TÜRK İLLERİNDEN İZLENİMLER: ÖZGEN(ÖZKENT)

Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

 

                Son iki asır öncesine kadar dünyaya iki bin yıl hükmetmiş olan milletimizin tarihinde Karahanlı Cihan Devleti’nin önemli bir yeri vardır.

                Dikkat edilirse Karahanlılar zamanında ilim merkezleri Orta Doğu’dan Türkistan şehirlerine kaymıştır. Bu şehirlerden en önemlilerinden birisi de Özgen (Özkent) şehridir. Özgen şehri onuncu ve on birinci asırda ilim ve medeniyet merkezi idi.

                Karahanlılar devrinde, kültürümüzün zirve isimleri yaşamıştır. Divanu Lugati’t-Türk müellifi, Karahanlı prensi, Kaşgarlı Mahmut, Kutadgu Bilig müellifi Yusuf Hashacip, Atabetül Hakayık müellifi Ahmet Yüğneki, El Mebsud isimli otuz ciltlik ünlü eserin müellifi İmam Serahsi, Türk dilinin yaşamasına, İslam itikadının Türk boyları arasında kök salmasına, Anadolu’nun hatta Balkanların Türk ve Müslüman olmasına vesile olan büyük mutasavvıf, piri Türkistan diye de anılan Hoca Ahmet Yesevi hazretleri  de o devrin zirve isimlerindendir.

                İmam Serahsi hazretleri, bugünkü İran ile Türkmenistan sınırında bulunan Serahs Şehrinde doğduğu için Serahsi adıyla anılmış olup, asıl ismi, Abu Bakr Muhammed B. Abi Sahl Ahmet’tir.

                Hâlen elli-altmış bin kişinin yaşadığı Özgen şehri on birinci asırda, Dünyanın en büyük ve gelişmiş şehirlerinden birisi idi. Özgen şehri, Semerkant 1053 yılında Karahanlı Batı Kağanlığının başşehri oluncaya kadar başşehir olarak kalmıştır.

                Asırlardır devam eden  ihmaller, sanki Nuh tufanı gibi her şeyi yakıp yıkarak akıp giden Moğol istilası, hiç durmak bilmeyen savaşlar ve Rus istilasının tahripleri neticesinde haşmetli Karahanlı devrine ait Özgende; yarısı yıkılmış, diğer yarısı tamir edilerek korunmuş bir minare ile bu minarenin yakınında Karahanlı Hükümdarlarına ait olduğu söylenen üç  mezar ve üç kubbe varlığını muhafaza ederek bugüne ulaşabilmiş.

                Ayrıca Özgen şehrinde; geçmiş günleri hatırlatan İmam Serahsi’nin mezarı ile on yedinci nesli olduğu söylenen evladı Resul, Seyyit Burhanettin hazretlerinin mezarı bulunmakta.

                Şehir müzesi olarak kullanılan ancak, âdeta depo görüntüsü veren küçük bir oda da, o günlere ait bazı parçalar toplanmış muhafaza ediliyor.

                Bu müzede sağdan soldan getirilmiş sekiz on tane mezar taşı ile Karahanlılar devrinde topraktan pişirilerek yapılmış borular mevcut. İnce borularla şehrin su şebekesi, kalın borularla kanalizasyon şebekesi inşa edilmiş.

                Onuncu ve on birinci asırlarda Avrupa’nın hiçbir şehrinde düşünülmesi bile mümkün olmayan şehir suyu ve kanalizasyon şebekeleri, Özgen’de yapılmış ve kullanılmış. Parlak bir devrin bakiyeleri olan, toz toprak içinde bakımsız üst üste yığılmış şekilde ki bu borular, değerinin anlaşılmamış olması nedeniyle sanki küsmüş gibi duruyor.

                Onuncu ve on birinci asırlarda atalarımız bu yüksek medeniyete sahipken, acaba Avrupa ne hâldeydi? Bugün önlerinde eğilmek mecburiyetinde bulunduğumuz devletlerden kaçı vardı? Bu coğrafyalarda asırlardır beraber yaşamak mecburiyetinde kaldığımız Ruslar, onuncu asırda ne hâldeydi?

* * *

                T. Diyanet Vakfının finanse ettiği Oş İlahiyat fakültesinden bir grup öğrenci ile Mayıs/2005 de Özgen şehrine geldik. Maksadımız Serahsi hazretlerinin mezarını ziyaret etmekti.

                Bizimle gelen talebelerimizden Özgenli Nebi’nin rehberliğinde sağa sola sorarak biraz dolaştıktan sonra, güçlükle evler arasında bir mezar bulduk. Serahsi hazretlerinin mezarı burası dediler. Yerden 60-70 cm. yükseklikte,  2.5-3 metre uzunlukta tuğla duvar ile çevrilmiş bir mezar. Mezarın kime ait olduğunu belirten bir yazı yok. Çevrede oturanlar da doğru dürüst bir şey söyleyemediler. Yalnız bir kadın “evet burası Serahsi hazretlerinin mezarıdır” dedi. Mezarın üst tarafındaki bir evi göstererek, bu evde oturan şahıs size daha çok bilgi verebilir dedi. O gün için evde hiç kimse yoktu. Biz talebelerimizle fatihalar okuduk. Binlerce kilometreden gelen torunlarından ve onların dualarından merhumun ruhunu haberdar etmesi için Cenab-ı Hakka niyazda bulunduk.

Dönüşümüzde, ilahiyatçı arkadaşlarımız Samsun ilahiyattan Mustafa Bey ve Fatih Bey, Çorum ilahiyattan Mevlüt Bey, galiba İzmir ilahiyattan olacak Şükrü Hoca ile hazret hakkında sohbete daldık.

                İmam Serahsi çok büyük bir ilim adamı idi. Devrin hükümdarını, vatandaştan fazla vergi alıyorsun diye tenkit ettiği için kuyu hapsine tabi tutulmuş. Anlatılanlara göre kuyu hapsinde iken her türlü imkânsızlıklar içinde talebelerine irticalen El-Mebsut kitabını yazdırmış. El-Mebsut’un otuz cilt olduğu söyleniyor.

                İrticalen yazdırılan otuz cilt kitap. Haşa, bin defa haşa vahiy gibi bir şey. Arkadaşlarımızın ifadesine göre bu gün bile netameli bir konuda fetva sorulsa acaba Serahsi Hazretleri bu konuda ne demiş diye hemen El-Mebsut’a bakarız diyorlar.

                İslam ansiklopedisinde Serahsi maddesini yazan Muhammed Hamidullah Osmanlı uleması Kemal paşazadeden nakille;

                İslam fıkhında İmam Azam ve Eş Şeybani’den sonra İmam Serahsi üçüncü sırada gelir diyor. Zaten İmam lakaplı kaç kişi var. Bu sıfat herkese verilmiyor ki. Hocası Halvani’nin unvanı olan Şams al-A’imma (imamların güneşi) unvanı da hocasının vefatından sonra Serahsi’ye verilmiş. Yine İslam ansiklopedisinden;

                “Al-Serahsi hazretleri derslerini imla ettiği kuyu-hapishanede bir gün bir talebesinin mevcut olmadığını fark etti. Sorması üzerine bir başka talebe, arkadaşının abdest almağa gittiği ve bizzat kendisinin de, o gün hüküm sürmekte olan şiddetli soğuk sebebi ile bundan vazgeçtiği cevabını verdi. O zaman Al-Serahsi şöyle demişti.

Allah seni affetsin. Bu kadar soğuk yüzünden abdestten vazgeçmekten utanmıyor musun? Hala hatırımdadır, ben Buharada talebe iken, bir gün ishalden muzdarip idim. Ve günde 40 defa helaya gitmeğe mecbur kalıyordum. Her defasında da abdesti tazelemek için ırmağa gidiyordum. Öyle soğuk idi ki odama geldiğim de mürekkebi donmuş buluyordum; sonra bir müddet onu göğsüme sürüyordum ve göğsümün harareti onu eritince notlarımı yazmağa devam ediyordum.” diyor. İmam Serahsi böyle bir insan.

* * *

İki hafta sonra Uşaklı Yunus Yılmaz kardeşimizin arabasıyla tekrar Özgen’e geldik. Yunus’un dostu Özgenli mimar Avazbek’i ziyaret ettik. Onunla birlikte İmam Serahsi’nin mezarına gittik. Ama bu sefer gittiğimiz mezar başka bir mezardı. Görüntü itibariyle iki hafta önce gördüğümüz mezardan farkı yoktu. Mezarın kime ait olduğu bir önceki mezarda olduğu gibi yine belli değildi. Yine tuğla duvarla çevrilmiş basit bir mezar görünümündeydi.

                Acaba hangisi Serahsi Hazretlerinin mezarıydı. Daha önce gittiğimiz mi?  Yoksa şimdi geldiğimiz mi? Avazbek’in ise, tereddüdü yoktu. O, bizi getirdiği bu yerin Serahsi Hazretlerinin mezarı olduğuna emindi.

                Yol kenarındaki bu mezar, garip ve kimsesizdi. İnsana hüzün veren bir görüntü içindeydi. Yola cepheli üç evden ortadaki ev, bahçe duvarının bir kısmını içeri çekerek mezar için ufacık bir alan bırakmıştı. Eğer doğru yere gelmişsek kitapların yazdığı dev adam üzerine topraktan bir yorgan çekmiş bin yıla yakın bir süreden beri burada uyuyordu.

                Eminim ki mezarının bu perişan görüntüsünden de şikâyetçi değildir. Bu dünyada yaşarken de çileli bir ömür geçirmişti. Büyük insanların hepsinin hayatları çileli geçmiyor mu? Siz hiç dikenli yoldan geçmeyen, çile çekmeyen büyük adam duydunuz mu? Tanıdınız mı?

                Allah’ın resulü de benim çektiğimi hiçbir nefis çekmemiştir demiyor mu?

Avazbek’ten, bu yerdeki mezarın Serahsi’ye ait olduğuna dair doküman olup olmadığını sorduk. Avazbek şehir planından ve bir arkeologun kitabından bahsederek bu yerin Hazret’e ait olduğunda ısrar etti. Bu bölge, eskiden tamamen mezarlıkmış. Şimdi sadece bu mezar kalmış. Kaybolma endişesinden dolayı mezar taşı da müzeye nakledilmiş. Zaten kendi çocukluğu da bu mahallede geçmiş. Onun çocukluğundan bugüne kadar bile çok değişiklikler olmuş.

Serahsi Hazretleri niyetine Doç. Mustafa Bey Kur’an okudu. Biz de fatiha okuduk. Mezarlığın bulunduğu bu mahalden ayrıldık. Avazbek’i şehir merkezinden aldığımız yere bırakırken iki gün sonra tekrar geleceğimizi, biz gelinceye kadar gerekli dokümanları toplamasını rica ettik.

Dönerken yolda hep Serahsi’yi, eserlerini, mezarlığın hâlini konuştuk. İki yıl önce bir grup arkadaşımızla Özbekistan’a organize edilen bir seyahate katılmıştım. Şimdiye kadar gördüğüm şehirlerden Semerkant’ta, Buhara’da çok farklıydı. Uluğ Türkistan’a gelen kimseler Semerkant’ı, Buhara’yı görmeden dönerlerse, diğer şehirlerde on sene yaşasalar da bir şey görmeden dönmüş olurlar. Semerkant demek; Buhara demek çok şey demektir. Ben, Semerkant’ta, Buhara’da âdeta rüya âleminde dolaşır gibi dolaştım.

Bu seyahatimde, İmam Buhari’nin türbesini ziyaretim esnasında kendisi hakkında duyduklarımı, Özgen’den Oş’a dönerken yolda arkadaşlarımla paylaştım. Bana anlatılanlara göre; Endonezya devlet başkanı Sukorna,  Kruşçef’in davetlisi olarak Moskova’ya gelmiş. Sukorna’nın adı Şükrane imiş. Batılılar Şükrane’ye Sukorna demişler. Bizim Batı taklitçisi basınımızda, biraz da araştırma zahmetinden kaçıp kolaycılığı seçtiklerinden, hep Sukorno diye yazıp durdu. Biz de öyle öğrendik.

Biz Müslümancasını, daha doğrusu aslını kullanalım. Endonezya Devlet Başkanı Şükrane ile Rus Devlet Başkanı Kruşçef’in şahsî dostlukları varmış. Kruşçef  Şükrane’ye, özel bir talebi olup olmadığını sormuş. Şükrane de Semerkant veya Buhara civarında bulunan İmam Buhari’nin mezarını ziyaret etmek istediğini söylemiş.

Kruşçef’in talimatı üzerine Buharaya, Semerkant’a telefon edilmiş ve İmam Buhari’nin mezarının nerede olduğu sorulmuş ama mezarın yerini kimse bilememiş. Valilik veya Emniyet teşkilâtı üniversite hocalarından yardım istemiş. Onlardan da bir netice almak mümkün olmamış. Talimat Moskova’dan geldiğinden, bir sürü insan oradan oraya koşturup durmuş. Nihayet bir yaşlı profesör küçüklüğünde babası ile böyle bir yeri ziyaret ettiğini söylemiş. O şahsın tarifi ile bir kolhoza gelmişler. Profesör, Kolhozda bir köşede duran traktörün bulunduğu yeri göstermiş. Traktörü kenara çekip orayı kazmışlar. Bir buçuk-iki metre bir derinliğe inilince bir mermer lahite rastlamışlar. Lahit üzerindeki yazıyı mütehassıslar okuyunca mesele anlaşılmış. Lahit üzerinde İsmail Buhari yazısı okunuyormuş. Hemen Moskova’ya da haber verilmiş. Şükrane Moskova’dan uçakla gelmiş İmam Buhari Hazretlerini ziyaret etmiş ve dönmüş. Ayrıca, kısa zamanda orası bir ziyaretgâh hâline getirilmiş. Bunları Buhara’yı ziyaret ettiğimizde anlatmışlardı. Neticede Şükrane’nin Kruşçef ile olan şahsî dostluğu İmam Buhari’nin mezarının bulunmasına vesile olmuş.

Buhari’nin mezarı, kare şeklinde geniş bir alanın üst başında özel bir bölümde bulunuyor. Geniş olan avlu, kenarları, sütunlu kubbeli bir alandan oluşuyor. Kocatepe Cami’nin arka kısmındaki fuar alanının çok daha büyük bir şeklidir.

Ziyaretgâhın bir tarafında da kubbeli minareli bir cami inşa edilmiş. Ziyaretçiler için kolaylık sağlanmış, kimisi namaz kılıyor kimisi Kur’an okuyor. Buhara ziyaretimde, ziyaret yeri şehrin dışında bir yer olmasına rağmen, sabahtan akşama kadar dolup dolup boşalıyor diye anlatmıştım.

Tekrar Oş şehrine döndük, yol bitti ama söz bitmedi.

* * *

İki gün sonra tekrar Özgen’e gittik. Özgen’in girişindeki haşmetli Manas Ata heykelinin yanına geldiğimizde cep telefonu ile mimar Avazbek’i aradık. On beş dakika sonra telefonla kararlaştırılan yerden Avazbek’i yanındaki arkadaşıyla beraber alarak tekrar Avazbek’in ısrar ettiği mezarın başına geldik. Avazbek’te yanındaki arkadaşı Sabırcan’da Özbek idiler. Avaz Mirza (Bey) on beş gün sonra seçim yapılacağını ve arkadaşı Sabırcan’ın belediye başkan adayı olduğunu söyledi. Serahsi Hazretlerinin mezarı başında hep birlikte Sabırcan’ın belediye başkanı seçilmesi için dua ettik.

Nitekim 2005 yılının son günlerinde yapılan seçimde Sabırcan, Özgen şehri belediye başkanı seçildi. Avazbek de başkan yardımcısı oldu.

Avazbek, arkadaşı Sabırcan ve bizim grubumuz yine Serahsi Hazretlerinin mezarı başında toplandık. Mezarın baş tarafına iğreti bir şekilde konmuş olan mezar taşını arkadaşımız Doç. Mustafa Bey okudu. Buraya konan taşın İmam Serahsi ile alakası yoktu. Bu civardaki eski mezarların birinden alınıp getirilerek buraya konmuş olabileceği kanaatine vardık.

Avazbek’in elindeki şehir planında Özgen şehrinin tarihi yerleri gösteriliyordu ve mezar taşının Miladî 1211 yılına ait olduğu ifade ediliyordu. İkinci bir belge de, bu bölgeyle ilgili olarak bir Rus arkeolog tarafından hazırlanmış bir kitaptı.

Avazbek, bu kitabın Serahsi Hazretleri ile alakalı bölümünün fotokopisini çektirmişti. Rus arkeolog tarafından yazılan bu kitap, 1983 yılında tab edilmişti. Kitaptaki tarifte, mahalle ve sokak olarak mezarın bulunduğu yer anlatılıyor.

Avazbek’in anlattığına göre hâlen müzede bulunan mezar taşlarından birisi de müzeye buradan götürülmüş.

Hep beraber müzeye gidiyoruz. Mezar taşlarından hangisi acaba Serahsi’ye ait diye okumaya çalışıyoruz. Müze olarak tahsis edilen yirmi beş metrekarelik odanın ışığının az olması, taşların sekiz yüz-dokuz yüz yıl gibi büyük bir zaman aşımına uğramış, yer yer kavlamış, dökülmüş olması, ayrıca  taşlardaki yazım şeklinin de  farklı olması, okumayı zorlaştırıyordu. Taştaki yazı hat üslubu, bizim İstanbul hattından farklı. Bizim yazı stilimize göre biraz geri durumda, bu yüzden okuma güçlüğü çekiyoruz, ya da bana öyle geldi. Zaten mezar taşlarını okumak, ayrı bir ihtisas işi imiş.

Biz de, sadece mezar taşlarının resimlerini çekip, ihtisas sahibi bir yetkiliye okutmak üzere Özgen’den ayrılıyoruz.


Türk Yurdu Ekim 2006
Türk Yurdu Ekim 2006
Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele