Trump Söylediklerini Yapabilecek mi?

Ekim 2019 - Yıl 108 - Sayı 386

        ABD’nin Türkiye-Suriye sınırındaki birliklerini geri çekmesi, gözlem noktalarını boşaltması, Türkiye’nin yapılmasının an meselesi olduğunu ifade ettiği operasyonlarına destek vermese de razı olduğu anlamına geliyor. Şimdiye kadar ABD’nin “güvenilir müttefik” olarak tanımlayıp himaye ettiği PKK/YPG (SDG), Washington’un bu kararının Kürtleri “arkadan hançerlemek” olduğunu ama ne pahasına olursa olsun direneceklerdi ilan etti. 

        ABD’nin askerlerini nereye kadar çekeceği henüz belli değilken Başkan Trump’un Twitter üzerinden verdiği mesaj, Washington’un Suriye politikasını kökünden değiştirmek üzere olduğunu gösteriyor. Trump’ın mesajı şöyledir: “ABD yıllar önce Suriye’de 30 gün kalması gerekiyordu. Biz kaldık, görünürde amacı olmayan bir muharebeye gitgide daha derinden battık. Ama artık çoğu aşiretler arasında olan bu gülünç ve sonsuz savaşlardan çıkmamız, askerlerimizi geri getirmemizin zamanı geldi.”.

        Başkan Trump, daha önce de çekilme kararını açıklamış ama Pentagon, CIA ve Dışişleri’nin yanı sıra Kongre üyelerinden gelen yoğun baskılara direnemeyerek geri adım atmıştı. Suriye’nin kuzeyinde, Amerika ve İsrail’in çıkarlarına hizmet etmek maksadıyla PKK/YPG üzerinden oluşturulmak istenen Kürt devleti projesinin gündemden kaldırılması anlamına gelecek radikal bir politika değişikliğini yapmaya Trump’ın gücü yetecek mi, bunu yakında göreceğiz. 

        Trump’ın bu kısa ama bölgedeki dengeleri büyük ölçüde değiştirecek mesajında çok önemli iki husus daha var: “Kürtler bizimle savaştı ama bunu yapmaları için onlara muazzam para ödendi, donanım verildi. ONLAR ON YILLARDIR TÜRKİYE İLE SAVAŞIYORLAR. Bu savaşta neredeyse üç yıldır beklemede kaldım. Artık bizim yararımıza olan yerde savaşacağız ve sadece kazanmak için savaşacağız.”. 

        Bu ifade, YPG/SDG’nin PKK’nın Suriye kolu olduğunu ısrarla reddeden, Türkiye’nin bu terör örgütüyle 35 yıldır canhıraş şekilde mücadele ettiğini görmezlikten gelen resmî Amerikan görüşlerinin tutarsız olduğunun itirafı sayılabilir.

        Trump’ın ve Beyaz Saray’ın DEAŞ konusundaki ifadeleri, sadece Türkiye’yi değil AB üyesi Batılı ülkeleri de yakından ilgilendiriyor: “DEAŞ halifeliğini yüzde yüz yendik. Buna çoğu Avrupa’dan binlerce DEAŞ savaşçısını yakalamamız da dâhil. Avrupa onları geri almak istemedi bize ‘Sen elinde tut.’ dediler. Biz de dedik ki ‘Hayır, size büyük bir iltimas yaptık ve şimdi bize onları devasa bir bedelle ABD hapishanelerinde tutmamızı istiyorsunuz. Onlar yargılamanız için sizindir.’ Yine ‘hayır’ dediler. Her zamanki gibi ABD’nin, AB’nin, NATO’nun ticaretin ‘kerizi’ olduğunu sandılar.”.

        Hâlen YPG’nin hâkimiyetindeki hapishanelerde on bine yakın DEAŞ militanı olduğu, bunların yüz bin civarındaki ailelerinin bir kampta toplandığı bildiriliyor. Beyaz Saray’ın açıklamasında çok net biçimde Suriye’de DEAŞ meselesinin artık Türkiye’nin meselesi olduğu ifade edildi. Avrupa kendi vatandaşlarını almak niyetinde olmadığına göre sorun, hem DEAŞ terörüyle mücadele etmekte hem hapiste tutulmalarını sağlamakta hem de yüz bine yakın aile fertlerini besleyip barındırmakta Türkiye’nin omuzuna yükleniyor. Böylece başka bir gelişme olmaması hâlinde, Suriye’de sadece PKK/YPG ile değil DEAŞ ile sahada savaşmak durumunda kalacağız.

        Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı’nın operasyon bölgesindeki sivillerle ilgili olarak Türkiye’nin yaklaşımını olumlu buldukları şeklindeki açıklaması, arada bir koordinasyonun bulunduğunu işaret ediyor. BM’nin bu tavrı, bu kuruluştan operasyona tepki gelmeyeceğini göstermesi açısından önemlidir. Burada önemli olan operasyonun kapsamının ve alanının ne olacağıdır. Günlerce önceden adının “Barış Pınarları” olacağı bildirilen operasyon, muhtemelen belirlenen stratejik bölgelerin kontrolünü sağlayacak şekilde “cepler” oluşturmak tarzında yürütülecek; Fırat’ın doğusunu tümüyle içine alacak bir “sil süpür harekâtı”na, mecbur kalınmazsa dönüşmeyecek. Kontrol altına alınan bölgelere Türkiye’deki sığınmacılar yerleştirilecek. Böylelikle sınırımızın bitişiğinde boydan boya bir terör koridorunun oluşması önlenecek, demografik yapı normalleştirilerek homojen bir etnik yapılanmanın önüne geçilecek. Suriye’nin toprak bütünlüğü konusundaki politikamızla da bağdaşan bu uygulama, Rusya ve İran’ın endişelerini de karşılamış olacak. 

        Bu tahminlerin tutabilmesinin temel şartı, Trump’ın dediklerini yapmasına bağlı. Suriye’nin Rusya ve İran’ın nüfuz bölgesi olması, İsrail ile ortak projesi olan Kürt devletinden vaz geçilmesi anlamına gelecek bu çaptaki bir politika değişikliğini, ABD’nin derin güçlerinin, askerî ve siyasi kurumlarının, ülke siyasetini yönlendiren Yahudi lobilerinin direncini aşarak yapmayı başarırsa Trump, tarihe geçer. Ankara ile Beyaz Saray arasında neler konuşulduğunu, bir mutabakatın olup olmadığını, bu ayın ortasında yapılacağı açıklanan Erdoğan-Trump görüşmesine kadar hangi gelişmelerin yaşanacağını bilmeden bir tahmin yürütmek mümkün değil. Ama siyasi tarihte yazılı bir kural vardır: Küresel emperyalist güçler, almadan vermezler; aza da kanaat etmezler. Duamız ve temennimiz Suriye ve bölge politikalarında 2011’den başlayarak günümüzde beka yanlışların tekrarlanmaması, kaldıramayacağımız bir yük hâline gelen sığınmacılar meselesi de dâhil, yaşadığımız sorunlara çözüm getirecek gelişmelerin olmasıdır.

        Trump’ın “Türkiye sınırları aşarsa ekonomisini çökertirim.” şeklindeki çirkin tehdidi, operasyonu engellemek için değil üzerindeki baskıyı hafifletmek maksadıyla kendi kamuoyuna verilmiş bir mesaj niteliğini taşıyor. “Sınırları aşarsa” lafı, operasyonun belirli alanlarla yani “Barış Pınarları” ile sınırlı kalacağı hususunda örtülü bir mutabakatın varlığını işaret ediyor. Türkiye bu “cep”lere girerek Fırat’ın doğusuna geçerken Trump, Türkiye’yi frenlediğini, Kürtleri korumakta olduğunu söyleyerek kendisini savunma imkânını bulacak.

        MİLLÎ BİR SEFERBERLİĞİN TAM ZAMANIDIR

        Silivri açıklarında meydana gelen 5.8 büyüklüğündeki deprem, İstanbul’un üzerine kapkara bir korku bulutu gibi çöktü. Bu sarsıntının, yıllardır sözü edilen ve bütün uzmanların, büyüklüğünün 7’den aşağı olmayacağında ittifak ettikleri büyük felaketin habercisi olma ihtimali doğal olarak paniğe yol açtı. Mutlaka yaşanacağında herkesin hemfikir olduğu bu felakete karşı ne kadar hazırlıksız olduğumuz açıkça görüldü.

        Prof. Dr. Naci Görür tabloyu şöyle açıklıyor: “Şu gerçekle karşı karşıyayız; bu depremler Büyük Marmara Depremi’ni oluşturacak fayın üzerinde meydana geldi. Zaten enerji birikmişti. Bu depremler gerilimi daha da artırdı ve kırılma zamanını öne çekmiş olabilir. Eğer Marmara’nın altındaki tüm fay hatları birden harekete geçerse 7.6 büyüklüğünde bir deprem bile olabilir.”.

        “Bu saatten sonra ne yapılabilir?” sorusuna da şu cevabı veriyor: “Gecikilmiş de olsa İstanbul’un yapı stoku depreme karşı güvenli hâle getirilmeli. Yapı stoku sadece kentsel dönüşümle ilgili bir mesele değil, daha başka bileşenleri de var. Kentin tüm alt yapısının elden geçirilmesi gerekir. Yollar, köprüler, viyadükler, barajlar, atık su şebekeleri, kanalizasyonlar, içme suyu ve elektrik şebekeleri, haberleşme hatları aklınıza ne gelirse soruşturulmalı. Deprem olduğunda ortaya çıkması muhtemel milyonlarca metreküp moloz ortada kalırsa deprem kadar zararlı etkileri olur.”.

        Kandilli Rasathanesi Müdürü de resmî bir açıklama yaparak söz konusu fay hattında enerji birikiminin arttığını, “giderek sona yaklaştığımızı ama bir zaman verilemeyeceğini” söyledi. 

        Bilim insanları İstanbul’un muhtemel deprem senaryosunu özellikle 90’lı yılların başından beri çeşitli toplantılarda anlattılar ve yazdılar. 1999 İzmit-Yalova depremi, doğudan batıya kırılarak gelen fay hattında sıranın artık İstanbul’da olduğu anlamına geliyordu. Bu depremde 19 bine yakın insanımızın can vermesi, 25 bine yakın vatandaşımızın yaralanması, 285 bin binanın, 43 bin işyerinin enkaz hâline gelmesi, millî gelir kaybının 17 milyar dolara yakın olması, herkeste şok etkisi yaratmış; ülke ekonomisini temelinden sarsmış; 2001’de yaşanan ekonomik krizi tetiklemişti. O dönemde ülkeyi yönetenler, benzer bir felaketin bir daha yaşanmaması için gereken bütün önlemlerin alınacağını sık sık belirtiyorlardı. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” ifadesi ortak bir slogan gibi tekrarlanıyordu.

        Aradan çok zaman geçmeden “her şeyin eskisi gibi olduğu”, zihniyet ve uygulamada çok fazla bir şeyin değişmediği görüldü. Çünkü enteresan bir toplum yapımız var, hafızamız sorunlarla yüzleşip çözüm bulma külfetine girmemek için bunları unutmaya meyilli. Nitekim sarsıntıların üzerinden bir iki gün geçince konu gündemden düşmeye başladı. Oysa hemen yapılmaya başlanacak yığınla iş var. İstanbul’da ne zaman olacağı tam bilinmese de yakın bir vadede yaşanması muhtemel deprem felaketi, öncelikli sorun olarak algılandığında bunlara hemen başlamak gerekiyor. Yeni bir yerleşim ve imar haritası yapılacak, denetim ve kontrol mekanizması kurulup uygulanacak, AFAD’ın (Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı) beş yıl kadar önce yaptığı tedbire göre bir milyon iki yüz bin hasarlı bina yıkılacak, evsiz kalacak yüz binden fazla insanın mesken meselesi halledilecek, inşaatlara belirli bir standart getirilecek, Prof. Dr. Görür’ün işaret ettiği devasa alt yapı konusuna çözüm bulunacak, öte yandan toplumun her kesimini bilgilendirmek maksadıyla geniş bir eğitim seferberliği yapılacak…

        Bunlar yapıldığında ekonominin en dinamik unsuru olan inşaatta, doğal olarak alışılmışın dışında, belirli kuralları olan yeni bir düzen ortaya çıkacak. Böylece imar yasa ve yönetmenliklerini bir yolunu bularak aşabilen, inşaat ve arsa rantından şu veya bu şekilde yararlanan geniş kesimlerin imkânları ister istemez daralacağından yoğun şikâyetler ve siyasi etkilere açık tepkiler oluşacak.

        İktidarıyla, muhalefetiyle siyasetçimiz bu riski şimdiye kadar göze alamadı. Birkaç ay önce İstanbul’da yapılan seçimde, hemen her şey konuşuldu; ama ne iktidar ne de muhalefet cenahından İstanbul halkına kentin kapılarına kadar gelmiş olan deprem tehlikesine ilişkin bir plan, proje ve öneri sunuldu. İşin tuhafı, toplum kesimlerinden de bu sorunla ilgili bir talep yahut tepki yükselmedi.

        Aslında hayli gecikilmiş olsa da bu konuda dört yıl önce bazı adımlar atılmaya başlandı. Bunların en önemlisi, AFAD’ın 1999 depreminden on yıl sonra kurulmuş olmasıdır. Bu kuruluşun başkanlığını da yapan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, devletin İstanbul depremine hazır olduğunu söyledi: “Yıllarca yaptığımız hazırlıkların aslında son derece ciddi bir hazırlık olduğunu, 28 çalışma grubuyla ne kadar sağlıklı bir sistem kurduğumuzu bir kez daha görmüş olduk.”.

        Bu kuruluş bünyesinde bir Afet Mücadele Planı’nın hazırlanması olumlu bir adım olmakla beraber yeterli değildir. Çünkü kâğıt üzerinde mükemmel gibi görünen bu planın, afet sırasında yaşanacaklara umulan etkiyi yapma ihtimalinin ne olduğuna dair objektif bir tespit ve deneme yapılmadı. Toplanma alanlarıyla ilgili tartışmalar sürüyor. Bir sorun yok denilmekle, görmezlikten gelmekle sorun ortadan kalkmıyor.

        Hazırlık konusu, elbette öncelikle yönetme sorumluluğunu taşıyan iktidarın meselesidir. Kentsel Dönüşüm Yasası ciddi bir fırsattı ama siyasi mülahazalarla yürürlüğe sokulan İmar Barışı uygulamasıyla işlemez hâle geldi. 

        Ama artık bugün birbirimizi suçlamanın, meseleyi bir iktidar-muhalefet tartışmasına dönüştürmenin hiçbir yararı yoktur. Mesele sadece İstanbul halkının değil milletimizin ortak sorunudur, tam anlamıyla “beka” meselesidir. Çünkü İstanbul çökerse Türkiye altından kalkmakta zorlanacağı çok ağır tarihi bir darbe yemiş olur. Millî çıkarlarımızı savunamayacak derecede zaafa düşebiliriz. İstanbul Türkiye’nin hatta Türk dünyasının “kalpgâhı”dır.

        İktidar; “Gerekenler yapılmıştır ve yapılacaktır.” gibi içi boş, gerçeklerle bağdaşmayan söylemlerle oyalanmak yerine, muhalefetin de içinde olacağı, bilim insanlarının da yer aldığı millî bir planlama ve hazırlığa başlamalı; bürokrasinin alışılan hantallığı aşılarak çok seri şekilde uygulamaları başlatmalıdır. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın başkanlığında düzenlenen toplantıda, İstanbul Belediye Başkanı’nın olmayışı, bürokratik mekanizmanın siyasi bir tercihi gibi görünse de çok ciddi bir noksanlıktır. Ancak tehlike o kadar yakın ve büyük ki bunları tartışarak zamanı tüketmek yerine, “zamanla yarışırcasına” işe koyulmak gerekiyor. Çünkü milyonlarca insanın hayatı, kaderi ve İstanbul gibi her anlamda gözbebeğimiz olan bir kentin yıkımı söz konusu. Konunun uzmanları, bilim insanları alınması gereken önlemleri sıralarken en fazla tehlikede olan sahil bölgelerinden ve adalardan yüz binlerce insanın güvenli yerlere taşınmasını, sanayi tesislerinin bölge dışına çıkarılmasını, Topkapı gibi müzelerdeki en değerli eserlerin nakledilmesini öneriyorlar. İktidar, devletin bütün gücünü ve imkânlarını kullanması, radikal adımlar atması gereken bu çaptaki meselenin altından tek başına kalkamaz; siyasi hesapların bu konuda bir kenara bırakılarak millî birlik içinde olmamız gereken bir dönemdeyiz. Millet olmak, aynı kaderi paylaşmak; tasada, kederde, sevinçte beraber olmak anlamına gelir.

        Bu felaket yaşanırsa bazı uzmanlar en az yetmiş bin, bazıları üç yüz bine yakın insanımızın can vereceğini söylüyor. Zamanı giderek yaklaşmakta olan en az 7 büyüklüğündeki bir depremin yol açacağı yıkımın, insan kaybının tamamını önleyemesek bile bunları en aza indirebiliriz. Bunun ilk şartı, iktidarıyla muhalefetiyle bütün toplum kesimlerinin ellerini taşın altına koymaya, sorumluluk almaya niyetli olmasıdır. 16 milyonun yaşadığı bu kentte, enkazın altında kimin kalacağını, Allah’tan başka kim bilebilir? Hiç gecikmeden zamanla yarışacak tarzda millî bir seferberlik başlatmalıyız.

        1999 depremi üzerine yapılan hesaplamalarda, faydaki müteakip kırığın yani İstanbul depreminin en geç 30 yıl zarfında olma ihtimalinin yüzde 65 olduğu ifade ediliyordu. Bunun 20 yılı gitmiş durumda. Hükûmet yetkilileri, kâğıt üzerinde çok doğru görünen, ancak uygulanma kabiliyeti bulunmayan tasarımlarla zamanı daha fazla harcamamalı; bürokrasinin labirentleri arasında sıkışıp kalmamalıdır. Meselenin öneminin ve ciddiyetinin bilincinde olan isimlerle, bilim insanlarıyla, sanayici ve tüccarlarla, belediye yöneticileriyle, sivil toplum temsilcileriyle, tecrübeli mimar ve mühendislerle, komutanlarla, hukukçularla toplantılar düzenlenerek, muhalefetle işbirliği yapılarak etraflı bir eylem planı hazırlanmalı; gecikmeden uygulanmaya başlanmalıdır. Bu konuda en büyük sorumluluk cumhurbaşkanınındır; yeni sisteme göre yürütmenin başı olan, çok büyük yetkileri ve yaptırım gücü bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir an önce devreye girmesi, yaşanan dağınıklığı toparlaması, yetki karmaşasını gidermesi gerekiyor.

        Türkiye’nin mevcut iç ve dış sorunlarının her birini zor da olsa doğru politikalar uygulayarak halletmek mümkündür. Ancak mukadder İstanbul depreminin yıkıcı etkilerini asgariye indirecek önlemler alınmazsa sadece kentte yaşayan halk olarak değil, beka ve güvenliğimizle birlikte ülke olarak enkazın altında kalırız.

        MERİÇ COŞKUN’UN ARDINDAN

        Son elli yıllık dönemdeki Türk milliyetçiliği faaliyetlerinin geri plandaki sessiz kahramanlarından biri olan Meriç Coşkun, bir süredir tedavi olduğu menhus hastalıktan maalesef kurtulamayarak dar-ı bekaya intikal etmiş bulunuyor.

        Onu, Üniversiteliler Kültür Derneğinde aramıza katıldığı 1962 yılında, henüz ortaokul öğrencisi olduğu yıllarda tanımıştım. İnancını, fikrî çizgisini, hizmet aşkını nasıl özenle koruduğunun; ülkücülüğü bir ahlak ve davranış ilkesi olarak benimsediğinin; şartlar ne olursa olsun Türklüğe yararlı olmak için çalıştığının yakından şahidiyim.

        Kendisinden nerede hizmet beklenirse, nerede yararlı olacaksa sessiz ve sakin, hizmete amade şekilde orada hazır bulunurdu. Bu yer, 70’li yılların ölümün kol gezdiği çileli yıllarında bazen MHP Kurultayı, bazen Devlet dergisi, Töre dergisi, bazen ülkücü kuruluşlardan biri olurdu. Şahsı için bir talebi ve beklentisi hiç olmazdı. 1980’deki 587 sanıklı MHP davasının savunma karargâhı konumundaki Şerafettin Yılmaz’ın avukat bürosunda, hemen her gün Galip Ağabey’in özel müdürü gibi altı yıl hiç aksatmadan hizmet etti. Büroda o sırada stajını yapan muhterem eşi Çiğdem Hanım’la da bu vesileyle tanışıp mutlu bir yuva kurdular.

        Türk Ocaklarının yeniden faaliyete başladığı 1985 yılından itibaren yakın zamana kadar Genel Merkez’de Denetleme ve Danışma Kurullarında birlikte olduk. Sorumluluk bilinci çok yüksekti. Üstlendiği görevleri eksiksiz yerine getirmeye çalışırdı. Ona bir işi havale ettiğimde başaracağından her zaman emin olmuşumdur.

        Bir kaç yıl önce ilk gençlik yıllarından itibaren birlikte Türk milliyetçiliği fikrine hizmet ettikleri bazı arkadaşlarıyla “Eskimeyen Dostlar” adını verdikleri, Salih Dilek’in Başkan olduğu güzel bir platform oluşturdular. Meriç, buranın faaliyetlerini, özellikle haberleşme işlerini sağlığı elverişli olduğu sürece maharetle yürüttü. Böylelikle bu oluşum üzerinden her yıl 3 Mayıs Türkçüler Günü’nü duygu yüklü bir ortamda kutlayan, sitelerinde “dostlar” ile ilgili haberleri duyuran, lokallerini bir buluşma mekânı hâline getiren anlamlı ve gerekli bir beraberlik kurmuş oldular.

        Bir kardeş muhabbeti içerisinde 67 yıl boyunca birbirimize duyduğumuz sevgi, saygı ve güveni hep diri tutarak yaşamak, bu fani hayatın en güzel taraflarından biriydi. Nevzat Kösoğlu’nun vefatının altıncı yılında Meriç’i, onun ve Yücel Hacaloğlu’nun birkaç metre yakınına buluşmaya uğurlamak, hazanın bütün hüznüyle etrafı kuşattığı günlerin manevi bir nüktesi gibi yüreğimize oturuyor. En büyük, en anlamlı ve düşündürücü gerçek olan ölümle çaresiz ve itirazsız bu kaçıncı yüzleşme...

        İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun!

        Cenab-ı rahmet ve mağfiretini lütfedin, makamı inşallah Ali, mekânı cennet olsun, ruhu şad olsun.


Türk Yurdu Ekim 2019
Türk Yurdu Ekim 2019
Ekim 2019 - Yıl 108 - Sayı 386

Basılı: 15 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele