SURİYE’DE SAVAŞ NEREYE KADAR?

Şubat 2020 - Yıl 109 - Sayı 390

        Aylardır patlamaya hazır bir bomba gibi tehlike sinyallerinin alındığı İdlib’de beklenen oldu. Rusya ve İran’ın desteğiyle güç sarhoşu hâline gelen Şam rejimi askerleri, gözlem noktalarımızın güvenliğini sağlamak için iki günden beri bölgeye intikal etmekte olan birliğimize saldırdı. Son açıklamaya göre üç sivil görevli ile beş askerimiz şehit oldu. Türk devletini korumak için canlarını veren aziz şühedamızı rahmetle ve hürmetle anıyor, acılı ailelerine sabr-ı cemil niyaz ediyorum. Ruhları şad olsun.

        İdlib, Türkiye’nin güvenliği açısından büyük önem taşıyor. Burada hâlen 4 milyondan fazla insan yaşıyor. Bunların yarısından fazlası, son birkaç yıl içerisinde Halep başta olmak üzere rejimin ele geçirdiği bölgelerden gelen sığınmacılar. Esad rejimi, bunların İdlib’e gelmesini bilhassa istemiş; araç tahsis etmiş; böylelikle muhalifleri bu dar alanda toplayarak dilediğinde topluca infaz edebileceği bir esir kampı alanı oluşturmuştu. Sivil muhaliflerin yanı sıra İdlib’de BM ve Türkiye dâhil pek çok ülkenin terör örgütü olarak tanımladığı, önceki ismi El Nusra olan HTŞ mensubu 20 binden fazla silahlı militana sahip örgüt ve aynı kategoriden daha küçük başka üç radikal grup daha var. Bunların toplam silahlı gücünün 30 bini bulduğu söyleniyor.

        Astana ve Soçi’de Türkiye, Rusya ve İran arasında yapılan anlaşmayla İdlib, “çatışmasızlık bölgesi” ilan edilmişti. Türkiye, durumu izlemek üzere on iki askerî gözetleme kulesi kurmuştu.

        Astana Mutabakatı’na göre, Türkiye HTŞ’yi 15 km daha içeriye çekecek, ağır silahlarını teslim alacak, rejim için tehlike olmaktan çıkaracak, bölgede sükûnet sağlanacaktı. Ancak gelişmeler planlandığı şekilde olmadı. HTŞ ve diğer örgütler, mevzilerini terk etmeye ve silah bırakmaya, sivillerden arındırılmaya yanaşmadılar; Türkiye’nin kontrolünde olmak istemediler; böylelikle Ankara için taşınması zor bir yük hâline geldiler. Bu gruplardan bazılarına BAE ve Suudi’ler tarafından para desteği sağlanması ve bölgede etkili olmak isteyen ülkelerin istihbarat servislerinin radikalleri kışkırtan girişimleri de Ankara’nın işini zorlaştıran birer faktör oldu.

        Rejim ve arkasındaki Rusya için İdlib, kendi hâline bırakılmayacak derecede stratejik bir hedeftir. Suriye’nin tamamına yakınına hâkim olan Şam rejimi, muhaliflerin son barınma alanı olan bölgeye bir an önce el koyma amacındaydı. Askerî üslerine buradan saldırılar yapıldığını öne süren Rusya da aynı şeyi istiyordu. Radikal grupların tavrını gerekçe göstererek Astana Mutabakatı’na aykırı şekilde karadan ve havadan sık sık saldırılar düzenlediler. Son olarak 13 Ocak’ta, Erdoğan-Putin görüşmesini takiben ilan edilen ateşkes anlaşması ancak iki gün sürdü. Rejim askerleri Rus uçaklarının desteğiyle güneyinden ve kuzeyinden İdlib’i kuşatacak şekilde harekât başlattılar. Türkiye’nin Astana Mutabakatı’yla burada konuşlandırdığı oniki askerî gözlem kulesinden üçü, rejim askerlerinin arasında kaldı. Çatışmaların durmaması hâlinde başlamasından korkulan “kitle göçü” gerçeğe dönüştü; 1 milyon 300 bin insan, sınırımıza gelip dayandı.

        Türkiye, askerlerimizin güvenliğini sağlamak ve yoğunlaşan göç dalgalarının sınırı yıkacak hâle gelmesini engellemek için bölgeye, üç gün önce askerî yığınak yapmaya başladı. Birliklerin konuşlandığı yerler, üç saat arayla iki defa Moskova’ya iletildi. Rejimin askerî birliğimize saldırması, Şam’ın Rusya ile birlikte Türkiye’ye meydan okumasıdır. Rus Dışişlerinin “Haber verilmedi.” açıklaması, çirkin bir yalandır. Bu saldırının ardından hemen mukabele edilmesi gerekiyordu ve bu yapıldı. Cumhurbaşkanı’nın bunun devamının geleceğini ifade edip Rusya’dan “aradan çekilmesini” istemesi de doğru bir tavırdır.

        Bu noktadan sonra yaşanacak gelişmelerin sorumlusu artık Rusya’dır. Sorunu masada çözmeyi samimiyetle isterlerse diplomatik kanalların en üst düzeyden başlatılması zor olmaz. Türkiye, şehitler vererek her türlü riski göze aldığını, askerî gücünün varlığını bildirdi. İçerideki 4 milyondan fazla Suriyeliye iki milyonun daha eklenmesi, ülkemiz için tarihî bir felaket olur; altında eziliriz. Mutlaka önlemeliyiz.

        Bu arada, İdlib sorununda politik amacımızın ne olduğu açık olarak belirlenmelidir. Askerî güç seçeneği, bir yere kadar doğru olabilir. Türkiye’nin askerî kapasitesi bellidir. ABD bile benzer sorunlar yaşadığında, istediği sonucun ancak masada alınabileceğini bildiğinden, çok ileri gitmeden diplomatik yollara evrilmeye çalışır.

        Türkiye, bu yüzyılın en kritik birkaç sorununda hâlen doğrudan taraf konumundadır; bunların hiçbirinde güvenilir bir müttefikimizin olmadığını görüyoruz Kimse kendini kandırmasın, Trump yahut Putin ile “dostluk” görüntülerinin, bu ülkelerin temel politikalarındaki etkisinin sanıldığından çok daha az olduğu ortada. Kurtlar sofrasında yalnız olduğumuzun bilincinde olarak gücümüzü, kapasitemizi abartmadan hedeflerimizi doğru belirlemeli; Dışişlerimizin birikiminden, deneyimli mensuplarından hiçbir komplekse ve duygusallığa kapılmadan yararlanmalıyız. Bölge politikalarımızın özellikle son on yılının objektif bir değerlendirilmesi yapılırsa, yanlışlarla cesurca yüzleşilirse uğradığımız zararlar telafi edilemese bile hiç olmazsa tekrarından kaçınılabilir.


Türk Yurdu Şubat 2020
Türk Yurdu Şubat 2020
Şubat 2020 - Yıl 109 - Sayı 390

Basılı: 20 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele