AVRASYA’DA STRATEJİLERİN BİLEK GÜREŞİ

Kasım 2006 - Yıl 95 - Sayı 231

 

                Dünya, tek kutupluluk sürecine gireli on beş yıl oldu. Bu zaman içinde ABD bütün gücüyle Avrasya’nın üzerine yüklenmiştir. Dünyanın en eski kıtası olan Avrasya ülkeleri bu baskıyı iliklerine kadar hissetmektedir. Soğuk Savaşın bitişinin meydana getirdiği şaşkınlıkla Avrasya’daki güçlerin karşı atağa geçmeleriyse uzunca zaman aldı. Gelinen aşamada ABD’nin Avrasya’da istediği gibi at oynatacak durumda olmadığını son İran’ın nükleer enerjiye sahip olma krizi ortaya çıkarmıştır. ABD, soğuk savaştan bu yana ilk defa İran konusunda daha temkinli, dikkatli ve hesaplı hareket etme lüzümu duymaktadrı. Buna karşılık henüz kıtasal güç aşamasında olan Cin, Hindistan ve Rusya organize olma sinyalleri vermektedir. Avrasya’nın dolaysıyla da kürenin geleceği; Avrasyalı güçler ile Atlantikçi güçler arasındaki stratejik mücadele tayin edecektir. Avrasya, küresel hâkimiyet için karşıt stratejilerin bilek güreşi yaptığı bir arenaya dönüşmüş durumdadır. Geleceği bu stratejilerin başarıları ya da başarısızlıkları tayin edecektir.

                 

Bütün Zamanların En Büyük Gücü

                Küresel tek güç ABD, dünya üzerindeki istisnai rolünü sürdürebilmek için küresel stratejisinin ne olması gerektiğini belirlemeye çalışırken; Avrasyalı güçler de geçikmeyle de olsa bu güçten kıtalarını nasıl koruyacaklarının hesabını yapmaktaydılar.

ABD stratejisini  Brezezınskı yazdığı “Büyük Satranç Tahtası” adlı eserle bir anlamda ortaya koymuştur. Bu stratejinin özü, “ABD’nin 21. yüzyılda dünya hâkimiyeti Avrasya’daki hâkimiyetine bağlı olduğunu” söyler. Brezezınskı, dünya nüfusu, doğal kaynakları ve ekonomik etkinliği acısından en büyük kıta olan Avrasya’da gücün nasıl kullanılacağı ABD’nin küresel hâkimiyetinin temel nirengi noktası olduğunu iddia etmiştir. ABD, bu bağlamda Avrupa, Asya ve Ortadoğu’daki anlaşmazlıkları, başka herhangi bir rakip süper gücün Amerikan çıkarlarını tehdit edecek biçimde ortaya çıkmasını engellemek üzere yönlendirilmiştir.

Aynı stratejik hedefi işaret eden farklı yaklaşımlardan bir diğerini de Thomas Barnett ortaya koymuştur.  Barnett, başta Türkiye olmak üzere, halkları Müslüman olan ülkelerin tamamını küreselleşmeye Entegre olmamış Boşluktaki ülkeler olarak gösterir. Entegre olmamış boşluktaki ülkelerin büyük çoğunluğu Avrasya’da olan ülkelerdir. Bu ülkelerin yine tamamına yakını bağlantısızdır. Ona göre, bağlantısızlık tehlikenin adıdır. Bağlantısızlığın sona erdirilmesi, çağımızın ve istemediği halde bağlantısızlıktan mustarip olan kişilerin neden olduğu ahlaki sorumluluğun gerektirdiği belirleyici bir güvenlik görevidir. ABD’nin terörizme karşı yürüttüğü küresel savaşın, gerçekte bir güvenlik kuralları dizisinin açık şekilde tebliği ve dayatılması küreselleşme için bir zorunluluktur.

“Küreselleşmenin On Emri”

Uzun yıllardır ABD’li yetkililer barışla savaş; savaşla da küreselleşme arasında büyük bir ilişkinin olduğunun farkındaydılar. Bu ilişki savaş kültürünün hem iş  dünyasının tüccar kültürünü desteklediğini hem de onun tarafından desteklendiğinin farkındaydı. Bu yüzden henüz küreselleşme olgusu revaçta değilken 1971’lerde ABD Dış İşleri Bakanı William Rogers “Nixon Yönetimi, bir iş yönetimidir. Görevi Amerikan iş çevrelerini korumaktır” demişti. Küreselleşme ile tüccar ve güç ilişkisini aynı konsept içerisinde değerlendiren Barnett ise bunu şöyle açıklar: (1) Kaynak ararsan bulursun ve fakat… (2) İstikrar yoksa piyasa yoktur; (3) Büyüme yoksa istikrar yoktur (4) Kaynak yoksa büyüme yoktur; (5) Altyapı yoksa kaynak yoktur; (6) Para yoksa altyapı yoktur; (7) Kural yoksa para yoktur; (8) Güvenlik yoksa kural yoktur; (9) Leviathan yoksa güvenlik yoktur ve (10) (Amerikan) irade(si) yoksa Leviathan (ABD ordusu) yoktur. Askeriyenin piyasa bağlantısını anlamak yalnızca iyi iş değil, aynı zamanda iyi bir ulusal güvenlik stratejisidir de.

Bu küresel gerçeğin ABD tarafından olduğu kadar Avrasyalı güçlerden Çin, Hindistan, İran ve Rusya tarafından da çok iyi kavranıldığını gelişmeler göstermiştir.

 

Küresel Gücün Operasyonel Stratejileri

Çok açık biçimde ifade edilmelidir ki, “teröre karşı” olduğu söylenen ABD askeri operasyonları, sonuçta İslam’a karşı operasyonlara dönmüştür. ABD; Batıyı, Vatikan’ı ve İsrail’i de yanına alarak İslam’a yönelik olarak topyekün bir askeri, psikolojik ve siyasi bir harekâtı sürdürmektedir.  Karikatür krizinden İran’ın nükleer enerji elde etmesine karşı; Afganistan’dan da Lübnan’a kadar uzanan operasyonlar, bir yönü itibarıyla İslam’ı marjinalleştirme operasyonlarıdır.

Diğer yandan ABD, yumuşak gücünü kullanarak “Kriz/Borç Stratejisi”, yumuşak ve sert gücünü birlikte kullanarak da “Demokratikleştirme ile Özgürleştirme Stratejileri” ile Rusya ve Çin’i Kuşatma ve Çevreleme stratejilerini devreye soktuğu görülmektedir. Bunları kısaca açıklamak yararlı olacaktır.

 

1. İslam’ın Marjinalleştirilmesi Stratejisi

Küreselleşme çağında ABD’nin Batılı dinlere karşı Doğulu din stratejisini devreye sokmuştur. Daha açıkçası verilen mücadeleyi İslam/Konfüçyüsyen dinlerine karşı Hristiyan/Musevi ittifakının yürüttüğü küresel bir savaş olarak nitelendirmeye çalışmaktadır.

ABD’nin askeri gücünü kullanarak “süper güç” olduğunu göstermek için “yeni düşmanlara” ihtiyacı vardı. Bunun için neye ve nereye odaklanması gerekeceğini de A. Lake yazar; "Savaşmak için yeni bir düşman ideoloji arayan Amerika'nın hâlihazırdaki tek süper güç olması sebebiyle, İslâm üzerine yeni bir ıslah hamlesinde başı çekmeye kendini odaklaması gerekir".

ABD herkesin üzerinde ittifak edebileceği bir düşman olarak önce adına “kökten dinci” ardından da “İslâmi terör” dediği bir olguyu gösterdi. ABD, SSCB’ye karşı önce müttefik olarak işbirliği yaptığı Bin Ladin’i ve Vahabi guruplarını, İran’a karşı destekleyip yönlendirdiği Saddam’ı yeni stratejik tehdit doktrinin gereği olarak birdenbire düşman ilan etmesinin nedeni budur.  Dış İşleri Bakanı Rice, BOP’un amacını açıklarken amacın Fas’tan Malezya’ya 22 ülkenin –ki tamamı Müslüman’dır- değiştirilip, dönüştürüleceğinden söz etti. Berlusconi “Hristiyan Medeniyetinin İslam Medeniyetinden üstün” olduğu anlamına gelen sözler etti. İslam’ı aşağılamaya yönelik karikatürler, filmler ve romanlar üretildi. Yeni Papa, durup dururken eski bir metini kaynak göstererek İslam’a yönelik ağır ifadeler kullandı. İslam deyince terörü, terör deyince de İslam’ı akla getiren bir anlayışın yayılması için siyasetçisinden karikatüristine kadar bütün Batı’lı emperyal odaklar özel bir gayret içine girmişlerdir. Başkan Bush; ABD’nin “İslamcı faşistlerle savaş halinde olduğu açıkça görüldü” şeklinde bir açıklama yaptı. Yapılan savaşın daha önce “Nazi ve Komünistlerle” yapılanın aynısı olduğunu da ifade etti.

İslam’a yönelik bunca saldırı ve değerlendirmenin arkasında İslam’ı marjinalleştirerek köşeye sıkıştırma gayretleri vardır. Uygulanan strateji bir yandan Müslüman ülkelerin ezilerek etkisizleştirilmesini, diğer yandan da İslam’ın ABD/Vatikan/İsrail çıkarlarına uygun bir içeriğe kavuşturulmasını esas almaktadır. Ilımlı İslam ve Avrupa İslam’ı projelerinin arkasında bu amaç saklıdır.

         

2. Kriz/Borç Stratejisi

IMF, DTÖ, Dünya Bankası, NATO, Davos Ekonomik Formu, Bilderberg vb. üzerindeki hâkimiyeti ile küresel bir devlet hüviyetindeki ABD; kendisine uygun yeni bir dünya kurmak amacıyla harekete geçmiştir. Yukarıda sözü edilen güdümlü kurumlar bir yandan finansal krizler yaratarak, hedef ülkelerin mali politikalarını yönlendirmekte diğer taraftan o ülkeleri borçlandırmaktadır. Bunun yöntemi de şöyledir; hedef ülkede önce kriz yaratılacak, daha sonra krizden o ülkeyi kurtarmak için borç verilecek sonra da ülkenin yönetiminden, kaynakları kullanma biçimine kadar her şeyi üzerinde söz sahibi olunacaktır. Kriz sonrası verilen bu borçların ne işe yaradığını John Perkins, ünlü eserinde şöyle ifade eder: “Dış yardım olarak verilen borçlar bugünün çocuklarını ve onların torunlarının birer rehine olmaların garantiliyor. Sırf bize olan borçlarını geri ödemek için, şirketlerimizin doğal kaynaklarını talan etmelerine izin vermek ve eğitim, sağlık ve diğer sosyal hizmetlerinden vazgeçmek zorunda kalacaklar”.

 

3. Demokratikleştirme (!) Stratejisi

Demokratikleştirme stratejisini ABD, “yumuşak güç” kullanarak devreye sokmaktadır. Yumuşak gücü Joseph S. Nyr Jr. ABD’nin “istediği şeyi başkalarının da istemesini sağlamaya, yumuşak güç adını vermektedir” O, “eğer istediğim şeyi istemini sağlayabilirsem, o zaman yapmak istemediğin şeyi yapmaya seni zorlamama gerek kalmaz.  Yumuşak güç aynı zamanda iknadan veya insanları tartışarak harekete geçirmekten de farklıdır. Ayartma ve cezbetme kabiliyetidir. Cezbetme çoğu zaman karşındakini gönüllü itaatkârlığa veya taklide sevk eder” der.

Sovyet sonrası SSCB’den ayrılan ülkeler sözde demokratikleştirerek, gerçekte ise daha çok ABD’ye bağımlı kılınmaktadır. Bu amaç için George Soros, Vatikan, çeşitli uluslar arası kuruluşlar ve ABD’nin koordinatörlüğünde milyarlarca dolar yeni bağımsız olan devletlerin yönetimlerini değiştirmek amacıyla kullanılmaktadır.

Demokratikleştirilmek amacıyla renkli devrimlere sahne olan ülkelerden Ukrayna ve Gürcistan’da olup bitenler oldukça açıklayıcıdır. Örneğin; Ukrayna’da ABD'ye ait olan 'Uluslararası Kalkınma Ajansı', 'Ukrayna Eğitim Reformu' adlı bir organizasyonu destekleyerek Ukrayna'da radyo ve televizyon programları başlatmış; Ukrayna vatandaşlarını hükümeti ve hükümetin ekonomi politikalarını değiştirmesi için kışkırtmıştır. Aynı oyun Gürcistan, Kırgızistan, Lübnan ve Özbekistan’da da kullanılarak sonuç alınmaya çalışılmıştır. 

 

4. Özgürleştirme (!) Stratejisi

                Özgürleştirme stratejisi; askeri güç ile ekonomik gücü birlikte kullanarak başkalarının fikirlerini değiştiren sert komuta hareketidir.

Amerika 11 Eylül saldırılarının hemen ardından “özgürleştirme” stratejisini devreye soktu. Özgürleştirme ülkelerin konvansiyonel silahlar vasıtasıyla harabeye çevrilip sonra da işgal edilmesi anlamına gelmektedir. “Özgürleştirilen” (!) ülkelerden ilki Afganistan olmuştur. Afganistan’ın görünürdeki “özgürleştirilmesinin” nedeni, El Kaide Örgütünün orada olması ve Afganistan’da Taliban adlı baskıcı fanatik bir gurubun yönetimde olmasıydı.

Afganistan’dan sonra sıra Irak’a gelmişti. Irak’ın özgürleştirilmesinin görünür nedeni ise “kimyasal/biyolojik/nükleer silahlara” sahip olması ve diktatör Saddam tarafından yönetilmesiydi..

Halbuki, “Blood and Oil” ve “Resource Wars” gibi kitapların yazarı Prof. Michael Klare, Irak’ın özgürleştirilmesi için kan gölüne çevrilmesinin nedenini şöyle açıklar; “Irak’ın kontrolü, petrolün yakıt olarak değil, güç olarak kullanımı içindir. İran Körfezi’nin kontrolü; Avrupa’nın, Japonya’nın ve Çin’in kontrolü içindir. Böylelikle musluk ABD’nin elinin altında olacaktır” demektedir. 

 

5. Rusya İle Çin’i Kuşatma/Çevreleme Stratejisi

ABD’nin en önemli stratejik görev olarak Avrasya bölgesinde rakip bir stratejik bloğun kurulmasına engel olmak” olarak belirlediğini yukarda belirtmiştik. Amerikan karşıtı böyle bir stratejik bloğun da ancak Cin, Rusya ve Hindistan ekseninde olacağı için ABD, Hindistan’ı yanına çekmek, Çin ve Rusya’yı ayrıştırarak çevreden kuşatmak gibi bir strateji izlemektedir.

Çin, Hindistan ve Rusya’nın oluşturmaya çalıştıkları “Asya İttifakı”nın fikir babası olan KGB’nin eski yöneticilerinden Yevgeni Primakov… “Pentagon ve CIA, bu ittifaka çelme atma peşinde” olduğunu söylerken ABD’nin bu stratejisine dikkat çekmiş olmaktadır.

ABD, Avrasya’daki güçleri birbirinden ayrıştırarak etkisizleştirmek stratejisini mümkün olan her yolu deneyerek yapmaktadır.

ABD, Çin’in kuşatılması ve çerçevelenmesi stratejisinin gereği olarak da Çin’i besleyen enerji kaynakları, petrol boru hatları ve su yolları üzerinde hâkimiyet kurmayı birinci önceliklerinin arasına almıştır. ABD’nin; Afganistan, Irak ve Lübnan’a yaptığı müdahalelerle su yollarının ve enerji vanalarının denetim altına alması da doğrudan doğruya bu amaca hizmet etmektedir. BOP, GOP’un hedefleri ile Kafkas/Karadeniz/Ortadoğu operasyonları uyanmakta ve yükselmekteki Çin' in kuşatılması anlamında oldukça önemli adımlardır.

Diğer yandan ABD, Hindistan’ı Çin’e karşı kullanmak için de Hindistan’ın nükleer silah elde etme faaliyetlerine göz yummuş hatta desteklemiştir. ABD, böylece Hindistan’ı bölgede Çin'i dengelemek ve çevrelemek için kullanmaya hazırlanmaktadır.

 

Avrasya Bloğunun ABD Karşısındaki Savunma ve Sakınma Stratejileri

                Rusya, Çin, Hindistan, İran vb. ülkeler; ideolojik, ekonomik, dini ve diğer nedenler yüzünden tek kutuplu hale gelmiş olan dünyadan bir an önce kurtulmak amacıyla ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. Kurumsallaşma eğilimi gösteren ABD’nin küresel hâkimiyetinin, uzun yıllar sürmesi halinde dünyanın yaşanır olmaktan çıkacağını düşünen Avrasyalı güçler, ABD’nin bu amacına karşı mümkün olan her platformu kullanarak harekete geçmişlerdir. ABD’nin küresel hâkimiyet hedefinin ürettiği kaygılar iki temel olguyu ortaya çıkarmıştır. Bunlardan birincisi başını Rusya’nın çektiği Avrasyacılık akımıdır, diğeri de Çin’in dominant faktör olarak öne çıktığı Şanghay İşbirliği Örgütüdür. Avrasyacılık akımı Rusya ağırlıklı olup daha çok ideolojik yoksulluktan, ŞİÖ ise daha çok Çin ekseninde askeri ve ekonomik ihtiyaçlar tarafından tetiklenmiştir.

 

Avrasyacılık Akımı

Avrasyacılık, çokulusluluğu varsayan, ama Rus unsurunu da merkeze koyan stratejik bir tasarımdır. Tanıl Bora’ya göre; “Bu tasarımın kalbinde, romantik Alman milliyetçiliğinin “kan ve toprak” şiarından farklı olarak “kandan önce toprak” ilkesi vardır. Toprağın, yani coğrafi alanın bütünlüğü, etnik ve milli kimliklerden daha belirleyici ve daha kutsal”. Avrasya, Avrasyalı ve Avrasyacılık kavramlarını; klasik Avrasyacılar,  Rus ve Rusya odaklı olarak tanımlamışlardır.

Günümüz Avrasyacıları BDT’nin Rusya’nın milli çıkarlarına uygun “asimetrik entegrasyon” modeliyle, efektif ve fonksiyonel bir “Avrasya Merkezi Entegrasyonu”na dönüştürülmesini savunmaktadırlar.

Avrasyacılığın etkin takipçilerinden Dugin’in Avrasya görüşü şöyledir: “Avrasya’da coğrafi ve stratejik birlik bir alınyazısıdır. Böyle bir birliğin merkezinde muhakkak Rusya bulunmalıdır. Birliğin hareket gücü, kaçınılmaz bir surette Rus halkı olmalıdır”. Aynı vurgu Dugin’in yazdığı “Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım” adlı eserin her yanında vardır.  O, “Yeni Avrasya imparatorluğu, dünya tarihi ve jeopolitiğinin coğrafi ve siyasal kaderine yazılmış bir alınyazısıdır. Bu yazgıyı tartışmak anlamsızdır” der.

 

ABD Karşıtı Bloklaşma: Şanghay İşbirliği Örgütü

Şanghay İşbirliği Örgütü daha çok Çin’in ağırlığının hissettirdiği bir savunma/sakınma stratejisi ya da ittifakı olduğu söylenebilir. 11 Eylül saldırılarının ardından Avrasya coğrafyasına üsleri ve askerleriyle taşınan ABD’ye karşı en etkili direniş ŞİÖ tarafından gösterilmiştir. ŞİÖ, Amerika’nın küresel projelerine tehdit olma yeteneğini artırarak sürdürmektedir.

ŞİÖ’yü kıtasal ve küresel ihtiyaçlar türetmiştir. Hintli bir gazetecinin zamanla “bugün tehlikeli bir biçimde tek kutuplu hale gelmiş gibi görünen bir dünyayı dengelemek için Rusya, Hindistan ve Çin’in stratejik bir üçgen oluşturması” gerektiğini savunan sözlerini veya Venezuela Cumhurbaşkanı’nın “21. Yüzyıl çok kutuplu olmak zorundadır ve hepimiz böyle bir dünya düzeninin oluşması için çabalamalıyız” şeklindeki yaklaşımı temelde ABD karşısında dünyanın büyük bir bölümünün içine düştüğü çaresizliği anlatmaktadır.

Bütün bu söylemler, tek küresel güç olan ABD’nin bir biçimde dengelenmesi ve durdurulması ihtiyacına vurgu yapmaktaydı. İşte ŞİÖ bu ihtiyacı karşılamak amacıyla 2001 yılında kurulmuştur. Bu tarihten itibaren ŞİÖ, istikrarlı bir gelişme süreci izlemiştir. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’ı kapsayan Örgüt, geçen yıl yapılan Astana Zirvesinde İran, Pakistan ve Hindistan’ı gözlemci statüsünde kabul etmiştir.

Gözlemci ülkeler ile birlikte 37 milyon km’lik bir alanı ve 2,7 milyar nüfusu kapsayan Örgüt bu özelliği ile rakiplerini tedirgin etmektedir. Putin, “üye ve gözlemci ülkelerin toplam nüfusunun üç milyarı aştığını, dolaysıyla örgütün aldığı kararların dünyayı etkileyeceğini” belirtti. ŞİÖ’ nün verdiği cesaretle zirveden hemen sonra Kırgızistan ile Özbekistan, ABD’den üslerini tahliye etmesini istedi.

  • nün faaliyetleri sonucunda ABD’nin başını çektiği Batı kamuoyunda, “acaba NATO’ya alternatif bir güç mü ortaya çıkıyor?” ve “ABD’nin bölge üzerindeki hegemonyası sona mı eriyor?” şeklindeki sorulara sormalarına neden oldu.

Kamilov’un yazdığı gibi “Üye ülkeler aksini söylemelerine karşın Şanghay işbirliği Örgütü’nün ABD’nin bölgedeki hegemonyasını kırma ve NATO’ya alternatif bir örgüt olma çabasında olduğu açık. Dolayısıyla ABD ve Avrupa’nın telaşları boşa değil. Rusya ile Çin’in başarılı askeri tatbikatları ABD’yi bölgeden uzaklaştırmak için iş birliğine hazır olduklarını gösteriyor”.

ŞİÖ’nin Rusya ve Çin’in önderliğinde önemini artırmasının nedenlerinden biri de ABD’nin renkli devrimleri destekleyerek “demokrasiyi yayma” çabalarının bölgede kanlı olaylara yol açması, Nitekim Kırgızistan ile Özbekistan istikrarsızlığının bir örneği. İran’ın örgütü üyelik isteği ise uluslararası izolasyonlardan kurtulmak gayesiyle açıklanabilir.

Küresel hâkimiyetin süresinin ve derinliğinin Avrasya’daki etkinliğine bağlı olduğunu düşünen ABD, bütün dikkatini ve operasyonlarını bu bölgeye yoğunlaştırmıştır. Avrasya kıtasının jeopolitik ve jeostratejik derinliği kıta üzerinde hâkimiyet peşinde koşan Atlantik ötesi güçlere sınırlı bir imkân tanımaktadır. Atlantik ötesi gücün kıta içi ittifaklar ve dostlar bulmadan bölgede uzun vadeli etkinlik kurması mümkün değildir. Bölgede yalnız güce dayalı bir stratejinin başarılı olma şansı yoktur. Bu yüzden ABD, hem AB’ye hem de Hindistan’a sıcak mesajlar vererek onları yanında tutmaya çalışmaktadır.

Avrasya’da yaşayan tarihi ve köklü milletler de yüzyıllardır komşuya düşman, düşmana komşu stratejisi uygulamışlardır. Ancak küresel gelişmeler ve ABD’nin dayanılmaz baskısı bu durumu değiştirmiştir. Rus entelektüellerin başını çektiği Avrasyacılık olgusu daha çok komünizmin bıraktığı ideolojik boşluğu doldurmaya aday olarak görülmektedir. Ancak Şanghay İşbirliği Örgütü, ABD’nin stratejik tehditlerine karşı çok önemli bir platform niteliğine her şeye rağmen henüz ulaşamamıştır. ŞİÖ; nüfus, kaynak, birikim, toprak ve değer yönünden devasa bir görünüm arz etse de kısa vadede ABD’nin hem sert hem de yumuşak gücüne karşı koyacak imkânlara sahip gibi gözükmemektedir.

Avrasya, küresel hâkimiyet peşinde koşan ABD ile ona karşı direnmeye çalışan Avrasyalı güçlerin sahneye koydukları stratejiler arasındaki bilek güreşlerine sahne olmaktadır. Yalnız Avrasya halklarının değil, dünyanın kaderini de Avrasya’daki stratejilerin bilek güreşleri tayin edecektir!


Türk Yurdu Kasım 2006
Türk Yurdu Kasım 2006
Kasım 2006 - Yıl 95 - Sayı 231

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele