Ankara Zirvesi: Bilinenlerin Tekrarı

Eylül 2019 - Yıl 108 - Sayı 385

        Türkiye, Rusya ve İran devlet başkanları; Erdoğan, Putin ve Ruhani hafta başında Ankara’da, beşinci defa bir araya gelerek Suriye konusunu görüştüler. Bir yandan İdlib’deki durum diğer yandan Fırat’ın doğusunda Türkiye’nin oluşturulmasını istediği güvenlik koridoru ve ABD ile ilişkilerimizdeki belirsizlik, bu zirveyi kritik bir konuma getirmişti.

        Toplantıda nelerin konuşulduğu doğal olarak açıklanmadı. Ancak zirveden sonra yayımlanan ortak bildiride, iki hususun öne çıktığı görüldü: Birincisi, Anayasa komitesi teşkili için uzun süredir yürütülen çalışmalar sonucunda bazı temel konularda henüz bir yol haritası belirlenmemiş olsa da meselenin özünde bir mutabakatın sağlandığı belirtildi. İkincisi ise üç ülkenin de Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda hemfikir oldukları vurgulandı.

        Ancak üç liderin toplantı sonunda ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarda, önemli görüş farklılıklarının bulunduğu görüldü.

        Rusya, tıpkı ABD gibi Suriye’deki öncelikli sorunun PYD/PKK değil DEAŞ olduğu görüşünde. İdlib’de bulunan başta El Nusra uzantısı HTŞ olmak üzere, bütün “cihatçı” örgütleri yok etmek için Şam rejiminin operasyonlar yapmasını haklı buluyor; destekleyeceğini söylüyor ve bu konuda Türkiye’nin Astana Mutabakatı’nda yer alan taahhüdünü yerine getirmediğini diplomatik bir üslupla ifade ediyor. Türkiye’nin güvenliğini sağlama girişimlerini haklı bulurken Fırat’ın doğusuna yönelik operasyona destekleyici bir ifade kullanmak yerine, çözümün, Suriye’nin kuzeyinin Esad rejiminin egemenliği altında olmasıyla mümkün olabileceğini belirtiyor.

        İran da tıpkı Rusya gibi, Suriye sorununun Esad rejiminin egemenliğiyle çözümleneceğini savunuyor; rejimin, İdlib’in HTŞ’lilerden temizlenmesine yönelik operasyonlarını haklı buluyor.

        Bu zirvenin belki de en önemli özelliği, toplantıdan hemen önce, Şam rejiminden gelen iki açıklama oldu. Esad, kısmi bir genel af ilan ederek muhaliflerin belirli bir kısmının affedileceğini açıkladı. Bunun yanı sıra BM Genel sekreterine resmî bir yazı gönderilerek YPG nin omurgasını oluşturduğu ve Türkiye’nin de terörist olarak nitelendirdiği SDG’lerin terörist bir grup olduğu, bunların yok edileceği belirtildi. Böylelikle Şam, Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin stratejik müttefik olarak benimseyip desteklediği terör örgütü konusunda Türkiye ile aynı görüşte olduğunu açıklamış oldu.

        Bu iki adım elbette Rusya ve İran’ın yönlendirmesiyle atıldı. Ruhani’nin zirvenin kapanış konuşmasında bir kere daha Adana Mutabakatı’nı zikretmesi, Suriye meselesine bu çerçevede bir çözüm bulunabileceğini ifade etmesi, Rusya ve İran’ın Ankara-Şam ilişkisini normalleştirmeye yönelik çabalarını sürdürdükleri anlamına geliyor.

        Türkiye’de gerek iktidar ve muhalefet cenahında gerekse kamuoyunda benzer eğilimlerin giderek yaygınlaştığı görülüyor. Çünkü Rusya ve İran’ın desteklediği Esad, iç savaşı kazanmış; ülkesinin büyük bölümüne hâkim olmuş durumda; BM nezdinde, meşru yönetim olarak kabul görüyor. Muhaliflerine karşı dokuz yıl boyunca uyguladığı hukuk ve insanlık dışı muamele, katliam ve işkenceler, Batı dünyasının umurunda bile değil. Evrensel hukuk ilkelerine göre uluslararası ceza mahkemesinde yargılanması gereken Esad’ı, Türkiye’nin dışında hemen bütün ülkeler meşru sayıp ilişki kuruyor. Türkiye, tutumunu değiştirmek istese de bu, Suriye ile ilgili kırmızıçizgileri, mevcut bağlantı ve yönlendirmeleri sebebiyle kolay olmayacaktır. Dokuz yıl boyunca desteklediğimiz muhalifleri ve yaptığımız operasyonlarda bizimle birlikte olan ÖSO’yu Esad ‘a teslim anlamına gelecek bir yaklaşım, her açıdan yanlış olur. Öte yandan ülkemizde bulunan dört milyondan fazla Suriyeliyi, bir yolunu bulup ülkelerine göndermenin hesapları yapılırken konuyu, Esad’ın kararına ve üstünlüğüne terk edemeyiz.

        Suriye meselesinin başından itibaren yaptığımız diplomatik yanlışları, bu süreçte tekrarlamamalıyız. Uluslararası dengeleri, bölgenin özelliklerini; politik, etnik ve mezhebî etkenleri doğru okumalıyız. Bize, bu son dönemde çok pahalıya mal olan hissî, hamasi ve romantik yaklaşımlardan uzak kalmalıyız. Gücümüzle; ekonomik, siyasi ve askerî imkânlarımızla orantılı doğru bir politika uygulanırsa Suriye krizinden en az zararla çıkabilir; millî güvenliğimizi teminat altına alacak bir ortam oluşturabiliriz. 1959’da Londra ve Zürih Anlaşmalarıyla Kıbrıs’ı Yunanlardan çekip alan diplomatik başarıyı, Suriye konusunda da pekâlâ tekrarlayabiliriz.

        Ancak bunun kolay olmayacağı ortada. Çünkü Suriye konusunda, Türkiye’nin hedefleri ve beklentileri ABD ve Rusya’nın bölgeyle ilgili hesaplarıyla çelişiyor. ABD, tepkilerimize aldırmadan sınırımıza bitişik PKK/PYD devleti oluşturmaya çalışıyor. Güvenli bölge projesini, geçen yıl Membiç’te yaptığı gibi, bizim isteklerimizi uyutup etkisiz kılarak oldubittiye dönüştürme peşinde. Rusya da ondan farklı değil. İdlib’i ve muhtemel yeni sığınmacı akımını Türkiye’yi sıkıştıracak bir koz olarak kullanma peşinde. Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin daha da gerginleşip kopmasının, S-400’lerden sonra Su-35 savaş uçakları başta olmak üzere ihtiyacı olan silahları kendisinden tedarik ederek enerjiden sonra askerî alanda da kendi yörüngesine kaymasının hesaplarını yapıyor.

        Böylesine güvenilmez ve tehlikeli muhataplarımızla yürütmek durumunda olduğumuz ilişkilerde son derece dikkatli olmak, aklımızı kullanmak zorundayız. Yanlış bir adımın ülkemize, milletimize maliyetinin çok ağır olacağının bilincinde olmalıyız.

        BİR AKSAKALIMIZ DAHA HAKK’A YÜRÜDÜ

        Türk Ocakları Genel Merkezi Danışma Kurulu Üyesi, Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı kurucularından Alaattin Ceceli, Dar-ı Beka’ya irtihal eyledi; menzili mübarek, makamı âli, mekânı inşallah cennet olsun.

        Hayatı, her yönüyle özellikle gençlerin üzerinde düşünmeleri gereken ders niteliğinde bir mücadele örneğidir. Su ve simit satarak başladığı ticari hayatını, sırf kendi çabası, gayreti ve becerisiyle binlerce çalışanının geçimini sağladığı, milyonlarca dolarlık ihracat yapan, boru ve demir-çelik alanlarında Türkiye’nin en büyük firmalarından biri hâline getirmeyi başardı.

        Her zaman gösterişten uzak, sade ve vakur yaşadı. Mükemmel bir aile babası, hayırsever bir insan, şuurlu bir Türk milliyetçisiydi. Türk Ocakları Kurultaylarına, Danışma Kurulu toplantılarına katılmayı hiç aksatmazdı. Türk Yurdu’nun yirmi yıldır her sayısında Emek Boru’nun ilanı yayımlanır. Genel Merkez binasının girişinde, binanın yapımına katkı yapanlar arasında onun da adı yer alır.

        Her hafta cuma tebrikatı için arardım; sağlığı elverişli olduğu dönemlerde, İdris Ağabey başta olmak üzere, birkaç dostumuzla yemekte bir araya gelip sohbet ederdik. Memleket meseleleri hakkında yılların birikimine, sağduyu ve tecrübeye dayanan çok sağlam tespitleri ve hükümleri vardı. Camiamız hizmet ehli, tevazu sahibi, güvenilir, örnek bir “aksakal”ını, ben bir gönül dostumu, muhterem bir ağabeyimi kaybettim; çok özleyeceğim.

        Kendisini bir kere daha rahmetle, muhabbetle anıyorum. Başta muhterem eşi hanımefendi ve evlatları olmak üzere ailesine, dostlarına ve Türk Ocakları camiamıza baş sağlığı diliyorum.


Türk Yurdu Eylül 2019
Türk Yurdu Eylül 2019
Eylül 2019 - Yıl 108 - Sayı 385

Basılı: 15 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele