ELEŞTİRİ VE HAKARETİN SINIRLARI ÜZERİNE

Kasım 2006 - Yıl 95 - Sayı 231

 

Düşünce ve ifade özgürlüğü ülke gündeminde yer aldığından beri bunun sınırları da problem teşkil etti. Gerek dünyadaki gelişmelerin etkisiyle gerekse AB sürecinde çıkarılan yasalarla düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırları epeyce genişledi. Elbette bu sınır genişlemesinin, kendi dinamiklerimizden kaynaklanması arzu edilirdi. Siyasal hayatımıza vurulmuş olan cendereyi, kendi dinamiklerimizle parçalayamadık ve bu genişlemeyi dış baskılarla yaşamak zorunda kaldık. Bu bir trajedidir ve sorumluları da muktedir olamayan iktidarlar ve oligarşileşmiş bürokrasidir. Özellikle milliyetçi aydınların bunun bilincinde olmaları ve düşünce hayatımıza bu prangayı vuranlarla mücadele etmeleri gerekirken, onlar dış baskılara millî onur gerekçesiyle itiraz etmekle yetindiler. Özgürlükler alanının genişlemesi konusunda bu aydınlardan herhangi bir ses yükselmedi.

Özgürlüklerin sınırlarının yasa maddeleri bakımından genişlemesi, düşünce dünyamızdaki problemleri çözmedi. Özgürlük ortamı, ancak yasaların ruhunun özgürlükçü yorumuyla oluşabilirdi. Böyle bir yorumlamada ise fikir ve sanat eserlerinin yargı önüne çıkarılmasına gerek görülmezdi. Bazıları birtakım eserleri “Türklüğü aşağılama” iddiasıyla yargıya taşıdı. Yargı bazı eserlerin eleştiri sınırları içinde kaldığına, bazılarının hakaret içerdiğine karar verdi.

Konunun tartışıldığı “medyatik fikir üretme” seanslarında bile can alıcı sorular sorulduğuna; mesela “Eleştiri ile hakaretin sınırları nedir?” “Düşünce özgürlüğünün sınırları ne olmalıdır?” sorularına cevap arandığına tanık olduk. Birçok şey söylendi; fakat ne “efradını cami ağyarını mani” tanımlar yapıldı, ne de apaçık kıstaslar ortaya kondu! Onbeş yıldır aynı sorunları tartışan, ama bir arpa boyu yol gidemeyen entelektüellerimiz havanda su dövmeye devam ettiler. Geçmişte de her iki sorunun cevabı verilememişti. Özellikle düşünce özgürlüğünün sınırları sorusunun cevabı, en sonunda Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin yıllar önce benzer bir davada yaptığı içtihat dillendirilerek verilmiş ve düşünce-siyaset dünyamız “yakın tehlike” kavramıyla tanışmıştı. Bu kavramın anlam boyutu iyice düşünülünce,“yakın tehlike” tanımlaması gerçekten özgürlükçü yoruma temel teşkil edebilecek bir ölçü niteliği taşımaktadır.

Yargı kararları ve işin hukuki boyutu bir yana, sivil toplum mensupları ve entelektüeller olarak eleştiri ile hakaretin sınırları üzerine bir kıstasımızın olması gerekir ki, medya malzemesi haline gelen tek tek olayları tartışmakla zaman harcamayalım. Eleştiri ile hakaretin sınırları sorusu niye önemlidir? Çünkü bu sınır, ötekine karşı tavır alışımızı, öteki karşısındaki tepkimizin biçimini ve ölçüsünü belirler. Gereken durumlarda doğru tavır ve akılcı tepki ancak sınırı net çizmekle mümkün olur. Bu iki fiil arasındaki ayrımın asıl ilkeleri ortaya konmadığı ve onların sınırları veya her birinin kendi sınırı doğru belirlenmediğinde, yazılıp çizilenler bireyleri ayağa kaldırmaya yeter; bu arada çıkarılan gürültülerle bazı eserler hiç de hak etmedikleri bir etkinlik kazanır.

Eleştiri, sözü edilen olay ya da olguyu tüm boyutlarıyla açığa çıkarma, onun tüm niteliklerini akılcı yoldan çözümleme işidir. Ulaşılan sonuç ve varılan karar, bu çözümlemede ortaya konan veriler ışığında şekillenir. Bu fiil, yani eleştiri tamamen akılcı bir işlemdir. Orada duygusallık barınmaz. Eleştiri yapan, “özne olarak öteki”ni değil, diğer tüm akılları muhatap alır. O, ortaya koyduğu fikir demetinin diğer insanlarda “duygusal tepki” uyandırmasını değil, “akılcı değerlendirme” konusu olmasını talep eder. Hakaret ise duygusal bir fiildir; saldırı ve aşağılama içerir. Hakaret sözü edilen olgu ya da olayı duygusal zeminde ele alıp olayın tamamını ya da unsurlarından bir kısmını küçük düşürücü tarzda sunmaktır. Bu söylemde ağırlıklı olarak sıfatlar konuşturulur ve küçük düşürülene asla savunma hakkı verilmez. Yani akılcı kavramlarla konuşuyor ve “aşağılayıcı” yargılara yer vermiyorsak, eleştiri yapıyoruz; ama duygusal kavramlarla konuşuyor ve taraflardan biri hakkında “itici” sıfatlar sıralıyorsak hakaret ediyoruz demektir.

Eleştiride olayın tüm taraflarının bakış açısına ve konumuna, hakarette ise sadece bir tarafın bakış açısına ve konumuna yerleşerek; eleştiride akılcı kavramlarla, hakarette duygusal kavramlarla ve sıfatlarla konuşuruz. Dili sembolik olarak kullanma becerisiyle, eleştiri görünümü altında hakaret etmek de mümkündür. Bu da, söylemin içeriği bir yana, onun asıl kategorisinin kişinin niyetiyle belirlendiğini gösterir. Söz söyleyen acaba hakikati keşfetme amacı mı gütmektedir, yoksa baştan dogma olarak kabul ettiği yargılarını kabul ettirme amacı mı? Başka bir deyişle, kişi suret-i haktan mı görünmektedir, yoksa gerçekten hakkın sesini mi dile getirmektedir?

Bu ve benzeri birçok soruya bulacağımız cevap ne olursa olsun, herhangi bir yazı/eser yakın tehlikeyi teşvik ve tahrik edici değilse, onu ve yazanın niyetini yargılamaya kalkmak günümüz kavrayışıyla asla uyuşmadığı gibi akılcı da değildir. Yazılıp çizilen eğer çok büyük bir infial uyandırmıyorsa, her söyleneni “eleştiri mi hakaret mi” diye didik didik etmenin ve olayı kamuoyunun önüne taşımanın hiçbir anlamı yoktur. Özellikle sanat, edebiyat ve düşünce eserleri hakaret içerse dahi, onları yargıya taşımaktan daha anlamsız bir şey olamaz.

Gerçekten hakaret içeren bir eserin yazarını yargılayıp her ikisini de mahkûm etmekle, yazara böylece “bir ders” vermekle hakaret dolu fikirler ortadan kalkacak mıdır? Kaldı ki bu kadar çok “gönlü başka iklimlere meyleden” yazar-çizerin olduğu ortamda, “musibet” fikirlerin ve kişilerin yerini hemen başkaları alacaktır. O halde yazar veya eseri kavga muhatabı olarak kabul etmek asla çözüm değildir. Burada yapılacak ilk şey, eseri yok saymak; ikincisi de bu coğrafyanın ruhunun mesajını taşıyan güçlü eserler üretmektir. Bir kitap ya da makale ciddiyetle okunup tartışıldıkça onun etkisi artar. Kaldı ki insanlık tarihinde, insanın elinden çıkan ve birdenbire düşünceleri değiştiren mucize kabilinden bir esere de rastlamıyoruz. Dolayısıyla tartışma doğuran eserler konusundaki kararı kamuoyuna bırakmak en güzel yoldur. Aksi bir tutum, sıradanlaşmaya mahkûm olan bir kişiyi ya da eseri hiç de hak etmediği bir yere taşır. Bugüne kadar yargılamayla gündeme gelen eserler veya yazarlar eğer yargı önüne çıkarılmasaydı, ne okunur ne de ciddiye alınırdı!

Bazı üretimlerden sadece şikâyet etmekle yetinen duyarlı bireyler, duygusal bir saldırı olan hakarete karşı duygusal tepki vermekten pek öteye geçemezler. Aydın düşünce dünyasındaki bir problem karşısında öncelikle akılcı tavır almalıdır. Milliyetçi aydın, bu tavrın gereği olarak, ifade ve düşünce özgürlüğünün bayraktarı olmalıdır. Onun kendini sorumlu hissettiği toplumsal dünyanın düşünsel bakımdan derinleşmesi buna bağlıdır.

Özgürlük ortamında dile getirilen farklı fikirler, bireylerin ya da bir fikir camiası mensuplarının hoşuna gitmek ve onların tezlerine uygun olmak zorunda değildir. İfade özgürlüğünün olmadığı bir ortam ise ahenkli bir dünya değil baskı ortamıdır. Farklı düşüncelerin ortaya atılıp tartışılmadığı bir toplumsal-kültürel dünya donmuştur. Orada tekrarlanan aynı şeyler kavrayışımızı geliştirip ruhumuzu tekâmül ettiremez. Ancak fikirlerin cıvıldadığı bir dünya insanın iç dünyasını geliştirip zenginleştirir.

Türk milliyetçileri sadece duygusal tepkilerle ortaya çıkmak yerine, sanat, edebiyat ve felsefede çağı kuşatan, çağın ruhunu yeniden inşayı hedefleyen eserler üretmelidir. Mücadeleyi kuru bir millî duyarlılık gösterisinden çıkarıp fikir, sanat ve edebî eser üretimine taşımak gerekir.  


Türk Yurdu Kasım 2006
Türk Yurdu Kasım 2006
Kasım 2006 - Yıl 95 - Sayı 231

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele