Bu Musibeti Savuşturmak Zorundayız

Ağustos 2019 - Yıl 108 - Sayı 384

        Ağustos ayının ilk haftasında, Suriye’nin kuzeyiyle ilgili konuları görüşmek maksadıyla, ABD’den bir askerî heyetin Ankara’ya geldiği sırada, Türkiye-ABD ilişkileri kopma noktasına gelmişti. Bu tarihe kadar yürütülen temaslarda uzlaşma sağlanmamış, en yetkili ağızlardan yapılan açıklamalar karşılıklı restleşmeye evrilmişti.

        Cumhurbaşkanı Erdoğan, 6 Ağustos’taki 11’inci Büyükelçiler Konferansı’nda, “Millî güvenliğimiz söz konusu olduğunda, müttefiklerimiz veya onlar söz konusu olmadan her türlü tehdidi bertaraf ederiz. Geç kalırsak daha ağır bedel öderiz. NATO, müttefikimiz ve stratejik ortağımız; ABD’den de bu çerçevede gerçek bir müttefike yaraşır adımlar atmasını bekliyoruz. Suriye’nin kuzeyindeki bataklığı kurutmak, ülkemizin en öncelikli meselesidir.” diyerek Türkiye’nin, millî güvenliği konusunda tavizsiz olduğu mesajını bir kere daha vermiş oluyordu.

        Türkiye’nin güvenli bölge kurulması maksadıyla tamamlanma aşamasına gelen hazırlıklarına, ABD’den doğrudan tehdit anlamı taşıyan sert bir cevap geldi. ABD Savunma Bakanı Esper, “Suriye’nin kuzeyine Türkiye’nin yapacağı bir askerî operasyon kabul edilemez ve ABD tek taraflı bir harekâtı engeller.” diyerek Washington’un, omurgasını terör örgütü YPG-PKK’nın oluşturduğu SDG’nin kalkanı olmaya devam edeceğini bir kere daha tekrarlıyor. Bu açıklama, bir yıl önce Başkan Trump’ın “Türkiye, Fırat’ın doğusuna operasyon yapmaya kalkışırsa ekonomisini mahvederim.” mesajı gibi, son derece kaba bir tehdit içeriyordu.

        Aslında Washington’daki sivil ve askerî yetkililer de Türkiye’nin doğrudan millî varlığını, ülkenin birliğini ve güvenliğini savunma çabası içerisinde olduğunu, bundan geri dönüşün söz konusu olamayacağını görüyorlardı. Diplomatik kanallarla bir uzlaşma sağlanamaması durumunda başlatılacak askerî harekât sınırlı kalmayacak, çatışmalar kısa zamanda bölge geneline yayılacak, uzun süredir güven bunalımdaki Türkiye-ABD ilişkileri büsbütün kopma aşamasına gelecekti. Bunun olmadığı durumda, 70 yıl önce NATO üzerinden oluşturulan Batı (Atlantik) Savunma Düzeni çökeceğinden, uluslararası siyasi ve askerî tüm dengeler alt üst olacaktı. Bu tarz bir gelişmenin olması hâlinde, bundan herkes zararlı çıkacağından, bir kere daha diplomatik kanallara başvuruldu. Ankara’ya gelen ABD heyetiyle üç gün süren görüşmeler sonunda, üç kritik başlıkta uzlaşma sağlandığı açıklandı. Buna göre:

        1. Türkiye’nin güvenlik endişelerini giderecek önlemler hızla alınacak.

        2. Ortak Operasyon Merkezi kurulacak.

        3. Güvenli bölge “barış koridoru” işlevi görecek ve Suriyelilerin dönüşü için çaba harcanacak.

        Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ilk açıklamasında “Ankara mutabakatı çok iyi bir başlangıç. Ancak bu bölgede YPG/PYD ve PKK tamamen temizlenmeli.” diyerek Türk kamuoyunda Amerika’ya karşı duyulan güvensizliği ve beklentileri ifade etmiş oldu. Çünkü ABD’nin bölgeyle ilgili projelerinde, PKK terör örgütü gibi temel bir konuda, Türkiye’nin millî çıkarlarına aykırı niyetlerinin, hedeflerinin ve beklentilerinin olduğunu herkes görüyor. Bunları, itirazlarımıza aldırmadan yıllardır uygulamaya çalışıyor; Menbiç konusunda yaptığı gibi verdiği sözleri defalarca çiğnedi. Güvenilir bir stratejik ortak olarak benimsediği, taşeron unsur olarak kullandığı YPG/PKK üzerinden bölge jeopolitiğini değiştirmek, kendisine ve İsrail’e sadık ve güvenilir bir Kürt devleti kurmak istiyor. Suriye’nin kuzeyinde Ayn el Arap’tan (Kobani) Kamışlı’ya kadar olan yaklaşık 500 km uzunluğundaki bir alanda, PYD/YPG kontrolünde Rojava adıyla oluşturulan fiilî devleti kalıcı ve meşru hâle getirmek, Türkiye’nin müdahalesini engellemek için elinden geleni yapıyor.

        Washington, 7 Ağustos tarihli Ankara Mutabakatı’nı, çok defa yaptığı gibi muhtemelen oyalayıp vakit kazanma taktiği şeklinde kullanmak isteyecektir. Anlaşmanın temel esaslarındaki belirsizlikler, mutabakatı daha baştan kuşkulu hâle getiriyor. Birkaç aşamada bölgedeki terör unsurlarının temizleneceği, Arap nüfusunun ağırlıklı olduğu 140 km uzunluğunda, 15 ila 30 km derinliğindeki bir alanın güvenli hâle getirilerek buradan kaçmak zorunda kalan 600 bin civarındaki sığınmacının dönüşünün sağlanacağı gibi ifadeler umut verici görünseler de muhatabımızın bunları hayata geçirecek kararlılığının olmadığı, şimdiye kadar çok defa sınanıp görüldü. Bu defa farklı bir gelişme olursa bölgede barışın ve huzurun sağlanmasını isteyen herkes elbette mutlu olur.

        ABD’nin bölgede 1991’den beri uyguladığı politikaların neye mal olduğu ortada: Suriye ve Irak merkezî yönetimleri yıkıldı, bu iki ülke fiilen bölündü, milyonlarca insan sığınmacı oldu yahut öldü. Ülkeler baştanbaşa harabeye döndü. Bu kaosun kazananları da var elbette, en başta İsrail geliyor. Hiçbir yükümlülük almadan Washington’u arkadan yönlendirip etkileyerek 1948’de kurulduğundan bu yana en yüksek stratejik güvenliğine kavuştu. Kendisine tehdit oluşturabilecek iki merkezi, Bağdat ve Şam’ı ek olarak Libya’yı kıpırdayamaz hâle getirdi. Tahran için neredeyse gün sayılıyor. Suudi Arabistan, BAE ve Mısır, İsrail’in artık rakibi değil destek gücü konumundalar. Müslüman devletlerin kaderine terk ettiği Filistin’in tamamına yakını, Kudüs ile birlikte İsrail’in mülkiyetine geçirildi. Doğu Akdeniz’de bulunan muazzam doğalgaz kaynaklarının akıbeti, İsrail’in elinde.

        Kaosun bir kazananı da PKK’nın yönetimindeki Kürt etnikçiliği oldu. ABD-İsrail ortaklığının taşeronu, kara gücü olmanın karşılığında ve Washington’un siyasi, ekonomik ve askerî desteği sayesinde Suriye’nin üçte birine hâkim, fiilî (defacto) bir yapı oluşturuldu. ABD bu yapıyı, ciddiyetini çoktandır kaybetmiş bulunan DAEŞ tehdidi gerekçesiyle stratejik ortak olarak tanımlıyor; himayesine alarak dokunulmaz kılıyor.

        Türkiye, son derece haklı gerekçelerle ABD-İsrail ortaklığının eseri olan bu etnik fitneye karşı çıkıyor; oluşturulmaya çalışılan terör koridoruna güç kullanarak engel olmak istiyor. İşimiz elbette kolay değil, karşımızda küresel bir güç ile İsrail ve AB’nin yanı sıra Washington’ın güdümündeki Körfez bloku var. Rusya ise asırlardır hedefinde olan Akdeniz’e ulaşmanın mutluluğu içerisinde, taktik manevralarla egemenliğini pekiştirmek, Türkiye’yi Batı blokundan koparacak gelişmeleri elinden geldiğince hızlandırmak istiyor. Türkiye, mevcut tabloyu doğru okuyarak, yanlışlığı ortada olan hamaset ve hissiyata dayalı politikalar yerine reel politik faktörlere dayalı gerçekçi bir rota izleyerek, Şam’daki hükûmetin uluslararası meşruiyete sahip olduğunu görüp ilişkilerde yeni bir kanal açmayı deneyerek bu musibeti savuşturmak zorundadır. ABD’nin oyalama taktikleri uzun süre geçerli olduğu takdirde şartlar çok daha ağırlaşır; planlanan operasyon, istense bile yapılamaz hâle gelebilir.

        EĞİTİM KONUSU BEKA MESELESİDİR

        Dış politika, ekonomi, terör, tarım ve hayvancılık, hukuk, demokrasi, yargı, dinî hayat gibi birçok konuda, ortalama dört asırdır acilen çözülmesi gereken ciddi meselelerimiz bulunuyor. Bunların sürekli ülke gündeminde olmaları, birbirlerini tetiklemeleri millî varlığımıza yönelik tehlikeler oluşturuyor; “beka” meselesi olarak karşımıza çıkıyor.

        Bütün bu meselelerin ortak özelliği, insana dayalı olmaları, yani öznenin insan oluşudur. Kaliteli, nitelikli, bilgili ve becerikli insan unsurunuz varsa devlet olmanın, toplum hayatının doğal sonuçları olan bütün bu konular, çözüm yolu bulunacağından müzminleşip mesele hâline gelmez. Başka bir ifadeyle, toplumsal meselelerin çözümsüz hâle gelmesi, insan kalitesindeki zaafların hayata yansımasıdır. “Kitap”ta “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz.” denilerek bu gerçeğe dikkat çekiliyor.

        İnsan unsurunu başarılı ve verimli kılan temel faktörün eğitim kalitesi olduğu, herkesin üzerinde ittifak ettiği evrensel bir gerçektir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bütün dönemlerde devleti yönetenler, bu gerçeğin farkında olduklarından eğitime ağırlık vermeye, kalitesini yükseltmeye çalıştılar. Ama tablo ortada, gerektiği kadar başarılı olunamadı. Türkiye, anaokulundan üniversiteye kadar boydan boya vahim bir eğitim meselesiyle karşı karşıyadır.

        Haziran ayında üniversite sınavının ilk aşaması olan Temel Yetenek Testleri’ne (TYT) giren 2,5 milyon adaydan 629 bini Türkçe, Temel Matematik, Sosyal ve Fen Bilimlerinden 120 sorunun 15’ini bile net yapamadığından 150 puan barajını geçemeyip elendi. ÖSYM’den yapılan açıklamada, en düşük performans yine matematik ve fende oldu. Adaylar, 40 sorunun sorulduğu matematikte yüzde 5,6; 20 sorunun sorulduğu fende yüzde 2,2 net yapabildi.

        OECD üyesi 72 ülkede, 15 yaşındaki öğrenciler arasında düzenli şekilde yapılmakta olan PİSA sınavlarında Türkiye, bu dallarda 45 ila 52 arası basamaklarda yer alabiliyor. Millî Eğitim Bakanlığınca geçen yıl yapılan benzer bir deneme sınavında da benzer sonuçlar alınmıştı. Diğer yandan yükseköğrenimdeki kaliteyi yansıtan bilimsel makale bilançomuz da parlak değil. Birkaç yıl öncesine kadar bu alanda bizden geride olan İran, tıbbın dışındaki bütün alanlarda bizi geçmiş durumda. Dünyadaki en iyi üniversiteler sıralamasında sayıları 200’ün üzerindeki üniversitelerimizden sadece üçü ilk beş yüzde yer alabiliyor. Çünkü her vilayete üniversite kampanyasıyla açılıp sayıları 180’i geçen devlet üniversitelerimizin çoğu, gerekli akademik seviyenin gerisinde tabela kuruluşlar hâlindedir; ne yeterli öğretim kadrosuna ne de bilimsel alt yapıya ve ortama sahipler. YÖK üyeliklerinde ve rektörlük tercihlerinde akademik ölçütler ve liyakat önemsenmediğinden yükseköğrenimde kalite giderek düşüyor. Bu tarzda ısrar edildikçe toparlanma mümkün olamayacağından, Türkiye’nin ne bilimin omurgasını oluşturan matematik, fizik, kimya gibi alanlarda ne de teknoloji ve yeni buluşlar gibi konularda daha iyi yerlere gelmesi mümkün olacaktır. Sanayi ve bilgi çağından sonra 4.0 dönemini de kaçırmak üzereyiz.

        Eğitim ve bilim meselesi vakit geçirilmeden “Temel Millî Mesele” olarak kabul edilmeli, partiler üstü ortak bir millî mesele, “beka meselesi” olarak belirlenip sahiplenilmeli, genel bir “seferberlik” ilan edilmelidir.

        Eğitim konusunda yaşanan kaynak sıkıntısı bir türlü aşılamıyor. Bütçeden her yıl büyük pay ayrılmasına rağmen yeterli olmuyor. Oysa öğretmenlerin ve üniversite öğretim üyelerinin maaşlarında ciddi artış yapılmasının yanı sıra, verimli bir eğitim için gerekli diğer ihtiyaçların sağlanabilmesi için daha geniş kaynaklara ihtiyaç var. Konu millî mesele olarak sahiplenilip partiler arasında gerekli iş birliği sağlanırsa kaynak bulmak zor olmaz. Milletimiz, Sakarya Savaşı arifesinde TBMM’de çıkarılan “tekâlif-i milliye” yükümlülüğünü, yaşanan ağır maddi şartlara rağmen gönülden benimsemiş; gerekeni yerine getirmiştir. Çünkü herkes konunun “var olma-beka” meselesi olduğunun bilincindeydi. Bugün de eğitim meselesinde benzer bir yaklaşım sergilenebilir.

        Konu, her yönüyle topluma etraflı şekilde anlatılmalı; sadece eğitimin bütün kademelerinde kullanılmak maksadıyla özel bir vergi ihdas edilmeli; dolaylı vergilerden de kaynak ayrılmalıdır. Böylelikle öğretmenlik birinci derecede tercih edilip girmek için yarışılan cazip bir meslek hâline gelir. Üniversitelerde de öğretim üyeleri, maddi sıkıntı çekmeden kendilerini bilimsel çalışmalara verebilir; ihtiyaç duydukları laboratuvar, kitap ve gerekli kaynaklara rahatça ulaşabilirler.

        Maddi şartlarının düzenlenmesinin yanı sıra öğretmenlerin, mesleğin kendine özgü bir ideal ve hedef içerdiğinin bilincinde olmaları, görevlerini bu ruh ve heyecanla yapmaları mutlaka sağlanmalıdır.

        Temel ihtiyacımız, Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki “muallim”lerdir. Bunlara sahip olunduğu ölçüde ilk ve ortaöğretimde yaşanan sıkıntılar, öğrencilerin bilgi ve eğitim konularındaki yetersizliği kolaylıkla aşılır. Lise diploması alabilenlerin dörtte birinin en temel bilgilerden dahi yoksun kalmalarının önüne geçilir.

        Yükseköğretimde ise maddi ortamın iyileştirilmesinin yanı sıra, öğretim üyelerinin bilimsel performanslarını yükseltecek düzenlemeler yapılmalı; kendilerini bilimsel çalışmalara, makale yazmaya verebilecekleri şartlar sunulmalıdır. Profesörlük müktesep hak olmamalı, meslek hayatı boyunca bu sıfatı hak edecek bilimsel çabanın gösterilmesini sağlayacak bir sistem kurulmalıdır.

        Her yıl, üniversite mezunu, nitelikli binlerce gencimiz bir daha dönmemek niyetiyle yurt dışına gidiyor. Beyin göçünün ülkemiz için ne kadar vahim bir durum olduğu görülmesine ve zaman zaman konuşulmasına rağmen bu kayıpları engelleyecek önlemler bir türlü alınamıyor. Bu beyinleri değerlendirecek yerde, liyakat ve nitelik gibi ölçütler bir yana atılarak en önemli kurumlarda siyasi sadakat ve bağlılığın geçerli kılındığı referanslarla kadrolaşmaya gidiliyor. Son birkaç ay zarfında ASELSAN, HAVELSAN gibi teknoloji ağırlıklı kurumlarda çalışan yüzlerce elemanın daha huzurlu ortamda çalışabilmek için Hollanda’ya gittikleri duyuldu ve yalanlanmadı. Benzer durum TÜBİTAK ve MB gibi kuruluşlarda ve genç akademisyenler arasında da yaşanıyor. Bu soruna acilen çözüm bulunmalı, beyin göçünü tersine çevirecek politikalar izlenmelidir.

        İmam hatip okulları ve ilahiyat fakültelerinin ihtiyaçtan çok daha fazla olması, her bakımdan sakıncalıdır. Anadolu ve fen liselerinin üvey evlat muamelesi görmelerinin mantıki bir tarafı yoktur. Kaliteli bir eğitim için dünyanın her yerinde geçerli olan kurallar vardır; bunları kendi duygu ve tercihlerimize göre değiştirip dindar nesiller yetiştirmeye yönelmek, tam tersi sonuçlara, gereksiz kutuplaşmalara yol açar.

        Günümüzde yaşanan küresel rekabette bilim başat faktör konumunda. ABD birçok sorunu olmasına rağmen dünyanın en iyi yüz üniversitesinden yirmi üçüne, en iyi onundan dördüne sahip olduğundan, bilimle teknolojinin buluştuğu Silikon Vadisi gibi oluşumları, bilim, teknoloji ve araştırma merkezleri bulunduğundan yarışta hâlâ ön sırada yer alıyor. Komünist rejimle yönetilen Çin’den yüz binden fazla öğrenci, ABD üniversitelerinde kariyer yaptıktan sonra ülkelerine dönmek üzere öğrenim görüyor.

        Türkiye’de art arda yapılan seçim kampanyalarında, en fazla beka ve ülkemize yönelik tehdit ve tehlikeler tartışılırken eğitim sorunlarının konuşulmaması ciddi bir eksikliktir. 7 Ağustos 2016’da Yenikapı’da bir araya gelen siyasi liderler, benzer bir tabloyu eğitim konusunda da sergileyebilirse, ortaklaşa bir çözüm arayışı için bir araya gelebilirlerse Türkiye çok şey kazanır; Batı ile aramızda bilim ve teknoloji alanında üç yüz yıldır açılan mesafeyi kapatacak, ülkemizi her türlü tehdide karşı dirençli kılacak tarihî ve millî bir hamle başlatılmış olur. Şunu unutmayalım: Eğitim meselemiz çözümsüz kaldıkça her türlü gelişme ve kalkınma projemiz askıda kalacak, sıkıntılarımız artarak devam edecektir.

        AHMET HALÛK DURSUN:

        TEFEKKÜR DÜNYAMIZDAN BİR YILDIZ DAHA KAYDI

        Prof. Dr. Ahmet Halûk Dursun, elim bir trafik kazası sonucu dar-ı fenadan dar-ı bekaya irtihal eyledi. “Bu coğrafyada herkes bilsin ki Malazgirt’ten beri biz bizeyiz.” dediği yerlerde Hakk’a yürüdü.

        İlmiyle amelini buluşturan, hayatını inanç ve değerleri ekseninde yaşayan, derin bir muhabbetle bağlı olduğu vatan topraklarını ve kadim kültür coğrafyamızı dağlarıyla, köyleriyle ırmaklarıyla adım adım dolaşıp halkıyla iç içe olmaktan haz duyan çağdaş bir Evliya Çelebi’ydi. Tuna’nın hüznünü gönlünde yaşayıp yazmıştı. İstanbul’a “bir tepeden” bakarken duygularını Yahya Kemal gibi şiirleştirmese de “İstanbul’un Tarihî Mekânları’nı etraflı şekilde yazıp anlatacak kadar Belde-i Tayyibe” sevdalısıydı. Türk Milleti’nin varlığını oluşturan ruh ve imanın, estetik değerlerin, şiir, musiki ve mimarinin, coğrafyanın anlamını müdrik; millî şuur sahibi, örnek bir münevver; mesleğinin erbabı, kültür ve medeniyet tarihçimizdi.

        Akademik ve idari görevlerini, başta sorumluluk gerektiren Ayasofya Müzesi Müdürlüğü olmak üzere, başarıyla yürüttü. Bakan Yardımcısı sıfatıyla Kültür Bakanlığında birçok önemli projenin hazırlığı içindeydi. Siyasetle dirsek teması durumunda olsa da günlük politikaya, polemiklere hiç karışmadı. Medeniyetleri amellerin oluşturduğunu söyleyen Nevzat Kösoğlu’nun tezini doğrulayan bir çizgide, Türk milliyetçiliği fikriyatına hizmet etti.

        Bu üslubuyla, tarzıyla her zaman yararlanılması gereken mükemmel bir örnek teşkil etmiştir. Günümüz gençliğinin, özellikle gereğinden çok fazla siyasallaşıp mefkûrenin özünden uzaklaştığını fark edemeyen, duyguların anaforu içerisinde giderek birbirine yabancılaşan milliyetçi grupların, Halûk Dursun’un tavrını ve tarzını düşünmeleri keşke mümkün olabilse.

        Sevenlerini engin bir hüzne bürüyerek ebedî âleme intikal eden değerli âlim, bilge kişi, kâmil insan, örnek milliyetçi Ahmet Halûk Dursun’un menzili mübarek, makamı âli, menzili inşallah cennet olsun.

        El Fatiha…


Türk Yurdu Ağustos 2019
Türk Yurdu Ağustos 2019
Ağustos 2019 - Yıl 108 - Sayı 384

Basılı: 15 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele