Kültürümüzün Alınyazısı: Bir Saray Kavgası

Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334

        İslam, “ekin bitmez bir vadide”, Mekke’de, kadim dünyanın (Afro-Avrasya) kesişme noktaları ve ana arterleri üzerinde doğdu, orada inşa edildi. Burası, Malakka Boğazı’ndan başlayarak Çin, Hint, Sind ve İran’a, oradan da Doğu Afrika kıyıları dâhil olmak üzere Madagaskar ve Habeşistan’a kadar uzanan kritik bir kavşakta kurulmuştu. Kuzey’de Hürmüz Boğazı’nın doğu ve batı yakasında kurulan iki uluslararası fuar merkezi, Batı’nın olduğu kadar Doğu’nun değerli mallarını da körfeze taşıyor, oradan Fırat yoluyla Halep ve nihayet karayoluyla da Trablusşam limanına ulaştırıyordu. Sadece bu da değil tabii ki, deniz ve kara yoluyla Suhar ve Debâ fuar kentlerine gelen mallar, diğer bir yolla, Hadramut üzerinden güneye, Aden Körfezi yakınındaki bir başka fuar merkezine, Şıhr’a, oradan da Râbiye ve San’a güzergâhı kullanılarak Mekke’deki Mina ve Ukâz panayırlarına ulaştırılıyordu.

        
Bütün bunlar bize gösteriyor ki, Kitab’ın muhatap aldığı ilk müslüman nesli, bir tarım toplumu değil, çok üst düzey uluslararası ticaret ve diplomasi yeteneği olan bir şehir toplumuydu. Bu çok eski çöl “limanları” ve bunların güzergâhını yöneten nesil, sadece tüccar değil, ilaf (Kur’an-ı Kerim: Kureyş/106) anlaşmalarındaki yeteneklerinden de anlaşılacağı üzere diplomat, yönetici, hukuk ve dil konularında ileri seviyede kurumsal yetenekleri olan bir toplum olmalıdır. Hamidullah, Kureyşlilerin İslam öncesi Arap Yarımadasındaki uluslararası her tür ticarî organizasyonun başına geçtiklerini belirterek önemli bilgiler verir. Onlardır ki Bizans imparatoru, İran imparatoru, Habeşistan Hükümdarı Necaşi, Yemen’in Kindî hükümdarları ve diğerleriyle ticarî anlaşmalar imzalamış ve her yıl adetleri olduğu üzere Suriye, Mısır, Irak, Yemen ve Habeşistan’a kervan seferleri tertip etmişlerdir.

        
Bu müslümanlar pek kuvvetle muhtemeldir ki, İskenderiye’nin Ortodoks Patriğinin hazinesinde tonlarca altın olduğunu bilmeseler de Nil’in taşıdığı hazineleri elbette biliyor olmalıydılar. İlk Müslüman fatihler, Amr İbn-ul As’ın emrinde dört bin kişilik bir kuvvetle Negev Çölü’ne girdiklerinde, hedefin büyüklüğü ve kuvvetin küçüklüğü arasındaki orantısızlığı bilmiyor olamazlardı. Fakat Amr İbn-ul As, emrindeki kuvvetlerle taarruza geçmek yerine, Kalkedon (Kadıköy) Konsülünde alınan kararları kabul etmeyen Mısırlı Hristiyanların Konstantiniyye Patriği ile olan ihtilaflarını kullanmayı tercih etti. Nihayet Amr, büyük bir asker olmasının yanında, belki ondan daha da fazla, diplomat yanını ortaya koyarak Konstantiniyye’nin İskenderiye’deki adamı olan Kiros’la müzakerelere girişti. On bir gün süren müzakereler sonucu, İslam’a geçmenin kendileri için Konstantiniyye egemenliğinde kalmaktan daha yararlı olacağını ikna ederek, bir damla bile kan akıtmadan şehri teslim aldı.

        
İşte, bu ilk Müslüman nesli, Golan Tepelerinin hemen güneyi ve Taberiye Çölü’nün kuzeyindeki ilk ciddi karşılaşmalarında, Roma ordusunu Yermük kanyonlarının en kritik yerinde savaşmaya zorlayarak kurmay heyetin inanılmaz harp teknikleriyle kendisinden kat kat üstün Roma ordusunu yok etme başarısını gösterdi. Zaferi müteakip müslümanlar bir solukta 800 bin km. mesafeyi aşarak kuzeyde Asi Nehri’nin güneyine kadar ulaştılar. Böylece bütün Suriye ebediyen Hristiyanların elinden çıkmış oldu. Aynı başarı Irak’ta tekrarlanmış ve şimşek hızıyla bütün bir İran baştanbaşa İslam ordularının eline geçmişti. Bu ileri harekât batıda Afrika üzerinden Endülüs’e, doğu’da İran üzerinden İndus ve Maveraünnehr’e doğru yürütülürken, çok erken bir tarihte, hem de deniz üzerinden İstanbul önlerine kadar devam ettirildi.

        
Bütün bunlar göz kamaştırıcı başarılar olarak İslam’ın hanesine yazıldı. Şam, dünyadaki aralıksız meskûn olmuş en eski şehir olan Dımaşk, İslam’ın izleyen dönemlerdeki başarılarıyla sanat, ilim, hukuk, ticaret ve politikanın merkezi olurken, aynı Müslümanlar bir konuda başarılı olamadı. İktidar ve sermayeyi etkin bir biçimde toplumun bütün kademelerine aktaracak kurumsal yapıları oluşturamayan bu nesil, çözümlerini; kılıçların gölgesinde, zor ve kaba kuvvette aradı. Hem de bunu, Arab’ın en önemli isimleri, “duhat-el Arab” (Arab’ın dâhileri) olarak bilinen isimler eliyle yaptı. Mısır’da o kadar ince, diplomatik bir zekâ gösteren Amr İbn-el As ve eski kültürlerin bütün birikimlerini İslam’ın emrine alarak –eski denizci kavimleri ilk defa İslam’ın emrine alan kişi Muaviye’dir- bu sahada emsalsiz işler çıkaran Muaviye, iş, ümmetin kendisiyle olan oydaşmasına gelince başarılı olamadı ve geriye, yüzyıllardır süren çok büyük sosyal, kültürel ve politik maliyetler bıraktı.

        
Aradan seneler geçti. Emanet, Şam ve Bağdat’tan sonra, doğudan gelen muharip bir kavmin eline geçince, orada da asırlarca süren bir kaynaşma ve itiş-kakış yaşandı. Göçebeyle yerleşikler arasında yaşanan gerilimin bir benzeri, Anadolu ve Rumeli coğrafyasında dirlik sahipleriyle çift bozanlar arasında, hem de yüzyılları aşan büyük bir tarihî çevrim içinde yaşandı. Merkezin sahipleri, bu çelişkiyi çözmek için çeşitli kurumsal mekanizmalar inşa ederek, soruna ebedî bir çözüm buldukları zehabına kapıldılar ve kurdukları devlete, devlet-i ebed-müddet adını verdiler. Fakat Batı’da gelişen merkezî modern monarşilerle merkezî modern maliye ve merkezî modern ordu sistemleri devleti zorunlu bir tercih noktasına getirince, kanun-u kadim sarsılmaya başladı. Bu, aynı zamanda merkezle çevre arasında kurulan klâsik dengenin sarsılması, deyim yerindeyse kanun-u kadimin bozulması anlamına geliyordu. Bizde, “gerileme dönemi malî sistemi”nin serüveni, kelimenin hakiki anlamında eski ile yeni arasında bir orta yol arayışından başka bir şey değildir.

        
Kendisine reform çağı ya da yenileşme dönemi de denilen çağdaşlaşma çabalarının tamamı, bir bakıma devlet ve toplum dengesinin yeniden rayına oturtulma çabasından ibaretti. Fakat bu çaba, başka bir süreçle, Batılaşma ve modernleşme süreciyle eşzamanlı bir sürece denk gelince, kavramın kendisi, başka bir anlamda, adına Batılaşma da denilen özden uzaklaşma anlamında kullanılmaya başladı. İlk başta kulağa bir galat-ı meşhûre gibi gelen bu kullanım şekli, gerçekte, normal seyrinde yürümeyen bir sürecin de dramını anlatır. Çağdaşlaşma, haddizatında fıkhın zaman ve mekân karşısında kendini güncellemesinden, içtihat kapısının açık olmasından başka bir şey değildi. Ama bir türlü olmadı, başarılamadı bu iş.

        
II. Mahmut’un radikal girişimleri, bir reaksiyon olarak Tanzimat reformları ve hanedanın bürokrasi tarafından dengelenmesi sürecini getirince, daha sonra bu kavga, hanedanla bürokrasi arasındaki bir mücadeleye dönüştü. 1923’te bürokrasi hanedanı tasfiye edince, iktidara kurulan bürokrasi, kendini, kendi kendisiyle dengeleyen tuhaf bir yapının sahibi olarak devlet gibi görmeye başladı. Bu dönemde çevrede duran ve hiçbir şekilde oyunun aktörü hâline gelmeyen çevre, eğitimsiz ve yarı eğitimli kesimleriyle çok partili hayatın araladığı girizgâhtan içeri girmeye çalıştı. İçerisi, kadimden bu yana, adına devlet de denilen saraydı. Çünkü bizim sistemde sermaye ve iktidar, her iki kritik alanın tevziatı doğrudan doğruya saraydan yapılır, oradan dağıtılırdı. Bununla ilgili kurumsal yapılar geliştirmek yerine, sarayı ele geçirmek ve suyun başını tutmak biricik amaç olunca, bütün mücadeleler de bunun üzerine yapıldı.

        
Bu, dün öyle olduğu gibi, bugün de böyledir. O yüzden de bizdeki iktidar kavgaları şiddetli, o denli de kıyıcı olmaktadır. Oysa o günden bugüne yapılması gereken, iktidar ve sermayenin belli ellerde dolanımını engelleyen kurumsal mekanizmaların geliştirilmesi ve devletin kendi alanına çekilmesiydi. Aksi halde kamusallık ve bireysel hayatın belirlenmesi de dâhil her şeyin devletin emrine aktarıldığı bir durum, çok muhtemeldir ki, eskisinden çok daha yüksek gerilim ve fay hatlarının biriktirilmesi ve toplumsal barışın bozulmasını tetikleyebilirdi. Nitekim geçmiş ve hâlihazırdaki manzara, tam da böyle bir görüntü vermektedir. Dahası, bugün ilk müslüman neslinde olduğu gibi, en kritik meseleleri müzakereyle çözecek kent soylu diplomatik yeteneklerden de mahrum bulunuyoruz. Kaldı ki onlar bile, bu tür meseleler karşısında yenik düşmüş, bize hiç de olumlu diyemeyeceğimiz kötü bir miras bırakmışlardır.
Öyle anlaşılıyor ki işimiz zor, yolumuz kıldan incedir.


Türk Yurdu Haziran 2015
Türk Yurdu Haziran 2015
Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele