Roza Kurban’la Yeşil Üzen’den İdil-Ural’a

Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334

        Biz İdil’den Ural’dan… adlı kitabı okuyup bitirdiğimde kitaptan öğrendiklerim önce sessizce bir köşeye çekildiler. Günlerce benimle beraber gezen ise kitaptaki bir alıntı idi. Bu alıntı Roza Kurban tarafından özetlenmiş, okuduğum andan itibaren yüreğimi ve aklımı alt üst eden Alimcan İbrahimov’un Adamlar adlı romanından yapılmıştı. Konusu savaş olan pek çok roman okumama rağmen tam metnini okumadığım bir eserin beni neden bu kadar etkilediğini sordum kendime. Cevabı yine Roza Kurban’ın kitabında idi. Distopya diye adlandırabileceğimiz bu romanı özetlerken Roza Kurban aslında Tatar halkının tarihini ve yazgısını da özetlemiş. Romandan aktarılan “Ölüm kara kanatlarını açtı. Yeryüzü sanki onun altında kaldı. Çevre korkunç karanlık mezarlıklar, lahitler, öldükten sonra tekrar dirilen canlı ölülerle doldu. İnsanların kalbi buna dayanamadı, hareket edebilenler korkudan dünyanın öbür ucuna kaçtılar. Türkistan, Kafkasya, Sibirya bozkırlarını buradan dağılmış güçsüz hayaletler bastı.” cümleleri, 1921-1922 yıllarında İdil-Ural bölgesinde yaşanan trajediyi anlatıyor. Alimcan İbrahimov’un “Adamlar” adlı romanında Ruslar tarafından bilinçli bir şekilde Tatar halkına yiyecek yardımının yapılmadığını yaratılan bu yapay yokluk ve açlık ile Tatar halkının soykırıma nasıl uğratıldığını, bu dönemde insanın insan olmaktan nasıl çıktığını; iyi bir dünya özleminin ütopik olduğunu, yaşananların kötü bir dünya nasıl yaratılırı örneklediğini göstermiş. Kitabın özeti bile insanın kanını dondurmaya yetiyor. Eser ne yazık ki Türkiye Türkçesine çevrilmemiş. Eğer çevrilmiş olsa idi bizler iyi bir distopya örneği okumuş olurduk.
1552 yılında Kazan Hanlığı’nın Korkunç İvan tarafından işgali ile başlayan ve Tatar halkının bugüne kadar süregelen mücadelesi anlatılmış kitapta. Bu işgal ve sonrasında Tatarların yaşadıklarını Roza Kurban, Biz İdil’den Ural’dan… adlı eserinde Tatar tarihçileri, şairleri, aydınları, siyasileri üzerinden aktarıyor. Onları tanıtırken onların hayat hikâyelerinin aslında Tatar halkının da hikâyesi olduğunu ve bu hikâyelerin bir mücadele hikâyesi olduğunu vurguluyor. Bu mücadelede yer alan kişilerin Tatar halkı için neden kıymetli olduğunu okuyoruz. Kitapta, her biri milletinin hayatını kendi hayatından üstün tutmuş, Tatar milleti için canından, sevdiklerinden, varlıklarından olmuş Batırşa, Sultan Galiyev, Emirhan Yeniki, Ahmet Temir, Abdurrahman Şafi Almas, Zeki Velidi Togan gibi daha önceden bildiğim, bu kitap sayesinde yeni tanıdığım onlarca Tatar kahraman isimlerini söyleyerek ve asker selamı vererek kahramanca yaşamaya devam ediyorlar.
***
Biz İdil’den Ural’dan…’ı niçin okumalıyız sorusuna pek çok cevabı var Tataristan’ın Yeşil Üzen bölgesinde başlayan hayatını Türkiye’de sürdüren Roza Kurban’ın. “Tatar’ın toprağı yok, Tatar’sız toprak yok.” sözünü kendi hayat hikâyesi de onaylıyor. Bu sözün tarihsel nedenlerini açıklıyor kitapta yazar. Bu söz kitaptaki tüm yazıların yazılmasının sebebi olan göçü; kendi vatanından ayrılarak yeni vatanlar edinenleri ve kendi vatanında vatansız sayılan, Rus zulmüne uğrayan Tatar halkının yaşadıklarını en çarpıcı şekilde anlatıyor. Roza Kurban tüm kitabı bu söz üzerine kurmuş. Mücadele edenleri, zorunlu olarak Tatar toprağını terk edenleri, başka dünyalarda yeni bir hayat kuranları anlatmış. Anlattığı her kişi ve olayı tarihin bilgisine, bilgeliğine ve yorumuna da bırakmış.
Onun anlattıkları arasında Tatar milli kahramanı olan Batırşa ile karşılaşıyoruz. Onun Tatar halkı için nasıl ölümsüz bir direnişçi olduğunu, Tuz Kanunu sonrası gerçekleşen direniş ve sonrasında darmadağın olan hayatları, Batırşa’nın kaçış ve yakalanış sürecini, tarihi bir belge olan Arz-name’nin yazılış nedenlerini ve hangi koşullarda yazıldığını, Batırşa’ya dolayısıyla Tatar halkına ihanet edip Batırşa’nın yakalanmasını sağlayanların dönemin çariçesi tarafından nasıl ödüllere boğulduğunu öğreniyoruz.
İlerleyen sayfalarda para mı vatan mı sorusunun cevabını milletine adanmış bir ömür sürerek veren, altınları terazinin bir kefesinde şiirleri terazinin bir kefesinde olan ama her zaman Tatar halkı için çalışan Derdmend adlı şairle tanıştırıyor bizi yazarımız. Onun hakkında yazılanlar, ince ruhlu bir şairin mal mülk denilen ağırlığı vatanı için üzerinden nasıl attığını; bundan asla pişmanlık duymadığını, vatan sevgisinin insanın benlik duygusundan nasıl öne geçtiğini gösteriyor. Bu hikâye, ilerleyen sayfalarda anlatılan Sovyet rejiminin Rus olmayanlara karşı tavırlarından, Sultan Galiyev’i idama götüren Stalin döneminde Tatarlara yönelik politikalardan ayrı düşünülemez tezini savunuyor yazar. Çünkü Korkunç İvan’dan sonra Tatarların yaşadıkları değişmiyor. Hangi dönem olursa olsun yaşadıkları topraklarda azınlık gibi muamele gördüklerinin altı çiziliyor. İdeolojilerin hayata geçtiğinde arzulanan sonuçlara ulaşmadığı, Rusya’daki her değişimin Tatar halkının zararına olduğu anlatılırken, okuyucu, bütün bu olumsuzluklara karşı direnmekten vazgeçmeyen bir milletle beraber yürüyor tarihin karanlık koridorlarında. Bu koridorlardan aydınlık bir geleceğe çıkma çabası için İkinci Dünya Savaşı sırasında yapılanlara da yer verilmiş kitapta. Almanya’da oluşturulan Tatar lejyonu ve bu lejyonun günümüz Tatar toplumundaki etkileri de anlatılmış. Anlatılanlardan yola çıkarak Türkçülük düşüncesinin nasıl yorumlandığına da varmak mümkün. Bu konuda bilimsel, tarihi, kültürel dayanakların neler olduğunu da kitapta bulabiliyoruz.
***
Biz İdil’den Ural’dan… bizlere başka neler anlatıyor sorusunun cevapları eser boyunca verilmiş.
Tatar yazar ve şairlerinin temel izleklerinin Tatar milliyetçiliği olduğu sanatçıların eserleri üzerinden anlatılmış. Bu yüzden Tatar yazar ve şairlerin eserlerini baskılar yüzünden yayımlayamadıkları: yayımlanan eserler yüzünden sürekli başlarının derde girdiği sanatçıların hayat hikâyeleri üzerinden belirtilmiş.
İdil ve Ural bölgesindeki Türklerin yaşantıları, Tatar bilim adamlarının çalışmaları, Türklerin atları neden önemsedikleri, Leanordo da Vinci ile Mihail Vasilyeviç Lomonsonov ile kıyaslanan Kayyum Nasiri’nin 1871 yılından itibaren Güneş ve Ay tutulmasını haber vermesi, Tatar dilinin ilk edebi-bilimsel çocuk kitabını yazması, dilbilim çalışmaları yapması, mitoloji ve etnografya alanlarında da çalışması gibi pek çok şeyi Roza Kurban’dan öğreniyoruz.
Yazar, İdil nehrinin adının etimolojisini vererek İdil’e niçin Volga denilemeyeceğini de açıklıyor.
Türk-Tatar dilbilimci Ömer Sattarov’un dilbilim çalışmaları örneklenmiş.
Başkurtlar’a ait antropolojik, etimolojik, folklorik bilgiler oldukça geniş tutulmuş ve bu bilgilere ulaşılacak kaynaklar verilmiş.
Türkiye’ye çeşitli zamanlarda gelmiş Tatar aydınlarının ülkemizdeki hayatlarını ve Türkiye’yi neden vatan olarak tercih ettikleri açıklanmış.
***
Kitap yukarıda bahsedilen konular üzerinden ilerlerken ben Biz İdil’den Ural’dan… neden okunmalı sorusuna şu cevapları veriyorum.
İlk olarak Türkçede okuduğunuz pek çok Avrupalı, Asyalı Amerikalı yazarın aksine Tatar yazar ve şairlerin konusu Türk dünyasına, tarihe, insan onuruna, soykırıma, vatan ve millet sevgisine dayanan eserlerine kitapçıların raflarında rastlayamayacağınızı bilmek ve bu eserlerin Türkçede olmamasına hayıflanmak için okuyun derim.
İkinci olarak, Tatar şairi Derdmend’in “Eser yel, göçer kum… biter iz…/ Eyvah, hüzünlü gönül, biz de biteriz!” dizelerinde söylediği gibi zaman insanları kum tanesi gibi oradan oraya savurup, izini yok ederse insanın dünya üzerindeki varlığı da silinir… Tatar halkının sesi olmuş, kalbi olmuş izlerini tarihe bırakmış ve bugün Tatar halkının var olmasını sağlayan gönüllerindeki hüznü umuda, bitişleri başlangıca çeviren kahramanları tanımak için okuyun derim.
Tarih pencerelerin çoğaltılması, büyütülmesi ile daha iyi yorumlanır. Biz İdil’den, Ural’dan…’ı yaşadığımız çağda ve yaşadığımız coğrafyada olanı biteni anlamak için yeni bir pencere açmak ihtiyacı duyuyorsanız okuyun derim.
Tarihe gönül vermiş herkese iyi okumalar…


Türk Yurdu Haziran 2015
Türk Yurdu Haziran 2015
Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele