Turan Ülkesinin Ruhu Cengiz Aytmatov

Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334

        “Bu hikâye bence dünyanın en güzel aşk hikâyesidir... İşte şimdi şurada, Villon’un, Hugo’nun, Baudelaire’nin Paris’i, kralların ve inkılâpların Paris’i, ressamların yüzyıllık, Paris’i olmakla övünen, her taşı ya bir tarihi ya bir efsaneyi hatırlatan şu Paris’te, bir şarkıda dendiği gibi, öyle çok âşık yaşamış ki, hangisini alacağımı bilemiyorum. Her şeyi görmüş geçirmiş, okumuş şu Paris’te, Werther, Berenice, Antoine ve Cleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümde düşüverdi. Çünkü ben Cemile’yi okudum. Romeo ve Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Bona Sol artık bunlardan hiç biri gözümde değil...” (Aragon 1965).

        
Louis Aragon’un bu tespitlerini okuduğumda ilk gençlik çağlarımı yaşıyordum. “Cemile”yi bulup okumalıydım. Aragon’un 30 Mart 1959’da “Dünyanın En Güzel Aşk Hikâyesi” başlıklı yazısıyla Paris’te bütün dünyaya tanıttığı “Cemile”yle bir tevafuk eseri tanıştım. Şerif Hulusi’nin Fransızcadan çevirdiği bu kitap, Türkiye’de 1965’te basılmıştı. Yazarı bir Kırgız Türküydü ve biz Türkiyeliler o dünyaya o zaman için uzak durmaya zorlanıyorduk.
Cengiz Aytmatov’un başka kitapları var mıydı? Öğrencisi olduğum Mimar Sinan İlk Öğretmen Okulunun zengin kütüphanesinde maalesef bu yazarın hiçbir kitabı yoktu. Ben, Cengiz Aytmatov’la ikinci defa; üniversite okumak için Ankara’ya geldiğinde karşılaştım. Zafer Çarşısı’ndaki kitapçılarda eski kitaplar arasında bulduğum ve o zaman için bir akşam yemeği parasına aldığım “Yol Arkadaşı” isimli romanla belki karnımı doyuramadım ama ruhum yeni açlıklara gebe kalmıştı. O gün öğrendim ki, “Cengiz Aytmatov, çağdaş Sovyet edebiyatının en güçlü yazarlarındandır. 1963 yılında Lenin Ödülü’nü kazanmıştır. Kırgız Türkçesi ve Rusçayı aynı güçte kullanan yazar, Kırgızistan’da doğmuş, öksüzler yurdunda büyümüş İkinci Dünya Savaşı’nda bir kolhozda çalışırken yazmaya başlamış. Yol Arkadaşı adlı eserinde tap taze bir hava, doğayla insan sevgisi yan yana, iç içedir.”

        
O yıllar, Türkiye’nin “sağ” ve “sol” diye kamplara ayrıldığı yıllardı. “Lenin Ödülü” almış biri pek de tekin sayılmazdı. Bu yazarla ilgili olur olmaz yerde, olur olmaz kişilerle konuşmam beni sıkıntıya sokabilirdi. Sustum; ama Cengiz Aytmatov’un kitaplarını aramaya devam ettim. Bu arayışlar beni, bir başka Cengiz’le, Cengiz Dağcı ile Ayaz İshaki, Şehriyar, Bahtiyar Vahapzade ve Uluğ Türkistan’ın bugün isimlerini Türkiye’de herkesin rahatlıkla anabildiği kalemleriyle tanıştırdı.

        
Üniversitedeki öğrenciliğimin son günleriydi, “Her Gün” gazetesinde “Esir Türk İllerini Unutma” başlıklı bir sayfa hazırlığı içindeydik. 1980 Temmuz’unda, “Esir Milletler Haftası” münasebetiyle hocam Ahmet Bican Ercilasun ile yaptığım mülakattan bir kesiti sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Gürel: görülüyor ki mazlum milletler arasında sayıca ve dağıldıkları coğrafyanın genişliği bakımından ilk sırayı esir Türkler almaktadır. O hâlde biz bu haftayı “Esir Türkler Haftası” olarak kabul edebilir miyiz?

        
Ercilasun: Çizdiğim bu manzara karşısında, esaret denen utanç verici halkanın kimlerin boynunda olduğu anlaşılmıyor mu? Elbette bu hafta “Esir Türkler Haftası”dır. Bu mesele, devletimizin ihmal etmemesi; hatta gündeminin ilk sıralarına koyması gereken bir meseledir. Kendi devletim beni (esir Türk’ü) umursamazsa başka devletlerden hangi hakkı talep edebiliriz?

        
Gürel: Esir Türk illerinde yaşayan soydaşlarımız arasında, insanlık dışı baskılara rağmen sanat ve edebiyat faaliyetlerinin durdurulamadığını çeşitli haber kaynaklarından öğreniyoruz. Esir soydaşlarımız arasından çıkan sanatkârları millî sanatkârlarımız, onların eserlerini de millî sanatımızın bir parçası olarak kabul edebilir miyiz?

        
Ercilasun: Esaret, onları Türk ve insan olmaktan çıkarmamış; hele kültürlerinden hiç koparmamıştır. Şunu kesinlikle ifade edebilirim: Bilhassa Sovyetlerdeki Türklerin millî kültürlerine ve mazilerine bağlılığı, Türkiye Türklerinden çok daha fazladır. Bakü’de Fuzuli’nin, Taşkent’te Nevai’nin muhteşem heykelleri var. Bu şairlerin eserlerine bugün durmadan yeni besteler yapılıyor. Azerbaycan’daki Leyla ve Mecnun Operası’nı biliyorsunuz. Türkiye’de mazimizin hangi sesi bu rağbete mahzar olabilmektedir? Oralarda siyasi bakımdan esir olan Türk; kurtuluşu millî kültürüne bağlanmak, kültür ve sanatça yükselmek ve nüfusça artmakta buluyor. Siyasi kurtuluş hareketleri yok mu? Komünizmin işgalinden 1931-32’lere kadar istiklal mücadelesi verdiler. On, on iki sene, dış dünyanın haberdar olmadığı kanlı bir mücadele. Milyonlarcası kırıldı.

        
Otuz yedi, otuz sekizlerde yüz binlerce Türk aydını bir daha kırıldı. Bu kırgınları görenler hâlâ hayatta. Romanlarına bunları yansıtıyorlar. Zaman zaman şimdi de büyük gösteriler oluyor; “samizdat” dedikleri yer altı gazetelerini çıkarıyorlar. Yani siyasi mücadeleleri de devam ediyor. Çin’deki Türkler devamlı ayaklanma hâlinde, lakin haberler bize ulaşmıyor… Şunu demek istiyorum: Millî şuur ve uyanıklık had safhada. Bundan hiç endişe etmeyiniz. Bu uyanıklık, en çok sanat ve edebiyat eserlerine aksediyor. Bir Azerbaycan şairi, “Babalarımızın diliyle bugünü anlatıyoruz.” diyor. Bir Özbek yayınevi, Fuzuli’yi on bin nüsha basıyor. Azerbaycan Türkçesiyle basılan bu eser, Özbekistan’da üç ayda bitiyor. Bir Azerbaycan romancısı, musahhih kahramanına “Amcam Türkiye’ye kaçmış ise benim suçum mu? Ben o zaman uşağıdım. Alfabeyi üç defa değiştirdiler. Arap harflerini de Latin harflerini de Kirili de en iyi ben bilirim. Kirili de yaptıkları değişiklikleri de yine ben bilirim, niçin beni matbaadan kovsunlar?” dedirtiyordu. Bir kazak şairi, Rusları kastederek “Köyümüzde bir kunduracı vardı. Kısa boylu, ayakları ufaktı. Bütün kunduraları kendi ayağına göre yapardı alçak herif, ama Müslümanlar, kunduralarını çıkararak camiye girip Allah’a ibadet etmek, dua etmek zorundaydılar. Dua, ağrıyan ayakların türküsüdür.” diyor. Bir başka şiirinde, “Eyer üstünde doğmuşum, zincirlerde ölüyorum.” diyor. Bir Özbek romancısı, Nevai’yi destanlaştıran bir tarih romanı yazıyor. Bütün bunlar, elbette millî sanatımızın bir parçasıdır. Kırgız toprağını, Kırgız âdet ve törelerini işleyen Cengiz Aytmatov, elbette millî bir romancımızdır.

        
Gürel: Sanat ve edebiyatın, ortak duyguları yansıtma bakımından kültür birliğini sağlamada ne gibi rolleri olabilir?

        
Ercilasun: Sanat ve edebiyat, kültür birliğinin bir vasıtasıdır. Ancak kültür birliği dediğimiz şey, alış verişle mümkündür. Takdir edersiniz ki bu da siyasi şartlara bağlıdır. Oradaki Türklerin sanat ve edebiyat hareketleri Türkiye’ye; Türkiye’dekiler de oraya ulaştıkça zaten mevcut olan kültür birliğinin daha da pekişeceği muhakkaktır.”

        
Edebiyat öğretmenliğine başladığım lisede (1980) katıldığım ilk zümre toplantısında, “Derslerimizde yeri geldikçe Türkiye dışındaki Türk edebiyatlarından da bahsedilecek.” kararının alınmasını sağlamış olmanın heyecanını yaşarken okulumuzun müdürü, bu kararın Millî Eğitim Bakanlığının kabullerine ters olduğunu, liselerde okutulan Türk Dili ve Edebiyatı dersinin müfredatında Türk dünyası edebiyatlarının bulunmadığını, tutanaktan çıkartılması gerektiğini söylediğinde, Türkiye’nin, meselelerin ne kadar uzağında olduğunu bir kere daha anlamıştım.

        
“Türk dünyası edebiyatları” konusu, Türkiye’de liselerin edebiyat dersleri müfredatına ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra girebilmiştir. Eğer Ruslar veya Rusya, stratejik bir kararlılıkla Sovyetler Birliği’ni dağıtmasaydı müfredattaki bu yeni düzenleme büyük bir ihtimalle yapılmayacaktı.

        
Öğretmenlikten sonra Türkçe okutmanlığı görevine başladığım (1983) Hacettepe Üniversitesinde, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencilerinin çıkarttıkları “Nilüfer” isimli edebiyat dergisinin üçüncü sayısının, “Cengiz Aytmatov Özel Bölümü” ile yayımlanması, bu süreç içinde önemlidir (Ekim 1985). Türk Edebiyatı Vakfı da “Türk Edebiyatı” dergisinin bir sayısını “Türk Dünyası Edebiyatı Özel Sayısı” olarak çıkartmıştı. Ahmet Bican Ercilasun’un “Bugünkü Türk Alfabeleri” ismiyle Kültür Bakanlığı tarafından 1977’de basılan kitabı, Şükrü Elçin hocamızın “Şiirle Selam” isimli antolojisi, “Millî Eğitim ve Kültür Dergisi”nin Türk Dünyası Özel Sayısı (Haziran-Temmuz-Ağustos 1980), Türk dünyasının, Türkiye’nin gündemine gireceğinin göstergeleriydi. “Yeni Divan Kültür Sanat Edebiyat Dergisi”nin Temmuz 1980 sayısında, “Esir Türkler bağımsız olacak ve birleşeceklerdir.” dediğimiz için o gün bazı çevrelerden azar işitmiştik, ama zaman bizi haklı çıkardı. Şimdi yeri geldiği için hatırlatalım:

        
“Atalar eydür: Ey oğullarım,
Ey yüreğim kanları, ey canlarım!
Bu öğüt taptır ahır dutanlara
İkilik koyup birliğe yetenlere.
Kim ol ok yalnız iken iç doymadı
Pes bilin: Yalnız kişi güçsüz olur
Birikenin devleti uçsuz olur.

        
Âşık paşanın bu ikazı ve Anadolu’da halk arasında hâlen yaşayan Oğuz Kağan’ın birlik ve beraberliğin önemini göstermek için oklar getirterek onları kırdırması örneği, bütün Türk dünyasının her şeyin üstünde tutacağı bir düştür ve ölçü olmalıdır. Çünkü bu konuda önemsiz ayrıntılarla uğraşarak birlik ve beraberlik ruhunu unuttuğumuz sürece zaman kaybederiz. Kaybettiğimiz her an bizim ileride büyük acı ve sıkıntılara düşmemize sebep olacaktır.” (Yalçın, 1992)

        
İLESAM, 1992’de “Türk Dünyası Edebiyat Ödülünü” Cengiz Aytmatov’a vermeyi kararlaştırınca kendileri, bu ödülü almak için Ankara’ya geldiler. Aytmatov’un 2 Mayıs 1992’de yaptığı konuşma, tarihî bir sesleniştir. Bu konuşmayı dikkatlere sunmak isterim:

        
“Sayın Dinleyiciler!

        
Uzun bir aradan sonra sizlerle yeniden görüşmeme vesile olan, manevi değeri çok yüksek ödülü bana layık gördükleri için İLESAM Meslek Birliğinin yöneticilerine teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum.

        
İLESAM teşkilâtının beni bu değerli ödüle layık gördüğünü belirten mesaj elime geçtiğinde, birden hatıralarım canlandı, düşüncelere daldım ve geleceğe yönelik bir ilgi uyandı.

        
Gerek anavatanımda gerekse yabancı ülkelerde beni sevince beleyen, onurlandıran birçok ödüle layık görüldüm, fakat ‘Turan Ülkesinin Edebiyatına Hizmet Ödülü’nün ilkinin bana sunulmasının önemi ve değerinin bambaşka olduğunu belirtmek isterim. Bu ödülün bana verilmesi yalnız benim için değil, Kırgız edebiyatçıları için hatta Turan ülkesinin merkezinde yer alan Orta Asya’nın aydın zümresi için bir şereftir ve aynı zamanda daha önce görülmemiş çok önemli bir olaydır.

        
Bunu söylememin nedeni, yüzyıllar boyu dağılmış olarak ömür süren, bazen yeryüzünde heybetli imparatorluklar kurup onun arkasında, tahayyülü dahi zor mesafelere kulaç yayan, doğuda Hindistan, batıda Yunan’ın eski medeniyetlerine ortaklaşıp Fars ve Arap uygarlığını birlikte yönlendirerek kuzeyde uzanan, Rusya ile uzun süre memleket ilişkileri kuran, bazen esaret altına girip bazen başkaldıran, çoğu zaman ise yöneten Türk illerinin halkları tarihin en zor dönemlerini başından geçirdi.

        
Maalesef, bu tarihî süreçte Türk halkları kendi aralarındaki ilişkileri zamanın gereklerine uygun olarak, çoğunlukla muhafaza edemediler ve tarihin akışının onları günden güne birbirinden uzaklaştırması, Türk halklarının nesiller boyu yüreğini sızlatan bir olgu oldu. Bazen haberleşme tamamıyla kesilip kimin kim olduğunun unutulduğu zamanlar oldu. Fakat şimdi, 20. yüzyılın sonunda totalitarizmin yıkılmasıyla birlikte, kaybedip yeniden bulmuş gibi, eskiyi hatırlamış gibi, Türk halkları için yeni bir devir açıldı; kavuşmaya, haberleşmeye, yakınlaşmaya fırsat doğdu.

        
Sayın dinleyiciler, ben bu konu üzerinde biraz durmak istiyorum. Sovyet devri denilen ve birçok halkı baskı altına alan devirden edinilen tecrübeye değineceğim. Tecrübe dediğimiz; mihnet hazinesi, mihnet ağırlığı, tecrübe ağırlığı. Şahit olduğumuz Sovyet devri, ömrünü tamamlamış olsa da uzun zamandan beri alnımıza yazılagelen ve kederler kolaylıkla silinmiyor. Doğdum-öldüm denilenin ortasında yaşayan insan için ‘Edebî Işık’ hangi manayı ifade ediyor, gibi sorular her zaman olagelmiş ve bundan sonra da her zaman olacaktır.

        
Ülke ve ekmek kavgası... Bu ikisinin arasında, nice kan dökülen savaşlar, nice yıkıcı devrimler, kendisinden başka gerçek tanımayan sözüm ona ‘Mutlaka Gerçek’ ideolojiler, mesela komünizm gibi sözde reform hareketleri ve benzeri başka fenomenler her zaman türlü ülkelerde, hayatın sırrını çözmek için, sahil kıyılarını durmaksızın döven dalgalar gibi yorulmayan bir hareket içindedirler. Çaresi yok! İnsanoğlunun değişmez yazgısı bu galiba...

        
İşte bu keşmekeşliğin içinde edebiyatla ilgisi olan bazı meseleler, benim düşüncemi özellikle meşgul ediyor.

        
Edebiyat ve sanatın felsefesini, insanoğlunun iç dünyasını, ulvi vazifelerden gördüğü rüyaya kadar, insanoğlunun iyilik ve kötülük arasında verdiği savaşı, onun iç çelişkileri ve ahengi arzu ederek ahenge doğru atılmasını yansıtmak, kervana yüklenir gibi söze yüklenen görevdir. Söz, edebiyatın aracı... Söz, geniş anlamıyla, yaşamanın kudreti. Tanrı kelamı bile söz. Evrensel anlamda, söz, âlemin derinliğini keşfeden araç, evrenin aynası.
Söz bazen taşıp bazen kurumaya yüz tutan, nesilden nesile akıp gelen bilinç deryası. Bu deryanın akarak döküldüğü uçsuz bucaksız çevre ruhi özgürlüğün kâinatı, çünkü insan ruhu kâinat gibi tükenmez bir çevredir. Bu çevrede herkese, her cana, her millete, her dile yer vardır. ‘Edebî Işık’ı herhâlde işte bu evrensel olguyla tanımlayabiliriz. Bu; edebiyatta, aklın tekâmülünde bitmek bilmeyen bir süreçtir. Her dil, her milletin edebiyatı, şu evreni hedefleyerek akmakta. Bu evrene varmak için herkese eşit imkân verilmiştir, ondan sonrası ise tarihin işidir.

        
Bunları söylemekteki maksadım, sözü, Türk halklarının edebiyatları için oluşan yeni şartlara getirmek istememdir. Şu anda bağımsızlığa kavuşmuş Orta Asya ve Kazakistan ülkelerinin edebiyatları, emperyalist ideolojilerden kurtulup yaratıcılığın yeni vadisine, tarihî dönüm noktasına erişmiştir. Meseleyi bu yönden ele aldığımızda, dillerinin birbirine yakınlaşması, birbirinin tecrübelerinden istifade edip özdeşleşmesi ve bu kökeni bu dillerin birbirlerinin potansiyelinden nöbetleşerek faydalanmasıdır. Bu çerçeve içerisinde, her bir Türk ilinin kendi millî kültürünün yararı için azami çaba göstermesi, elbette çok faydalı olacaktır. Çünkü bizim, Türk isimli halklarda Arapça veya Farsça gibi, kardeş halkların kültürlerini genelleştirip birleştiren ortak bir dilimiz yok. Yani ne kadar Türk ili varsa o kadar da edebî dilimiz var. Kim bilir, gelecekte hepimizi kucaklayan ortak bir Türk edebî dili meydana gelebilir.

        
Ne olursa olsun, bizim için tarihî fırsat geldi. Bu fırsatı değerlendirerek şimdiki medeniyetin gücü olan ve alabildiğine genişleyen kitle iletişiminden faydalanıp kültürel süreçleri baştan- ayağa kuvvetlendirmek, Türk lehçelerinin kendi aralarında yakınlaşarak günlük hayat için pratik hâle gelmesini sağlamak, her Türk yurdu için zaruridir. Bunların içinde, edebî tercüme işini güçlendirmek, karşılaştırmalı sözlükler hazırlamak, kitap dünyasını genişletmek gibi faaliyetlerin gündelik hayatın vazgeçilmez unsurları olması gerekmektedir.

        
Bununla birlikte, her millî dilin, yani her millî edebiyatın kendine özgü bir kaderi olduğu da doğaldır. Başka bir deyişle, her bir millî medeniyetin yapısında, bireysel hususiyetler vardır. Şimdi bununla ilgili fikirlerimi ifade etmek istiyorum. Arkeolojinin incelediği yer tabakaları gibi, dil de tarihin izlerini bünyesinde taşır. Hangi dil olursa olsun, onun emsalsiz hususiyetleri ve edebiyatları, Rusya’nın kültürel etkisinden yararlanarak epey mesafe kat etti. Rus dili, bizim dillerimize önemli katkılarda bulundu. Fakat bunu yanlış anlamamamız gerekiyor, çünkü bu, bizim için iki yönlü olmuştur. Bir yandan Rus dili ile yardımlaşarak kazançlar elde ettiysek diğer yandan Stalin’in güçlendirdiği ırkçı süper güç siyaseti nedeniyle millî dilimizin kullanılma alanı giderek daraldı ve asimilasyonu amaçlayan komünist strateji, manevi dünyamızı uçurumun kenarına getirdi.

        
O devir yıkıldı, geçti, ben bu meselenin üzerinde fazla durmayacağım, çünkü bu başlı başına uzun bir hikâye. Söyleyeceğim tek şey, bağımsızlıktan sonraki yeni tarihî şartta, demokrasi yolundaki Rus kültürü ile ilgiyi kesmeden işbirliği yapmamız gerek. Kaynakları çok olan ırmağın suyu bol olur.

        
Konuşmanın son bölümünde, biraz da geleceğe, edebiyatımızın, dilimizin geleceğine; gelecek nasıl ve ne olacak değil de geleceğin manevi dayanağı nedir, sorusuna değinmek istiyorum.

        
Gelecek, elbette ki, yeni nesillerin yapacakları hareket ve atılımlarla belirlenecektir. Benim söylemek istediğim bu değil. Konu, geçmişle geleceği birleştiren köprünün direkleri hakkında. Bu köprü, bizim ortak zenginliğimiz olan eski Türk dilidir. Bu dilin ilk yazısının yüzyıllar sonra günümüze ulaşmasına vesile olan dünyaca meşhur iki bilgemiz var.

        
Bu dâhiler, günümüzde de Türk milletini birleştirici rol oynamaktadır. Onların biri, Orhun Anıtları’ndaki Köl Tigin Yazıtı’nı yazan Bilge Kağan’dır. Bu, taş yüzüne yazılan Türk destanıdır. Bu harika bir olay! Köl Tigin’in anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

        
Anısı önünde saygıyla eğilmemiz gereken diğer dâhimiz, övünmek gibi olmasın, benim yurttaşım, şimdiki Kırgızistan’ın Çüy Vadisi’nde dünyaya gelip burada ömür süren Balasagunlu Yusuf, namıdiğer Yusuf Has Hacib; edebiyat sahasında emsalsiz büyük destancı.

        
Türkiye’nin başkenti Ankara’da sizlerin arasında, manevi değeri çok yüksek olan bir ödüle layık görüldüğüm şu anda, bütün varlığımla Bilge Kağan, Balasagunlu Yusuf, Homeros ve Dante’yi saygıyla anıyorum.

        
Sayın Dinleyiciler!

        
Beni dinlemek lütfunda bulunduğumuz için hepinize çok teşekkür ederim. Bu ödül, bugünkü toplantı benim için büyük onur kaynağı oldu. Bu kıvancı yaşarken yeni bir devrin eşiğinde duran Orta Asya’daki Türk illerini, Turan ülkesini düşünüyorum. Gözüm yetiyor, hissediyorum! Bizim medeniyetimiz güçlenerek gelişecek ve ilerleyecektir!

        
Turan Ülkesinin Rönesans’ı Tomurcuk Açıyor!”

        
İLESAM’ın 23–25 Ekim 1992 tarihlerinde, Ankara’da topladığı “1. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı”na Cengiz Aytmatov da davetliydi, ama o, bu davete icabet edememiş, düzenleme kuruluna şu anlamlı mesajı iletmişti:

        
“… Türk kökenli Cumhuriyetlerin Dünya Kurultayı’na beni davet etmiş olmanızdan gurur duymaktayım. Böyle bir kurultay, uzun senelerden beri gönülden arzu etmiş olduğum bir olay idi.

        
Başlatmış olduğunuz bu davayı, ben bütün içtenliğimle destekliyorum. Gerçekten de Türk medeniyetinin önüne böylesine tarihî fırsat çıkmış iken bu tarihî imkândan faydalanıp Türk âleminin yazarlarının birlik hâlinde hareket ederek bugünkü edebiyat meselelerini geniş kapsamlı bir şekilde yeniden gözden geçirmesi, manevi hayatımız için çok gerekli ve büyük mana taşıyan bir olaydır.”

        
Sovyetler Birliği dağılmış, Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardı. Türkiye, yetkililerin ifadesiyle, “bu yeni uyanışa hazırlıksız yakalanmıştı.” “Türk dünyası” gerçeği, 1990’lı yıllarda, Türkiye kamuoyunun üzerinde ittifakla birleştiği ve kabul ettiği bir kavram olmuş; dışarıdan bakıldığında da bütün dünyanın varlığını kabul ettiği bir gerçek hâline gelmiştir. Bu olgunun itici gücü bilim adamı, yazar ve sanatçılardır. Türk Cumhuriyetlerinin bağımsız devletler oluşunda bu gerçeğin önemli payı vardır.

        
Cengiz Aytmatov, 9-10 Aralık 1994’te Ankara’da düzenlenen “2. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı”na katılmış ve burada Türk dünyası yazarlarını temsilen şu konuşmayı yapmıştı:

        
“Cumhurbaşkanım, Bayanlar ve Baylar, Kalemdaş Meslektaşlarım!

        
Ben çok heyecanlanıyorum, ilk söz bana verildiği için. Ama bir şeyler de söylemeye çalışacağım. Türk dünyasının edebiyat meseleleri hepimize aittir. Dolayısıyla biz Türk Dünyası Yazarları Toplantısı’nın ikincisinde bugün bir araya geliyoruz. Tabii ki bu iki gün boyunca hepimiz, ortaya farklı fikirler koyacağız. Müsaadeniz olursa kendi düşüncelerimden bazılarını ifade etmeye çalışacağım. Edebiyat, zamanımızın aynasıdır, göstergesidir. Edebiyat, zamanımızın büyük düşüncesi, felsefesi, tarihi ve bir büyük cereyandır. Kısaca söylenecek olursa edebiyatınız nasılsa siz de öylesiniz. Bu nedenle ben, bu edebî meselelerle birlikte tarihî olayları da gündeme getirmek istiyorum.

        
Burada Kazakistan, Türkmenistan ve başka cumhuriyetlerden ve Türk dünyasını temsilen yazarlar bir arada bulunuyoruz. Biz, Sovyetler İmparatorluğu’nun esaretinden yakın zamanda kurtulmuş bir edebiyatı temsil ediyoruz. Türkiye’de, başkent Ankara’da bir araya gelmemiz ise çok tabiidir. Dilimiz, dinimiz, tarihimiz, kültürel değerlerimiz bir kaynaktandır. Ama bizim bugün burada bir araya gelmemizin daha büyük, ulu bir sebebi vardır.

        
Biz, Sovyet edebiyatından ayrılınca neyi kazandık, neyi kaybettik? Sovyet edebiyatı, dünya edebiyatının en büyüklerinden biridir. Dolayısıyla bizim edebiyatımıza Rus edebiyatının büyük etkisi olmuştur. O zamanlarda, bizim edebiyatımız kendi dilimizden Rus diline aktarılır, oradan dünyaya tanıtılırdı. Şimdi ise biz o Sovyet edebiyatından tamamen ayrılıp Türk dünyası edebiyatını oluşturmaya çalışıyoruz. İnanıyorum ki bu umumi edebiyat, Türk dünyası edebiyatı olarak değişip bütün dünyaya tanıtılacaktır. Biz bu meseleyi açıkça, dobra dobra konuşalım. Dünyada şöyle bir yanlışlık ortaya çıkmıştır: Türk dünyası ayrımcılık yapıyor; kendileri toparlanıp dünyadan ayrılmaya çalışıyorlar, diye bir düşünce vardır. Ama ben, bu düşünceye katılmıyorum; ben, başka türlü düşünüyorum. Umuyorum ki bu Türk dünyası, kendi edebî tecrübelerini bir araya getirip sonra dünya edebiyatına büyük katkıda bulunacaktır. Bunu gerçekleştirmek için edebiyat sahasında neler yapmamız lazımdır, bundan bahsetmek istiyorum.

         

        Birinci hareketimiz, kitaba büyük saygı olmalıdır. Kendi halklarımızın kitap okuması için çalışmalıyız. Diğer taraftan kendi kitaplarımızla Türk dünyasını, Türk dünyası edebiyatını tanıtmalıyız. Tabii ki bu iki mesele, birbirine çok bağlıdır. Kendi halklarımız arasında değeri olan kitapların, dünyada da büyük değer kazanacağı muhakkaktır. Onun için önce biz bir araya gelelim, bu istikamette faaliyetlerde bulunalım. Ben umuyorum ki, bizim kitaplar, bizim ana lehçelerimizden Türkiye Türkçesine çevrilmeli, sonra da tüm dünyaya dağılmalı. Bunun için ilk adım olarak Türk dünyasının ortak bir dergisi çıkarılmalı. Diğer taraftan Türk dünyasında çok değerli bir ödül oluşturulmayız. Mesela Balasagunlu Yusuf ismini taşıyabilir.
Bu söylediklerimi gerçekleştirebilmek için Türk Dünyası İlim ve Edebiyat Akademisi kurulsa ve bu akademinin bünyesinde bu işler gerçekleştirilse çok iyi olur diye düşünüyorum. Böylece bir Avrasya Akademisi kurulursa bu, bizim dünyaya açılmamız için bir yol olacaktır, buna inanıyorum.

         

        Bir başka teklifim daha var. Avrupa ülkelerinin tecrübelerinden kaynaklanan bir tekliftir. Frankfurt şehrinde büyük bir kitap fuarı yapılıyor her yıl. Bu kitap fuarı, bütün dünyanın kitap ve edebiyat hayatının bir toplantısıdır. Ben, bu kitap fuarına bir ay önce katıldım. Orada yeni bir kitabımı takdim ettim. Gördüm ki bu, bütün dünyanın kitap fuarıdır. O fuarda, kitap alışverişi yanında tecrübe alışverişi de yapılıyor. Bundan dolayı ben düşünüyorum ki, İstanbul da bir dünya merkezi olabilir, bir Asya merkezi olabilir. Hiç olmazsa Türk dünyasını temsil edebilen bir kitap fuarı düzenlemek lazımdır. İşte biz, böyle şeyler oluşturabilirsek Türk dünyası yazarlarının kitaplarının değeri büyük olacaktır. Tabii ki bu şeyleri gerçekleştirebilmek için finans gerek. Türk dünyasında kitap yayın işleri vergiden muaf olursa bu problemin çözüleceğine inanıyorum.

        
Kısaca benim sizlere sunduğum tebliğim budur. Yazarların her birinin tarihî kaderleri vardır. Bu kurultayın da bizim tarihimizde önemli bir yer alacağına inanıyorum. Bizim manevi kabiliyetimizin büyük olduğuna inanıyorum. Türk dünyasının edebiyatı güzel bir çiçek şeklinde oluşturulup dünya edebiyatına güzel bir şekilde katılacaktır, buna inanıyorum.

        
Diğer bir meselemiz de Türk dünyasının yazarlarını bir araya getirecek bir teşkilat oluşturmaktır. Bizim halkalarımız uzun yıllar birbirinden ayrı kaldı. Şimdi ise bir araya gelip ortak bir dil oluşturalım. Bu da edebiyata çok bağlı bir meseledir.”

        
“Cengiz Aytmatov Törekuloviç, bir gerçek ediptir. Son kırk yılda yazdıklarında Kırgız hayatını anlatıyor gibi görünse de öncelikle Türk dünyasının, sonra da insanlığın ufuk çizgisinde her zaman karşılaştığımız ve karşılaşacağımız durumlar ve onların yorumlarını anlatan Aytmatov, insanlığın büyük oğullarındandır.” (Tural 1998: 4).

        
“Eğer siz de Cemile’yi okuyup Cemile ve Daniyar’ın aşkına şahitlik ettiyseniz, Gün Olur Asra Bedel’in Yedigey’i ile bir asra bedel bir gün yaşadıysanız, Beyaz Gemi’nin isimsiz çocuğu ile Isıkgöl’den her gün geçen beyaz gemiyi seyrettiyseniz, Öğretmen Duyşen’in idealizmine hayranlık duyduysanız, Al Yazmalım Selvi Boylum’un Asel’i ile sevgi mi emek mi ikilemine düştüyseniz, Asker Çocuğu’ndaki babasız çocuğun baba hasretine ortak olduysanız, dahası insan denen muammaya bir adım daha atmak istiyorsanız sizi Bozkırda Yeşeren Sevda Türküleri’ni okumaya davet ediyorum.” (Yılmaz 2006).

        
Cengiz Aytmatov, “Turan Ülkesinin Ruhu”dur. Isıkgöl’e giderken dağların arasından geçen yolu Ergenekon’a benzetmek, Isıkgöl’e ulaşılınca “Akmaral Ana”yı aramak ve “Beyaz Gemi”deki çocuğu hatırlamak bunun göstergesidir.

        
Kırgızistan’da, Prof. Dr. Abdıldacan Akmataliyev’in başkanlığında 1989’da kurulan “Uluslararası Aytmatov Kulübü”nün edebiyat, sanat ve kültür alanındaki uluslararası ödül organizasyonu devam ettirilmelidir. Kırgızistan’da 1992’de kurulan “Aytmatov Taanuu Enstitüsü” ve 1993’te kurulan “Uluslararası Aytmatov Akademisi”nin işbirliğinde; T.C. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, TÜRKSOY; Türkiye’deki konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarının (İLESAM, Türkiye Yazarlar Birliği, Avrasya Yazarlar Birliği, Dünya Aydınlar ve Yazarlar Derneği, Türk Ocakları, TÜRKSAV vb.)da katılımıyla “Türk Dünyası Cengiz Aytmatov Roman Ödülü” geleneği oluşturulmalıdır.

        
Ayrıca, Cengiz Aytmatov’un da ısrarla vurguladığı, Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı’nın da kurulması için karar alınan “Türk Dünyası Yazarlar Birliği”, vakit geçirilmeden kurulmalıdır.

         

        --------------------------------------------------------------------------------------------------------

         

         

        Kaynaklar
Akmataliyev, A., 1998, Cengiz Aytmatov’un Dünyası; (Akt. A. Güngör), Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara,
Aragon, L., 1965, “Dünyanın En Güzel Aşk Hikâyesi”, (Çev. Ş. Hulusi), Cemile, Hür Yay., İstanbul: 3–14,
Aytmatov, C., 1976, Yol Arkadaşı, 3. Baskı, Ararat Yay., İstanbul.
“Bütün Dünya Türklüğü Bağımsız Olacak ve Birleşecektir”, Yeni Divan Dergisi, Temmuz 1980, Y:1, S:3: 24.
“Cengiz Aytmatov Adı Ankara’da Yaşatılıyor”, Türksoy Türk Dünyası Kültür ve Sanat Dergisi, S: 44, Ankara 2014: 102–103.
“Cengiz Aytmatov’u Nobel Ödülüne Aday Gösterdik”, İLESAM Haber Bülteni, Mart-Nisan-Mayıs 2008, Y:18, S:58: 20–21.
Ercilasun, A.B., 1977, Bugünkü Türk Alfabeleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara.
Gürel, Z., 2004, “Türk Dünyasını Konuşmak Esir Türkler”, Türkistan Yazıları, Berikan Yay., Ankara: 161–164.
Kırbaşev, K., 2002, “Akmataliyev, Abdıldacan Amanturoğlu”, Türk Dünyası Edebiyatçılar Ansiklopedisi, C: 1, Ankara: 270.
Millî Eğitim ve Kültür, Esir Türkler Özel Sayısı, Haziran-Temmuz-Ağustos 1980, Y: 2, S: 7: 76.
“Nobel Edebiyat Ödülü Adayı Cengiz Aytmatov”, Kardeş Kalemler, Nisan 2008, Y: 2, S: 16: 96.
Tural, S., 1998, Doğumunun 70. Yılında Cengiz Aytmatov Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri, 8–9 Aralık 1998 Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara.
Yalçın, A., “Dilde Birliğin Kapısı Alfabe Birliğidir”, İLESAM Haber Bülteni, Ekim 1992: 3.
Yılmaz, A., 2006, Bozkırda Yeşeren Sevda Türküleri, Ötüken Yay., İstanbul.
1. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı (23–25 Ekim 1992-Türkiye), 1994, Haz. Z. Gürel, İLESAM Yay., Ankara: 180.
2. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı, 1998, Haz. Z. Gürel-H. A. Yüksel, İLESAM Yay., Ankara.


Türk Yurdu Haziran 2015
Türk Yurdu Haziran 2015
Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele