TOPRAK RENGİ

Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

 

            Yine sabah oldu. Türkiye saati ile 3,5, burada 4,5. Dünyanın doğusu. Ortalık ağardı. Sisler arasında, toprak rengi bir şehir. Şehir mi(?), köy mü (?) ayırt edemiyorum. Belki de Orta Çağ’dan yeni  çıkmış, ama hiç bozulmadan günümüze ulaştırılmış (kasten)  bir müze şehir (!).  Yıkık, dökük, harabe…

            Balkondan kuş sesleri geliyor. En çok da kumruların. Bu karışık, köhne, harabe şehirden kaçan tüm kuşlar, şehrin tek yeşil bu tepesinde,  nefes almak ister gibi toplanmışlar: Bülbüller, serçeler, güvercinler, alakargalar, ispinozlar ve diğerleri … Dinlemek için balkona çıkmak istiyorum. Ama karar vermem zor. Otuz yıldır  -belki daha fazla-  kimse balkona çıkmamış. Savaş başladığından beri. Hedef tahtası olmamak için belki de. Yılların tozu-toprağı birikmiş- sinmiş her yere. Belki de böylesi kuşlar için iyi olmuş. Sahipsiz tüm balkonlar onların artık. Saçaklarda yuvalar… Yine de cesaret edip çıktım balkona. Ayağım çıplak, sarı toza batarak. Dingin bir hava. Hafif serin. İnsanlar Ezanla birlikte besbelli çoktan uyanmış. Burası Müslüman bir ülke. Üstüne güneşi doğdurmaz, güneş batınca da ortalıkta dolaşmaz. Sabah ve yatsı ezanı ile hayat başlar ve susar.

            Etrafta sıra sıra dağlar. Tüm şehri avucuna almış gibi. Sisler içinde bir o kadar uzak. Tüm şehrin etrafında çepeçevre, yani bir o kadar yakın. Sisler ve hâlâ devam eden toz bulutunun ardında saklanmaya çalışan bu şehir, daha gizemli, daha fakir ama hâlâ mağrur görünüyor. O toprak damların, kurşun değmemiş yeri kalmamış duvarların, direklerin, ağaçların ardında ne gizemler yatıyor: Ne kahramanlıklar, ne sefalet, ne çatal yürekler, ne ihanet, ne uyuşturucu hesapları… bilinmez.

            --------------

            Uzaktan, aslında otelin hemen yakınından geçen ABD helikopterlerinin havayı yırtan sesi ile sabahın mahmurluğu da, şehrin büyüsü de bozuldu.

 

            Karşımda duran bir hayal değil.

            Dünyanın, dünya siyasetinin, insan bencilliğinin kendisi. Apaçık...

            ----------------

            Az sonra… Sisler dağılacak, toz bulutu daha da artacak, sokakları caddeleri, toprak rengi evlerin arasındaki toprak yolları, toprak rengi elbise giymiş, tunikli –sarıklı, çoğu çıplak ayaklı- toza bulanmış- binlerce adam dolduracak…

            Kapısında   No weapon”  yazan otelden içeri karagözlüklü, görünüşü medenî, ruhu terörist, dünyaya ve buranın karabahtlı – akgönüllü- toprak rengi yüzlü insanlarına tepeden bakan askerler girecek. Bazıları çıkıp, dev ciplerine binip şehri teftişe gidecek. Yandaki “wedding hall” yazan binanın tepesinde asılı duran dev bez afişte Şah Messud “the hero of Afghanistan” yazısının üstünde gururla bakarken, Afganlı o salonda asla gerçek düğününü yapmayacak.

            Amerikalının  kara gözlüğü gözünde,  makinalısı  elinde, bacakları açık tetikte beklerken…

            ---------------

            Sabahtan beri 2 hastaneyi dolaşıp duruyoruz. Sefaletin kol gezdiği bu şehirde hastaneler de sefaletten nasibini almış. Yataklar çıplak, örtüler eski-yırtık. Tıbbî malzeme yok. Yatan hastaların yemeği, refakatçiler tarafından getirilmiş. Ortalık yağlı, etli pilav kokusu ile dolu. Cam kenarları, yatak örtüleri yemek masası gibi. Ziyaret saati mi? O ne demek?

            Hastane besbelli “biz geleceğiz” diye toparlanmış, silinmiş, yerler hâlâ yeni yapılmış paspasın ıslak izleri ile dolu. Lüzumsuz (?) hastalar taburcu edilmiş. Hastalığın kol gezdiği bu şehirde yatakların çoğu boş. Çünkü VIP (!)  odaları bile var. Ama yalnızca çarşafları sağlam olan, ama rengi beyaz değil gri, demirleri boyalı karyolalardan oluşan tek kişilik, beton zeminli odalar…

            Refakatçi, ev sahibi,  ünü  kendinden menkul hanım doktor biraz sabırsız. Gördüğümüzü gördük, öğrendiğimizi öğrendiysek, yani işimiz (!) bittiyse yanımızdan ayrılmak, muayenehanesine  gitmek istiyor. Vakit daha öğlen bile olmadı.

 

            Hastanenin dışı kalabalık, hastalar bekliyor. Hastane içi boş-sakin. Koridorlarda görevli dışında pek canlı yok. Ameliyathanede de hasta… Misafir doktor bey, bu işe çok bozuldu. Haklı da. Yığınla hastasını, ameliyatını bırakmış, bu ülkeye “biraz faydam olur  mu?” diye gelmiş. Bir hafta önemli bir süre. Kaybedeceği paranın hesabını bile yapmamış. Ama umursamıyor. Ev sahibi doktor hanımın  sabırsızlığı can sıkıyor.

            Dışarıda toz-toprak, havada toz-toprak bulutu. Bekleyen hasta yakınlarının ayağında toz-toprak, hastane içinde  yüreklere sinmiş toz-toprak… Silinir mi acaba?

            Hafif meyilli ana caddeden aşağı, şehrin merkezine iniyoruz minibüsle. İçi dantelli örtülerle süslü, koltuklar ve yerde serili makine halısının toz içinde olmasına inat. Yolun kenarındaki tepelerden caddeye doğru inen sokaklar  eğri-büğrü, kenarlarındaki arkvari oyuklardan pis sular akıyor, çocuklar çıplak ayakları ile oynarken. Camlar kırık, duvarlar yıkık… Cadde kenarlarındaki fırında, 2-3 taş basamakla çıkılan topraktan yapılma dükkânda peştun fırıncı bağdaş kurmuş, eli ile açtığı ekmek hamuruna şekil verip fırına atıyor. Esmer undan lavaş gibi… Pişmiş ekmekleri sokak kenarına dükkân önüne asıyor, kasaptaki etler gibi… Yoldan kalkan onca toz üstüne çöküyor. Pişmiş ekmek toprak renginde, üstüne konan toz gibi. Ekmeğin tadı, toza inat güzel. Ve doyurucu. Toprağın özündeki bereket gibi…

            Ana caddede trafik korkunç. Binlerce eski, vuruk, çarpık araba birbirini umursamadan geçiyor toprak caddeden. Toz bilek boyu, toz bulutu metrelerce…

            Yolun ortasında, toza oturmuş burkalı bir kadın. Mavi burkası solmuş, uçları yerde sürünmekten yırtılmış, plileri bozulmuş. Burkanın deliklerinden gözlerindeki yalvaran ifade zor seçilebiliyor. Arabalar ha değdi ha değecek. Ezilecek diye korkuyorum. Ama… O aldırmıyor. Çıplak ayakları çatlak ve nasırlı, çamur içinde.

            Arkasında beli yarıya kadar bükük, yaşlı, kırlaşmış kirli sakalı göbeğe inen, esmer yüzlü sarıklı bir  adam. Başına doladığı kocaman kat-kat sarığın kenarları, avurtları çökmüş kemikleri çıkmış yüzünü daha da yaşlı ve hasta gösteriyor. Ayakları çıplak, kirli, çamur içinde ve çatlak. Yürüyemiyor, yalnızca sürükleniyor. Belki de gazi bir mücahit?

            Ama olamaz!

            Bunlar, gelen geçen arabalardan, ezilme pahasına dileniyorlar.

            Midem  bulanıyor…

            --------------

            Sokaklar dilenci dolu. Bir iken iki, iki iken dört, 16 ve…. Geometrik artış gibi çoğalıyorlar. Bir şey vermeye gör yeter ki. Nereden bitiyor bu insanlar? Solmuş yırtık burkalarını sürüyen kadınlar, dizden takılmış protez bacağını sürekli gösterip sokak boyunca peşimizden gelen orta yaşlı sakallı adam, elindeki tütsü tenekesini bize sallayıp para isteyen çocuklar… Tavuk sokağındaki dükkânın kapısını barikat gibi tutmuş bunca insan… Müslüman, mücahit Afgan halkının gururlu olacağını bekleyen ben… Ruhum yaralanıyor.

 

            Oysa buradan Taliban geçmişti…

            Sıkı bir din (?) rejimi…

            İslamda dilencilik yoktu…

            Ama…

            Taliban yanlıştı…

            Dinin algılanışı yanlıştı…

            Dilencilik yanlıştı…

           

            Burkalı kadının da, diğerlerinin de hatta tek ayağı takma olan adamın, protez ayağı da kirli idi, çamurlu idi, toprak rengi…

 

            Üstlerindeki kıyafette…

            Gönülleri de…

            Toprak rengi…

 

            Belki de benim gönlüm toprak rengi idi, çamur rengi…

            Gerçeği anlamak istemediğim için…

            ---------------

            Gerçek olan hayattı…

            Yaşamak için para lazımdı.

            Gerçek olan para idi 

            Gerçek olan açlık idi…

            Ha gönül açlığı, ha göz açlığı, ha mide açlığı…

            ABD’nin, AB’nin, Rusya’nın, Çin’in gözü aç idi,

            Afganlının midesi…

            ----------------

            Handan’ın yanında çalışan Afgan kadın, kendi payına düşen öğle yemeğini yememiş. Plastik kaba koyup gizlice evine götürmüş kocasının şehit düşmesi sonrasında kayınpederinin “evden birkaç boğaz azalsın” diyerek kovduğu çocukları yedikten sonra, tabaktaki yemek bulaşığını ekmeğine sürerek karnını doyurduğunu öğrendiğinde ve sonra bana anlattığında…

            Ağzımdaki lokma boğazıma takıldı, kaldı…

            Önemli olan mide açlığı da değildi…

            Göz açlığı idi…

            -----------

            Hem dilencilik bazı insanların ruhunda vardı.

            Ülkemdeki gibi…

 

            Mücahit Afganlı hayallerim kalın bir toz bulutunun ortasında kalıyor. Hayallerim toz renginde, toprak renginde. Ruhum gibi… Gururum incinmiş…

            Öylece bakıyorum onlara…

            Elimde bozuk Afganiler…

            -----------

            Toprak caddeler ana-baba günü. Burkalı kadınların az, erkelerin bol olduğu caddeler. Teneke dükkânlar, yollarda –meydanlarda çöp yığınları, el arabalarındaki kazanlarda pişen patates kızartması, bol yağlı pilavlar, etler. Havada ağır bir yağ kokusu…

            Minibüs, üstünde belli belirsiz bir hastahane tabelası olan dar, koridor gibi geçidin içine daldı caddeden. Koridor değil dehliz gibi. Her iki yanda onlarca erkek: Yaşlı-genç, sakallı, cübbeli, Afganili, ayağı terlikli veya çıplak, avurtlakları çökmüş, dişleri sararmış, renkleri solmuş, esmer renkli… Kimi peştun kimi Türkmen, Özbek… Her bir yüz ödül alacak fotoğraf gibi. Çekemiyorum. Çekiniyorum. Yabancı bir hanımım, hem de burkasız. Onların arasından nasıl  geçilir, nasıl fotoğraf çekilir?

            Bunlar hasta yakını erkekler, ses çıkarmadan bekliyorlar, itiraz etmeden, sıra kavgası yapmadan.

            Avlusuna girdik hastanenin, dehlizden geçip.

            Hastane içi sessiz, duvarlar suskun, yatak çarşafları soluk. Hastalar yataklarında sessiz. Ameliyattan çıkan da, doğum sancısı çeken de suskun. Ruhları yorgun, dilleri lâl. Bakışlarını yakalamaya çalışıyorum, olmuyor. Çoğu duvarlarla dost olmuş, susuyorlar. Çökmüş karyola da, paslı demirler  de yırtık çarşaflar da, boyası dökülmüş duvarlar da depresyonda sanki. Yeni doğmuş bebek bile ağlamıyor, mırıldanıyor yavaşça, anne göğsünü alıncaya kadar. Anne bir yavruya bakıyor, bir bize. Suskun, sessiz, eli bebeğinde, eli göğsünde, eli böğründe, yalnız ve çaresiz.

----------

            Acil servis yoğun bakım (!) odası burası. İlaç dolabında birkaç serum, 3-5 ilaç, birkaç enjektör – kaynatmalı-.

            Sağdaki boyası dökülmüş demir karyolada bir kadın yatıyor. Gencecik, belki 18 belki 20’sinde. Kocaman karnında sanki üçüz taşıyor. Elim karnına gitti gayri ihtiyari. Dev karında küçücük bir bebek. Ölümü, canlı mı? Belli değil. Karın şiş, nefes almakta zorlanıyor. Zavallı… Elimle karnını yokladığımda hiç itiraz etmiyor. Asit mi? , Polihidromnios  mu? Ayırt edemiyorum. Yüzü solgun, gözleri şiş. Ayaklarındaki ödem beline kadar  tırmanmış. Bu bir anazarka.  Gözleri  ödemin altında çizgi gibi. Rengi solgun- soluk- kara-sarı, toprak renginde, preeklamsi  besbelli. Hemşireye soruyorum:

            -“Evet” diyor. “Tansiyonu da yüksek”.

            Ne yaptığını soruyorum.

  • Serum, antihipertansif iğne ve magnezyum
  • Ya bebek için?
  • Hiçbir şey.

_____________________________________________________

Asit: (karındaki sıvı birikmesi,)

            Polihidramnios: Gebelikte bebeğin suyunun çok artması

            Ödem: Şişlik

             Anazarka: Tüm vücuda yayılmış şişlik

            Preeklamsi: Gebelikte şişlik, tansiyon yükselmesi ile kendini gösteren    ciddi bir hastalık

Antihipertansif: Tansiyon düşürücü ilaç 

Magnezyum: Gebelikte preeklamside kullanılan ilaç cinsi

 

 

 

         Köşede duran, belki de 20 yıl öncesinin modelinden bir ultrason  görüyorum. Çalıştırmasını söylüyorum hemşireye.

         - Çalışmıyor. Bozuk.   

         Ne zamandan beri? bilmiyor. Belki de hiç çalışmadı.

         Sonolojist  doktor yanıbaşımda anlatmaya devam ediyor.

 

         Rengi soluk, toprak rengi hastanın gözleri ödemli de olsa belli ki çekik. Galiba Özbek. Hafif çilli, soluk yüzü daha da soluyor. Başındaki allı-güllü örtüsünün altından sarkan siyah belikleri ter içinde. Bana umutla bakan yüzü, umudunu kaybediyor. Yüzünü duvara dönüyor. Nefes alması zorlaşıyor. Başında yalnızca bir hemşire. Sonolojist doktor   bizim yanı başımızda. Hastayı görmüyor. Yalnızca konuşuyor. Biran önce hastane gezisi bitmeli, muayenehaneye dönmeli.

         İçim eziliyor.

         Bebeğin doğurtulması lâzım. Annenin kurtulması lâzım. Ama…

         Hasta suskun, hasta umutsuz. Çekik gözleri daha kısılmış, yüzü duvara dönük. Hemşire elinde enjektör diğer hastanın başına gidiyor.

         Sonolojist doktor, hastaneyi ve yaptıkları ileri uygulamaları anlatıyor. Ultrason bozuk,  NST yok, çocuk kalp sesi takırtıları gelmiyor. Bebek belki ölü, belki de ölüyor.

 

         Kulaklarım anlatılan ileri (!) teknikleri dinlemekten yorgun. Anne çaresiz. Hemşire umarsız. Ne yapabilir ki? Kuvöz yok, yoğun bakım yok, anestezi yok, devlette bunları alacak para (mı ?)  …. Uzak görüş (mü ?) yok.

         Sonolojist  var, anlatılan yalanlar var… Yetmiyor. Bir Özbek kızı ölüyor. Dışarıda kalabalıkta Özbek genci, başında nakışlı şapkası, ayağında terlik, solgun yüzü ile bekliyor, çocuğu için, helali için. Doktor konuşuyor, anlatıyor, yüzlerce cümle içinde işe yarar hiçbir bilgi vermiyor. Ama o sonolojist. Muayenehanede hastaları bekliyor. Bizimle kaybettiği dakikalarda hasta başı 3 dolardan, dünya kadar para kaybediyor. Özbek kızı mı? O da kim? Bebek ölüyor, Özbek kızı soluyor. Yüzü toprak renginden çamur rengine dönüyor. Gözlerinin feri sönüyor. Dışarıda dehliz vari avlu girişinde bir Özbek gencinin umudu sönüyor, sevdalısı gidiyor. Ama bunu henüz bilmiyor. Dünya toz renginden çamur rengine dönüyor. Dışarıda bir yürek ağlıyor. Anne, bebeği ile beraber hayattan umudunu kesiyor, toz  kaplı hastane duvarlarına bakarken.

_____________________________________

Sonolojist: Ultrason yapan doktor.

NST: Bebek kalp atımlarını kaydeden cihaz.

 

 

 

Bir sonolojist konuşuyor, yüzü kara toprak renginde. Dışarıda rüzgar sarı sıcağa inat, tozu-toprağı havaya savuruyor. Toprak dükkânlardaki miadı geçmiş yiyeceklerin, paketlerin üstünü bir karış toz kaplıyor. Kimse umursamıyor.

         --------------

         Türk – Afgan Lisesinde bir ikindi üzeri. Çay sohbetinden dönüyor bir grup hekim. Yabancı bir ülkede, toz-toprağın hüküm sürdüğü, bilinmezliğin egemen olduğu bu ülkede, Türk çayının tatlı demi, tatlı sohbete eklenmiş, 3-5 ağacın gölgelediği bahçede yüzler biraz gülmüş, biraz hasret giderilmiş. Caddeden, üstü renkli resimlerle, boyalarla, altı zincirlerle süslenmiş tıka basa dolu otobüsler geçiyor. Satıcıların kimi yerdeki örtüsünde, kimi el arabasında satış yapıyor. Satılan mallar 2. el mi? Daha mı fazlası? Birisi el arabasının üstüne tünemiş,  müşteri bekliyor. Kabil Nehri şehrin içinden kirli ve çamurlu akıyor, lağım kokuyor.

         Gönülsüz geldiği bu topraklarda, ülkesini  temsil eden devlet görevlisi, başka bir temsilci heyeti hava alanından uğurluyor. İşindeki memnuniyetsizliği, şehrin tozu toprağı ile karıp yüreğine sıvamış. Toprak renkli – çamur renkli yüreği yüzüne vuruyor. Çamur renkli bir donuklukla uğurluyor misafirlerini, Bazende kerhen  gülümsüyor. Toprak renkli bir gülümseme ile.

         Dışarıda eli makinalısının tetiğinde bekleyen askerlerle çevrili, kerpiç duvarın çevrelediği binanın içinde, güneyden gelen aşiret üyeleri ile kuzeyden gelen adamlarının ulaştırdığı istihbarat bilgilerinin değerlendirilmesini, mavi gözlü adamlar yaparken dışarıdan  jipi ile geçen devlet görevlisi, bunu  umursamıyor. Aklındaki yalnızca, kahvaltısında yarım bıraktığı viskinin markasını artık değiştirmesi gerektiği … Bir de kuzeyden –Amuderya’dan – kime getirilebileceği üzerinde düşünüp durduğu balıklar…

         Önümde Kabil Nehri… Şimdi daha çamurlu daha kirli daha solgun –mutsuz- daha yavaş akıyor. Lağım kokulu… Akıyor, akıyor… Ben yalnızca bakıyorum. Elimden bir şey gelmiyor…

         Bazı kadınlar kocalarının toprak renkli elbiselerini, temiz zannettikleri Kabil  Nehrinin kenarında yıkadılar… Yine toprağa-çamura bulayarak…

         Umursamaz bir süslü otobüs, tozu- toprağı ortalığa savurarak önümden geçti.

         Her şey toprak rengine büründü. Kabil dağlarının ardında, akşamın batan turuncu güneş ışınlarına inat…

         -------------

         Saat sabah 4. Ortalık henüz ağarmadı. 5’de toplanılacak lobide. Ayrılık saati, bu ülkeden. Dışarıda 9. katın balkonundan görünen, bir mucize: Gökyüzünde hilal ile yıldız karşı karşıya gelmiş. Video kameraya sarılıyorum, son çekimler için. Pırıl pırıl ve inanılmaz. Bu toprak rengi ülkenin üzerine biz giderken, ay yıldız doğuyor. “Belki de” diyorum, biz hilali bu ülkenin üzerine doğdurmak için yeniden geleceğiz.

         Lobide herkes bu mucizeyi konuşuyor. Görmeyen, fark etmeyen  yok.

         Şehirde sis ve karanlık dağılmaya başladı. Caddelerde bisikletli, toprak renkli  kıyafetli birkaç adam ve çöpçüler var yalnızca. Bomboş. Çöpçüler caddenin ortasından aldığı tozu kenara, kenardan aldığını ortaya  savuruyor, gündüz rüzgarın, arabaların, insan kalabalığının  yaptığını tek başına  yapıyor. Camdan, toz bulutundan dışarısı görülmüyor. Yol toprak, arabalar toz içinde, çöpçü açık afganisi  ile toza  bulanmış. Ağaçlar ve yıkık duvarlarda öyle… Her şey toz, her şey toprak renginde…

         -------------

         Uçakta yemek saati, servis arabası geçiyor yanımızdan. Biranda önümdeki masaya hızla çarpan bisküvi paketini görüyorum. Bu nedir? Miadı  geçmiş bir  paket bisküvi, yüzüme fırlatılmış.

         Yanı başımdan geçeni görüyorum. Rengi siyah, yüreğini ak zannettiğim bir erkek hostes.

         Şımarıkça, dans eder gibi salınarak, arka koltuklara doğru yöneliyor. Aynı şeyi yapmak için. Benim itirazım ağzımda donuyor, yanımdaki bey atılıyor, önümdeki bisküvi paketini geri vererek.

         - İstemiyoruz… Saygısız… Al geri yemeğini.

         Toprak rengi bisküviyi, çamur renkli yüreğin eline geri tutuşturuyor.

         --------------

         Hosteslerin hepsi çikolata renkli, çikolata değil, çamur renkli. Yürekleri de bildiğimiz ak yüreklerden değil. Saygısızlık, Fransa’nın yaptığı eziyetin ruhlarındaki tortusunu, dışarıya vurmak için Afgan uçağını, Afgan yolcularını seçmiş, fırsat kolluyor. Herkes tedirgin, herkes kırgın-kızgın.

         Uçak indi.

         Kimse inmiyor.

         “Kaptan pilot gel buraya! Maruzatım var, protestom  var, sana da personeline de, çamur renkli yüreğinize de…”

         Kaptan geliyor.

         O da Afrikalı.

         Kara renkli yüzünde, ak dişlerini gösterip, ak renkli bir gülümseme ile özür diliyor:

         “Ben Müslüman’ım, onlar değil? Onları affedin. Onlar bilmiyorlar. Bilseler… Yapmazlardı.”

         Rengi çikolata rengi, sulanmış toprak…

         Yüreği topraktan çıkan ak çiçek…

         Susuyor ve uçağı terk ediyor ekip.

         -----------

         Hava alanı VİP deyiz.

         Dışarıda sulanmış bir küçük bahçe, toprak kokusu, toz değil… içime çekiyorum. Sulanmış toprak ve çimen. Yağmur kokusu gibi… Toprak rengi yerini toprak kokusuna bırakıyor. Yüzüm elimde olmadan gülümsüyor. Toprak kokusu mu(?) yüzümü güldüren, memleket kokusu mu(?) ayırt edemiyorum. Ne önemi var. Toprağın ha rengi, ha kokusu. Güzel olan toprağın kendisi.

         -----------

         Telefonuma sarılıyorum.

         Karşımda annem:

         - İstanbul’a indik. Topraklarımıza!

         “Hoş geldin topraklarımıza” diyor. Allah’a şükrederek.

         ----------------

         Son söz…

         İslam’ın rengi nedir?

         Yeşil mi?

         Afganistan ve Sudan’ı, ülkemin  ormansız dağlarını, bozkırını, Ortadoğu Suudi yarımadasını düşününce…

         İslam’ın  olması  gereken renginin yeşil…

         Mevcut renginin  sarı olduğunu…

         Bozkır rengi, çöl rengi, güneşten kavrulmuş toprak rengi, teni  kavruk, yüreği kavruk insanların rengi, kavrulmuşluk rengi, kurumuş, suya muhtaç toprak rengi…

         Suya:

         Gözyaşına,

         Çalışarak akıtmamız gereken alın terine.

         Atalarımızın akıttığı gibi adalet uğruna cihat uğruna, satılmamışlık—yüreklilik adına akıtılan şehadet kanına…

         Ormana, ormanın getirdiği yağmura, rahmete

         RAHMETE MUHTAÇ…

         Hüzünlüyüm…

_____________________________________________________________

 

Bu olaydan sonra Afgan havayolları (Ariana Airlines) hostesleri Fransızlardan arındırıldı. Artık hepsi Afganistanlı.

 

Toronto, Kanada, 2-3 Haziran 2006 Park Hyatt Hotel 534 nolu oda. TC saati ile 10. Burada gece 3. Odamın dışında medeniyet Afganistan’da sefalet. Gökyüzünde bardaktan boşanan bir yağmur, yollarda bir damla çamur yok. 554 m. lik binanın tepesinden dışarıyı seyreden, dünyanın kremasını  yiyen insanlar, 5 kişilik boyutta yemek tabakları, gülen insanlar. Afganistan’da toprak damların altında yere gömülmüş hayatlar. Her iki bacağının arkasına dev kalp döğmeleri  yaptırmış sarışın ince bir kadın… Boynunda “aşk güzeldir” yazan kolye ile gülümseyerek asansöre yürüyor. Ben  sefahatin içindeki lüks otelde, Afganistan’daki sefaleti yazmaya çalışıyorum.

         Eski marksistler  gibi…

         Kalemim yetmiyor.


         

Türk Yurdu Ekim 2006
Türk Yurdu Ekim 2006
Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele