Suudiler Neyin Peşinde?

Kasım 2018 - Yıl 107 - Sayı 375

        Suudi gazeteci ve ABD vatandaşı Cemal Kaşıkcı’nın, nikah işlemleri için gittiği konsolosluk binasından çıkmamış olması, Türkiye’yi ağır bir diplomatik sorunla karşı karşıya bırakmış bulunuyor. Henüz kesin delillere ulaşılmasa da Kaşıkcı’nın siyasi bir cinayete kurban gitme ihtimali çok yüksek görünüyor.

        Olay bizim açımızdan sıradan bir infaz değildir. Türk Devleti’nin hukuki varlığı, egemenliği yabancı bir ülke tarafından, meydan okunurcasına saldırıya uğramıştır. Cumhuriyet döneminde bu tarz bir sorunla ilk defa karşılaşıyoruz. Bu krize karşı yürütülecek politikaların, atılacak adımların ülkemizin uluslararası ve özellikle bölgedeki itibarı açısından önemli sonuçları olacaktır.

        Suudilerin yönetim yapısı, devlet felsefesi, hukuk anlayışı açısından yapılanın sürpriz sayılacak bir yanı yoktur. Önceki yıllarda da rejim muhalif birçok ismi benzer yöntemlerle infaz etmiştir. Ancak bu defakini kendi topraklarında yahut Lübnan gibi devlet otoritesinin yok sayılacak düzeydeki bir ülkede değil, egemenlik hakları konusunda son derece hassas ve tavizsiz olan Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaptılar. Yapılanın iki ülke arasındaki ilişkilerin kopmasına yol açabileceği ortada iken bunu neden yaptılar? Yaşanacak gelişmelerden hangi ülkeler yararlanacak? Suudiler Türkiye’nin imajını sarsarak kimlere nasıl bir mesaj verme peşinde? Meseleleri muhalif bir gazeteciyi ortadan kaldırmaksa isteseler bunun diplomatik krize yol açmayacak farklı tarzlarını uygulayabilirlerdi.

        Türkiye bir yandan bütün dünyanın ilgilendiği bu vahim olayı aydınlatmak için gerekli tüm girişimleri yaparken, diğer yandan bütün bu soruların cevabını bulmaya çalışmalıdır. 

        Veliaht Prens Selman ve Suudi yönetimi varlıklarını sürdürebilmek için ABD’ye onursuzca teslim olmuş durumda. Trump’ın geçen hafta “Ey kral o makamda sayemizde duruyorsun. Ordunun desteği olmasa iki hafta bile dayanamazsın, para vereceksin” diyerek yaptığı hakareti sineye çekmiş olmaları günümüzde en zayıf ülkelerin bile katlanamayacağı rezil bir durumdur. Bu onursuzluğu yapanların Türkiye’ye meydan okumaya kalkışmalarının arkasında bir CİA- Mossad planı yoksa yapılan tipik bir çöl bedevisi haydutluğudur. 

        Bütün ihtimalleri doğru okuyarak, sağlıklı istihbarat sağlayarak, dünya kamuoyunun ve Birleşmiş Milletler platformunun desteğini alacak nitelikte hukuki belge ve bulgularla gecikilmeden sonuca varmalıyız. Türkiye’nin sadece uluslararası alandaki itibar ve saygınlığı açısından değil, bölge ülkeleri üzerindeki yeri ve etkisi bakımından da bu soruşturma sonucunda atılacak adımlar belirleyici olacaktır.

        Suçüstü

        Krimolojinin temel kurallarından biridir: Kusursuz cinayet olmaz, failin yakalanmasına yol açacak bir iz mutlaka vardır. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı olayında bu kural bir kere daha doğrulandı. Kendisinden son derece emin, başka birçok eylemlerinde olduğu gibi, bunun da karanlıkta kalacağına inanan Suudi derin devletinin hesabı tutmadı; suçüstü yakalandılar, dünyaya rezil oldular. Eli kanlı bir yönetim olarak insanlık tarihine geçtiler.

        Oysa her şeyi detaylarına kadar inceden inceye planlamışlardı. Kaşıkçı’nın nikâh işlemleri için ihtiyacı olan rutin bir belgeyi Washington yahut Londra’daki konsolosluklarından vermek yerine, onu İstanbul’a yönlendirdiler. Kendilerinin belirlediği gün ve saatte konsolosluğa gelmesini bildirdiler. Kurbanlarının gelmesinden bir iki saat önce 9 kişilik infaz ekibini ve onlara nezaret edecek 6 kişiyi özel uçaklarla İstanbul’a getirip tuzağı tamamladılar.

        Cemal Kaşıkçı, muhataplarını tanıyor, her kötülüğü yapabileceklerini biliyordu. Ancak Türkiye’de buna yelteneceklerine pek ihtimal vermiyordu. Buna rağmen basit de olsa bir önlem aldı; nişanlısıyla geldi, telefonlarını ona bıraktı. Makul bir sürede dışarı çıkmaması durumunda iki yakın dostunu hemen aramasını, onlar vasıtasıyla durumu polise bildirip devreye girilmesini, medyanın da haberdar edilmesini istedi. 

        Oyunu Kaşıkçı’nın Zekâsı Bozdu

        Kaşıkçı’nın basit gibi görünen bu tedbiri Prens Muhammed bin Selman’ın cinayet ekibinin hesabını bozdu. Onlar olayın bu kadar kısa sürede polise intikal edeceğini, Kaşıkçı’nın dışarıda bir bekleyeninin olduğunu düşünmemişlerdi. Polis en erken ertesi gün aramaya başlayıp sorduğunda çıkıp gittiğini söyleyecekler, bu beyan üzerine polis İstanbul’da günlerce Kaşıkçı’nın izini arayacak, doğal olarak bulamayacak, sonuçta dünya kamuoyunda Türkiye’nin güvenilmez bir ülke olduğu imajının doğması sağlanarak sorumluluk bize yıkılacaktı. 

        Süreç Doğru Yönetildi

        Türkiye bu kritik süreci doğru yönetti. İlk günden itibaren dikkatlerin konsolosluk ve rezidans binalarında yoğunlaşması sağlandı. Arabistan’dan hiçbir makul gerekçe olmadan 15 kişilik özel bir ekibin İstanbul’a gelip olay saatinde binada olması, birkaç saat sonra ayrılıp ülkelerine dönmeleri, gelenlerin kimlikleri dünya medyasına haber olarak duyuruldu.

        Konu gurur meselesi yapılıp iki ülke arasında bir sorun hâline getirilmek yerine, tüm dünyanın ve medyanın merakla yakından izlediği insani yönden duyarlılık gösterdiği bir anlam kazanmış oldu.

        Suudi medyasının inkâr çabaları, yönetimin komplo iddiaları tutmadı. 2 Ekim’den sonraki günlerde, dünya medyasında Kaşıkçı’nın vahşice katledildiğini anlatan Türkiye kaynaklı haberler yayımlandı. Böylece tüm dünyada mesele üzerinde kolektif bir kanaat oluşmuş oldu. 

        Suudilerin Açıklaması İtiraf Anlamına Geliyor

        Bu gelişmeler üzerine tam manasıyla köşeye sıkışan Suudi yönetimi ve prens MbS, tahmin edildiği gibi, sorumluluğu birilerinin üzerine yıkarak temize çıkmak maksadıyla harekete geçti. Resmî haber ajansları SPA kanalıyla yapılan 20 Ekim tarihli açıklamada, Kaşıkçı’nın konsolosluk binasında yaşanan arbede sonucu öldüğü iddia edilerek cinayet itiraf edilmiş oldu. Suudi başsavcılığı güya soruşturma yapmış; Kaşıkçı binaya geldiği sırada içeride başka Suudi vatandaşları da varmış, aralarında tartışma çıkmış. Arbedeye dönen tartışma sonunda Kaşıkçı ölüvermiş. Haktan ve adaletten yana olan veliaht Prens MbS, duruma el koymuş. Onun talimatıyla aralarında Suudi Arabistan İstihbarat Başkan yardımcısı ve Prens’in başdanışmanının da olduğu 18 kişi görevlerinden alınarak haklarında soruşturma başlatılmış. Herkesi aptal yerine koyarcasına dünyayı bu yalanlarına inandıracaklarını sanıyorlar. Son derece katı ve merkezî disiplinin geçerli olduğu, karar yetkisinin kralın, dolayısıyla veliahdın iki dudağının arasında olduğu, onlardan habersiz bir yaprak bile kımıldamadığı bu ülkede, böylesine bir suikastın istihbarattan birilerinin iradesiyle yapıldığı iddiası, çaresiz kaldıklarını gösteriyor.

        Bu Mizansen Riyad ve Washignton’un Ortak Aklı

        Aslında bu senaryonun oynanacağı bir süredir bekleniyordu. New York Times üç dört gün önce hâlen suçlu ilan edilen iki kişinin adlarını vererek bu tarz bir açıklamanın yapılacağını yazmıştı. Çünkü bu cinayet, dünya kamuoyunda öylesine büyük bir nefret ve tepki doğurmuştu ki, inkâr ederek kapatılması mümkün değildi. Trump ilk başta “yönetimin bilgisi dışında birkaç serserinin işi olabillir” diyerek olayı geçiştirmeyi düşünse de kendi kamuoyunu ve Kongre’yi buna inandıramayacağını gördü. Bu nedenle bir yandan olayı Kongre ile birlikte soruşturup gerekenin yapılacağını söylerken, diğer yandan Suudilerin vazgeçilmez bir paratoner olduğunu açıkça vurguluyor: “Çok zengin bir ülkeden, Suudi Arabistan’dan 450 milyar değerinde büyük siparişimiz var. Bu 600 bin belki de daha fazla istihdam demek. Size bunları satmayacağız dediğimizde, bu ülkemiz için çok zararlı olur.” 

        Trump evrensel haklar ve demokratik standartların dış politikanın temelini oluşturmasının gerekliliğine inanmadığını defalarca söyledi. Suudilerle ilişkilerini bu anlayışla yürütüyor. CNN’de geçen hafta yapılan bir analizde “Birçok jeopolitik ve iç siyasi nedenlerden dolayı Suudi krallığı Trump’ın Orta Doğu politikasının temelini oluşturduğundan liderlerini ağır biçimde cezalandıran bir karar, Beyaz Saray’ın İran’ı izole etme ve etkisiz kılma planını felç edebilir. Bölgedeki stratejik pozisyonunu zaafa uğratabilir “denilerek ABD’den insani ve hukuki bir tavır beklenilmemesi gerektiği vurgulanmıştı. 

        Riyad’ın Güvencesi Washignton

        Suudiler iki ülkenin farklı nedenlerle de olsa birbirine ihtiyacını gördüklerinden giderek pervasızlaşıyorlar. Riyad’ın Körfezdeki Arap ülkeleri (Katar hariç) üzerinde büyük etkisi bulunuyor. İsrail ile yakın iş birliği mevcut. MbS Yahudilerin desteğini alabilmek için Filistin halkını ve Kudüs’ü bile satmaya hazır görünüyor. ABD’nin Orta Doğu politikasının oluşmasında söz sahibi olan, Filistinlileri Ürdün üzerinden tasfiye edip bitirecek olan planın mimarı damat Kushner ile MbS su sızmayacak kadar birbirlerine yakınlar. Trump bu planı Suudilerin desteğiyle uygulamaya hazırlanıyor. Riyad’dan İslam NATO’su , İslam ordusu gibi bizim de bir süre önce destek verdiğimiz projeler yapıldığı biliniyor. Suudiler İran ile tarihî, siyasi, ekonomik, jeopolitik ve özellikle mezhepsel rekabet hâlinde. Bünyesindeki Şii ahalinin varlığını güvenlik tehdidi görüyor, rejimi tehlikeye sokacak bir iç karışıklığa meydan vermemek için İran’ı etkisiz hâle getirmek istiyor. Böylece karşılıklı çıkarlar ve beklentiler ekseninde, ABD’nin liderliğinde Suudi Arabistan, İsrail, BAE ve Mısır ile İsrail arasında bir blok oluşmuş durumda.

        Suudi devleti hâlen Kral Selman’ın en küçük oğlu Prens Muhammed bin Selman tarafından yönetiliyor. Bu genç çok muhteris prensin akıl hocalığını BAE‘liği veliahtı Bin Zaid yapıyor. Bu iki veliahtın hayalleri, beklentileri örtüştüğünden iyi anlaşıyorlar. Ancak kapasiteleri, güçleri hayalleriyle bağdaşmadığından Washignton’un güdümüne girmiş bulunuyorlar. O kadar ki Trump, kısa süre önce “Ey kral, ordum arkanda olmasa yerinde uzun süre kalamazsın, askerime para vereceksin” diyerek alenen hakaret etti. Suudi yönetimi bunu içine sindirerek PKK’nın Suriye’deki kolu YPG/SDG’ye 100 milyon dolar bağış yaptı.

        Suudiler ve arkalarındaki ABD ile İsrail bu saatten sonra ne yaparlarsa yapsınlar gerçekleri kapatamazlar. Cinayetin MbS tarafından planlandığı, özel bir ekibin görevlendirildiği, adli tıp uzmanı tarafından cesedin testereyle küçük parçalara ayrılıp bulunamaz hâle getirildiği ortada. Gerçekler ortada iken, Riyad başladığı tiyatro oyununu sürdürmekte kararlı görünüyor. Yapılan açıklamada, Başsavcılığın soruşturmayı tamamlayıp sorumlular hakkında dava açılacağı ifade edilerek, asli failin gizlenilmesine çalışılıyor.

        Türkiye başarılı bir kamu diplomasisi yürüterek bu vahşeti dünya kamuoyunun meselesi hâline getirdi. Elimizdeki delillerin hepsini açıklamamış olmamız doğru bir tutumdur. AK Parti sözcüsü Ömer Çelik soruşturmanın devam ettiğini, olayın aydınlatılmasının bir “namus meselesi olduğunu” belirtti. Ne ABD’nin ne de Suudilerin parasal güçleri Cemal Kaşıkçı’nın MbS ve iş birlikçilerinin ellerine, yüzlerine bulaşmış olan kanını silip temizleyemez. Bu muhteris, küstah ve elleri kanlı veliaht Suudi yönetiminin başında kaldıkça kirlilik derinleşecek, cinayet kraliyet ailesince üstlenilmiş olacak ve onlarla birlikte ABD ve İsrail de bu vahşeti unutturmaya çalışmaları nedeniyle suçlanacaklardır. Zaten veliaht Prens MbS de hükmettiği muazzam servete, enerji kaynaklarına güveniyor; ne yaparsa yapsın bunlar sayesinde “dokunulmaz” olduğuna inanıyor. Bundan sonra yaşanacak gelişmeler, insanlık adına tarihî bir sınav anlamına gelecektir. Ekonomik güç, para ve servet mi; ahlak, adalet, insanlık, evrensel hukuk mu üstün gelecek, hep birlikte göreceğiz.

        Türk Şiirinden, Düşünce Dünyasından Bir Yıldız Daha Kaydı

        Bahaeddin Karakoç duygularını doğal bir şiir ikliminde yaşayan ailenin evladıydı; başta rahmetli Abdürrahim Karakoç olmak üzere, beş kardeşin hepsi bu iklimin ürünleridir.

        Elbistan’ın Ekinözü/Cela köyünden mütevazı bir ailenin çocuğuydu. Türkiye’de yoksulluğun hüküm sürdüğü yıllarda bulabildiği imkânlarla okuyup sağlık memuru olmuştu. Yerleştiği memleketinde bir yandan mesleğini yaparken, diğer yandan yazdığı şiirleri, sayıları daha az olan hikâye denemeleri, başta o dönemin en önemli edebiyat dergilerinden Hisar olmak üzere, çeşitli dergilerde yayınlanmaya başladı. Kısa zamanda beğenilen, sevilen, ilgiyle izlenen bir şair olarak sanat çevrelerinde saygın bir yer edindi.

        Bahaeddin Karakoç, sosyal konulardaki eleştirileri ve hicivleriyle duygularını köpüklü bir çağlayan gibi anlatan, kardeşi rahmetli Abdürrahim Karakoç’tan farklı olarak sakin ve dingin akan bir ırmak gibidir; iki kardeşi tarzları açısından Çoruh ve Kızılırmak’a benzetirim. Ama dünyaya, toplum meselelerine, sorunlara bakışlarında, inanç ve fikir yapılarında hiçbir farklılık yoktur. Şiir onlar için duygularının, düşüncelerinin dillendirildiği kalbi bir iletişim aracıdır.

        Bahaeddin Karakoç bunu (poetikasını) şöyle anlatır: “Sağlam bir etik, ilkeli bir estetik, helâl ölçekli bir yarar sarmalında, şiir de tıpkı bir ağaç gibidir; sanatı besleyen bu üç ana arterdir. Kalbin bir zikir aracı olan şiir, trajik bir iç yangını, aşkın sıcak kanatları altında doğan bir kutsanmış sözler armonisi ve dört kelimeyle özetleyecek olursak evrensel bir dua biçimidir.”

        Şiirlerinde bazen hece bazen serbest vezni kullanmıştır.

        İlk dönemlerde tercih ettiği aşık tarzından daha sonra uzaklaşarak sunduğu temaya derinlik ve görünürlülük kazandıran, kelimeler arasında ses uyumuna özen gösteren kendine has bir tarza yönelmiştir.

        O tabiatla, dağlarla, kırlardaki ağaç ve çiçeklerle iç içe yaşayan, bunların ilahî bir nimet olduğunun bilincinde olan, günün her bir vaktinin hikmetini düşünen, tefekkür kabiliyetine sahip inançlı bir gönül insanıdır.:

        Rahman ve Rahim olan adına sığınarak, 

        Açtım iki elimi kor gibi iki yaprak;

        Bir edep ölçeğinde mutlu ve utangaç

        İşte dünya önünde, benim ruhumu sana aç.

        Kainatı yarattın, donattın rızık verdin

        Kimine sonsuz körlük, kimine ışık verdin.

         

        Karakoç toplumda yaşanan sosyal, kültürel ve ahlaki yozlaşmalardan, kendi değerlerinden uzaklaşarak dünyevileşmekten muzdariptir. Yüreğinde bir zamanlar vatanlaştırıp yaşadığımız diyarları kaybetmiş olmamızın hüznünü duymaktadır:

        Tuna Sakarya kadar Türklerindi, Fırat kadar Türk

        Kılıç tutan iki kolumdu Kırım ve Kerkük

        Kestiler, acıdan sarhoşum körkütük

        Kendi derdime bile ilaç değilim !

        Karakoç’un şiirlerinde sevgiler, hasretler, hüzünlerle beraber, umutlar, doğadaki güzellikler ve bunlara ulaşma özlemi yoğunluktadır. Mesela “İki çift beyaz Kartal” şiiri güzellikleri paylaşmak maksadıyla yapılan metafizik anlamlar yüklü bir davet sayılabilir:

        “ Hangi yayla yeşil , 

        nerede keklik çok

        Gel seninle orda olalım çocuk.

        Kayalar, kayalar sırt sırta vermiş

        Kimi yeni mürit, kimisi ermiş 

        Otlar dalgalansın biz yürüdükçe 

        Sular düze insin kar eridikçe 

        Gün burnunda bana mavi mavi gül;

        Doruklardan doruklara sekelim

        Bir elim göklerde sende bir elim;

        İkimizin yüreciği bir atsın 

        Bizi gören bin katarak anlatsın.

        Giderek çoraklaşan sanat ve edebiyat dünyamızda Bahaeddin Karakoç’un eksikliği büyük kayıptır. Onların kalitesinde ustalar kolay yetişmiyor. Kendisini rahmet ve hürmetle anıyorum Ailesine sabr- ı Cemil diliyorum

        MİLLİYETÇİ CAMİA ÇİLEKEŞ BİR NEFERİNİ DAHA KAYBETTİ

        Ender Gökdemir de Hakk’a yürüdü. Liseyi bitirip üniversite öğrenimi için Ankara’ya geldiği günlerden itibaren hep aramızda, yanımızda oldu. Çünkü O Ayvaz Gökdemir gibi bir ülkücü efsanenin kardeşiydi; Ayvaz onun sadece çok sevip hürmet ettiği büyük ağabeyi değil, fikir ve düşünce rehberiydi. Ağabeyinin âdeta ayak izlerine basarak fikrî dünyasını inşa etti.

        Fakülte yıllarında ve sonrasında milliyetçi-ülkücü kuruluşların içerisinde aktif şekilde yer aldı. Ailesinin özelliklerinden olan fıtri bir cesarete sahipti.

        12 Eylül’de diğer kuruluşlar gibi faaliyetleri durdurulan Türk Ocakları’nın yeniden açılma ortamı oluştuğu dönemde, iki genç arkadaşını da yanına alarak bana geldiler. Türk Ocağı’nın faaliyete başlaması için çalışmaya hazır olduklarını söylediler. Bizlerin bu konuyu aramızda müzakere ettiğimizi ağabeyinden duymuş görev almak istiyordu. Ender ve birkaç genç arkadaşının bu enerjik çıkışı niyetimizin fiiliyata dönüşmesinin yolunu açtı. Türk Ocak’ları rahmetli Orhan Düzgüneş’in başkanlığında hukuki işlemleri tamamlayarak yeni bir çalışma dönemine geçerken Ender ve arkadaşları Ankara şubesinde görev aldılar.

        Ender 90‘lı yılların ortasında talihsiz bir kaza geçirdi ve ayağından sakat kaldı. Tedavilere rağmen ayağındaki sorunun devamı onun bütün hayatını ve akademik kariyerini etkiledi.  Doktorasını erkence yapmış olmasına rağmen daha ileriye gidecek hevesi kalmamıştı. Normal şartlarda başka noktalara gelebileceği akademik hayatını daha sonra emekliliğini isteyerek sonlandırdı.

        Geçirdiği o talihsiz kaza neticesinde hayatının alt üst olması sonucu çok çileler çekti. Ama fikir ve düşünce çizgisinde, ülkücülüğünde en ufak bir sapma olmadı. Dünyayı ve olaylara daima Türk milliyetçiliği penceresinden bakıp değerlendirdi. Yazılarıyla konuşmalarıyla fikrinin hizmetinde oldu. 

        Şimdi çok bağlı ve saygılı olduğu Ayvaz ağabeyiyle buluşma zamanı. Mekânı cennet, ruhu şad olsun. Milliyetçi camia çileli bir neferini kaybetmiş bulunuyor. Başta muhterem eşi ve biricik kızı olmak üzere tüm Gökdemir ailesine baş sağlığı diliyorum.


Türk Yurdu Kasım 2018
Türk Yurdu Kasım 2018
Kasım 2018 - Yıl 107 - Sayı 375

Basılı: 14 TL

E-Dergi: 10 TL

Sayının Makaleleri İncele