dönemde nasıl gelişeceğiyle ilgilidir. Bununla ilgili çok sayıda öngörü ve tahmin yürütülmektedir. Sosyal bilimler ile elde edilen bilgilerden yola çıkarak mantık yürütme ile gelecek tahminleri yüzyıllardan beri yapılır. Bunların bir kısmı tahmin, bir kısmı ideolojik tercihe dayalı ütopyalar veya hedeflerdir. Bunların geçerliliğiyle ilgili Karl R. Popper’in analizleri iyi okunmalıdır. Gelecek ile ilgili hiçbir kurgunun (komplolar dâhil) geçerli olabileceğine dair sağlam deliller yoktur. İnsan faktörünün olduğu yerde bütün tahminler boşa çıkabilir. Türk tarihine bakmak bunu anlamak için yeterlidir. Hatta 100. yılını kutladığımız Millî Kurtuluş Savaşı’nı bizim kazanabilmemiz, o zamanın verileri doğrultusunda yapılacak akıl yürütmelerde imkânsızdır. İmkânsızı olası hâle getirecek ve yeni bir süreci başlatacak kahramanlar her zaman vardır. Her kriz akıl sahipleri için yeni bir fırsattır. Zor olsa da mücadele kararlılığı yeni dünyada daha güçlü yer almamıza imkân sağlayabilir.

        * Dr. Öğr. Üyesi, Kırıkkale Üniversitesi, FEF, Sosyoloji Bölümü.


Türk Yurdu Mayıs 2020
Türk Yurdu Mayıs 2020
Mayıs 2020 - Yıl 109 - Sayı 393

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele