Ysk’nın Hukuk Sınavı ve Gerçek Gündeme Dönme İhtiyacı

Mayıs 2019 - Yıl 108 - Sayı 381

        Yüksek Seçim Kurulu 14 Mayıs’taki seçimden üç ay kadar önce, 16 Şubat 1950’de TBMM’de çıkarılan “Milletvekili Seçim Kanunu” ile kuruldu. Bu kanunla oluşturulan kurullara, seçim güvenliği, yönetimi ve denetimi hukuki güvenceye bağlandı.

        Kanun ana muhalefet partisi DP tarafından hazırlanıp Meclis’e getirilse de iktidardaki CHP de teklife destek verdi. Çünkü 1946 seçimlerinin hangi şartlarda yapıldığı unutulmamıştı; Türkiye ‘de demokratik bir düzen kurulup yaşayacaksa bu düzenlemenin yapılması şarttı.

        Kanunla seçimler hazırlık sürecinden itirazlar dahil tamamlanmasına, seçim listelerinin belirlenmesine kadar her safhasında doğrudan YSK tarafından yönetilecekti. Bu kanun Türkiye açısından olduğu kadar bütün İslam devletleri için “devrim” niteliğinde bir adımdır. Siyasi iktidarın sandıktan halkın özgür iradesine göre belirlenmesi sağlanıyordu.

        O tarihten günümüze kadar ülkemizde çok sayıda genel ve yerel seçimler yapıldı; siyasi gerginlikler, tartışmalar yaşandı. Askerî müdahalelerle demokratik düzenin kesintiye uğradığı oldu. Ama seçim sonuçlarını içlerine sinmese de bütün taraflar her zaman saygıyla karşıladı. Çünkü seçimler yasama ve yürütme erklerinin değil “bağımsız ve tarafsız” yargıçların oluşturduğu kurulların denetim ve kontrolünde yapılıyordu.

        1950 tarihli kanun 1961’de esasları aynı kalmak üzere “Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun” adıyla yenilendi. Anayasanın 79. Maddesinde temel anayasal organlardan biri olarak yer aldı. Buna göre YSK’ya “seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve denetimiyle ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları inceleme, kesin karara bağlama görevi” verildi. Kurulun vizyonu “Adil, şeffaf, güvenilir, serbest ve eşit şartlarda seçimlerin yapılması” olarak belirtildi.

        7 asil ve 4 yedek kurul üyesinin 5’i Danıştay, 6’sı Yargıtay Genel Kurulunca belirlenir. Türkiye’de seçimlerin ne derece eşit şartlarda yapılıp yapılmadığı, birer Devlet organı olan AA ve TRT başta olmak üzere, kamu imkânlarının ne ölçüde adil kullanıldığı yoğun şekilde tartışıldı. Bunların varlığı demokrasinin kalitesini etkilemeleri açısından önemlidir; ama demokratik düzenin temel sütunu, omurgası konumundaki YSK‘nın pozisyonu diğer konulardan farklıdır.

        İstanbul’daki seçimin sonucu iki hafta zaman geçmesine rağmen açıklanmadı. AKP yönetiminin yapacağı “olağanüstü itiraz” için bekletildi. YSK›nın vereceği karar demokrasi tarihimiz açısından bir “dönüm noktası” olacaktır. Kurul sonuçlar üzerindeki itirazları şimdiye kadar olabildiğince hukukun temel kuralları çerçevesinde değerlendirdi; somut delillere, belgelere, verilere dayanmayan subjektif iddialara itibar etmedi. Ama 1 Nisan’dan bu yana içtihatlarıyla bağdaşmayan kararsız bir tavır ve belirsizlik içerisinde Anayasa ile belirlenen misyon ve vizyonuna aykırı şekilde, taraf görüntüsü veriyor.

        YSK hukuktan uzaklaşarak siyasallaşırsa bütün eksikliklerine ve sistem sorunu gibi temel defosuna rağmen, sandık sonuçlarıyla da olsa varlığını sürdüren demokrasimiz ölümcül bir yara alır.

        İstanbul’un 39 ilçesinin seçim sonuçları itirazlar üzerine, yasada belirlenen şekilde defalarca sayıldı, sonuç ortada. En fazla tartışılan Büyükçekmece’de seçimin iptalini gerektirecek hile veya yolsuzluk yapıldığına dair iddiaları doğrulayan belgeler, olgular varsa neden açıklanmıyor? İnandırıcılığını çoktan kaybetmiş olan, tirajı yerlerde sürünen, parasal çıkarlarının esareti altındaki medyada yazılıp konuşulanlara göre verilecek bir karar, sadece siyasetin bir cenahını ve İstanbul’un rantından, maddi imkânlarından yıllardır yararlanan kesimleri mutlu kılar; ama Türkiye’yi uzun yılar sürecek, sürekli gerilim yaratacak bir tartışmanın içine yuvarlar.

        Gündemde Ciddi Sorunlar Var

        Oysa Türkiye’nin İstanbul seçimine kilitlenmek yerine, gündemdeki temel iç ve dış sorunlara odaklanması gerekiyor. Ekonomik durum ortada. Seçimden hemen sonra köklü yapısal reformlara başlanacağı, başta M.B. Başkanı olmak üzere başarısız üst düzey yöneticilerin yerine liyakatli, kariyerli isimlerin getirileceği, böylelikle iç ve dış piyasalara ciddi ve kararlı olunduğu mesajı verilerek psikolojik güven sağlanacağı beklentisi karşılık bulamadı. Büyük kısmı geleceğe yönelik vaatlerden oluşan yeni reform programı kimseyi tatmin etmedi. Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yönelmesini sağlamak amacıyla kalabalık bir heyet hâlinde ABD’ne yapılan ziyaret ve görüşmelerin umulanı karşılamadığını piyasadaki rakamlardan anlayabiliyoruz.

        S-400’ler meselesi ABD ile ilişkilerimizi çözümü zor bir krize sürüklüyor. Bu konuda kısa zamanda bir çözüm sağlanamazsa, krizin hem bıçak sırtında seyreden ekonomimiz üzerinde hem de Suriye ve Doğu Akdeniz gibi dış meselelerimiz üzerinde olumsuz etkileri olacaktır. Ayrıca tarımdan eğitime, sağlıktan diyanete, hukuk ve yargı konularına kadar bir yığın iç meselemiz acilen çözüm bekliyor. Bütün bu konuları tartışıp ortak akılla çözümler aramamız gerekirken İstanbul seçimine kilitlenip kalmamızı yarınki nesiller esefle anacaklardır.

        Bu meselenin bir de toplum psikolojisi üzerindeki olumsuz etkilerini görmek zorundayız. Nihayetinde yerel nitelikteki bu seçimin insanları hasım hâline getirerek kutuplaşmaları kemikleştirmesi, bütünlüğe çok ihtiyacımız bulunan günümüz ortamında fevkalade endişe verici bir durumdur.

        Daha fazla gecikmeden, zamanımızı ve imkanlarımızı gereksiz yere tüketmek yerine, gündemimizde çözüm bekleyen esas meselelere yönelmeliyiz.

        Geleceğimiz, güvenliğimiz ve bekamız adına bunu yapmaya mecburuz.

        Saldırının Esas Sorumluları

        CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katıldığı şehit cenazesinde bir grubun saldırısına maruz kalması, yumruklanması ve polisin can güvenliğini sağlamak maksadıyla götürdüğü evden zırhlı araçla çıkarılmak mecburiyetinde kalınması fevkalâde vahim bir olaydır. Bu saldırı, seçim sürecinde tırmanan, hâlâ hız kesmeden sürdürülen sertlik dilinin, ötekileştirici, suçlayıcı söylemlerin toplumu nasıl böldüğünü, ötekini düşman olarak gördüğünü gösteren, sağduyu sahibi herkesi endişeyle düşündürmesi gereken hazin bir tablodur.

        Nereye gidiyoruz, ne yapılmak isteniyor? Siyasi hesaplar uğruna muhaliflerini hain, terörist, iş birlikçi gibi sıfatlarla suçlamanın sokaktaki vatandaşı nasıl etkilediğini görmek için daha neler olması bekleniyor?

        Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan üç gün önce çok önemli bir mesaj vermişti: “82 milyon hep birlikte “Türkiye ittifakı” olarak hareket etmeliyiz. Dönem musahafalaşma, kucaklaşma, birlik ve beraberliğimizi perçinleme dönemidir. Seçim tartışmalarını geride bırakarak ekonomi ve güvenlik başta olmak üzere asıl gündemimize odaklanmamız şarttır.”

        Bu mesaj henüz tazeliğini korurken, birileri, bazı siyasetçiler tam tersini yapmakta kararlı görünüyorlar; tansiyon düşmesin istiyorlar. Her konuşmaları âdeta öfke saçıyor. Gazetelerde yazdıkları her yazı taraftarlarını husumete çağırıyor. Bunlar için siyaset ülkeye, millete hizmet aracı değil maddi ve siyasi rant devşirme yolu; dertleri beka değil nema, sülük gibi emmekten yorulmuyorlar.

        Bu çevrelerin oluşturduğu husumet atmosferi her türlü provokasyona müsait bir ortam hazırlıyor. Doğrudan vatanseverlik duyguları kullanılarak kışkırtılan insanlar arasından ana muhalefet partisi liderine saldırmayı millîci bir eylem, vatani bir görev sayacak kadar lümpenleşen, hareketinin şehidimize saygısızlık olduğunu düşünemeyenlerin çıkması bu ortamın doğal sonucudur.

        Saldırıyla ilgili soruşturma olayın faili olarak birkaç kişinin yakalanıp adliyeye sevk edilmesiyle sınırlı tutulursa sorun katlanarak büyür. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işaret ettiği toplumsal kucaklaşma “musafaha”, yumruklar sıkılı kaldıkça, siyasi retorik öfke ve nefret üzerinden yürütüldükçe, bu çok yerinde çağrının altı doldurulmadıkça, gereği yapılmadıkça asla sağlanamaz.

        Öncelikle lider konumundaki politikacıların seçimin yahut seçilmenin, iktidarda olmanın varoluşsal bir mecburiyet olmadığını anlayıp, dillerine ve üsluplarına ayar vermeleri, kısacası “normalleşmeleri” gerekiyor.


Türk Yurdu Mayıs 2019
Türk Yurdu Mayıs 2019
Mayıs 2019 - Yıl 108 - Sayı 381

Basılı: 15 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele