MİLLİYETÇİLİK ve GELENEK

Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

 

Ortak ruhu oluşturan değer ve ilkelerin tarihsel süreçteki seyahati olarak gelenek, bugünde yaşayan geçmiş; geçmişin bugüne uzanan elidir. Gelenek asıl formunu bugünde değil geçmişte kazanmıştır. Bu bakımdan, geleneksizlik köksüzlükle eşdeğerdir. Kültürel-toplumsal yapıdaki süreklilik ve benzer biçimlilik, ortak irade geleneğin egemenliğiyle gerçekleşir. Milletten söz etmekle, büyük çoğunluğu birbirini hiç tanımayan, ama müşterek değerler etrafında bütünleşmiş ve kendi geleceğini ortak tasarımlar etrafında ve onlara göre kurmak isteyen milyonlarca bilinci kastetmiş olmaktayız. Millet diye adlandırılan varlık alanındaki bu iradenin mevcudiyeti, gündelik yaşantıya ve yaşama sürecine egemen olabilmesi ancak gelenekle mümkündür. Gelenek, o devasa yapının mevcudiyetinin zihinsel temelidir. Herhangi bir kamu otoritesine dayanmayan geleneğe, onun bireylerce içten ve gönüllü olarak benimsenmesi hayat verir. Gelenekler suni teneffüsle ayakta kalamazlar.

Geleneği kültürel boyutu itibarıyla ya da kurumsal anlamda inceleyebiliriz. Aslında her ikisi arasında kesin bir ayrılığın olduğu söylenemez. Onlar arasında şu veya bu şekilde bir örtüşme ya da ilişkilenme vardır.

Gelenek karşısında bireyin tutumu nedir?

Gelenekler, bizim eylem ve tercihlerimizde âdeta ete-kemiğe bürünür. Bu, geleneğin bugünü belirleyici, şekillendirici etkisidir. İlk olarak birey, geleneği kutsallaştırmayı tercih edebilir. Bu anlayışa göre gelenek ataların, hatırasına / kılına bile dokunulmaması gereken mirasıdır ve aynen muhafaza edilmelidir. Aksi bir girişim, atalara, dolayısıyla onların devamı olan kendi varlığına karşı bir saldırıdır, kendini inkârdır.

Bu tutumun tam tersi olarak, birey gelenekten yüz çevirebilir. Toplusal bir reddi miras hâlinde egemen olan düşünce, günü yaşama ve geleceğe ya da geçmişe karşı bireysel varoluşu aşan bir sorumluluk duymama olur.

Başka bir tutum ise, geleneği akılcı tarzda ele alınmasıdır. Atalar geleneği, toplumsal düzenin daha iyi ve dengeli olması için ihdas ettiklerine göre, gelenek, özünü muhafaza etmek kaydıyla, değişen şartlar altında, yeniden zihnin süzgecinden geçirilip yeniden inşa edilebilir.

Millete millet vasfı veren değer, ideal ve tasarımlar ya da ilkeler “milliyet” denilen soyut formu oluşturur. Bu formun, millet varlığını karakterize ettiği kabul edilir. Bu formun unsurları genetik yoldan kazanılmış olmayıp, soyut kabule dayalı, bilinç nesneleridir. Genlerin bize taşıdıkları, sadece fiziksel özelliklerimizdir. İşte bu ilkelerin / değerlerin var olabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi, gelenekle nakledilmelerine, öğrenilip içselleştirilmelerine bağlıdır. Milliyet nitelikleri aslında kültürün ruhunu oluşturan ve ona vücut veren değerlerde barınır. “Milliyet”e dayanan milliyetçilik –ki burada patolojik milliyetçilik türlerini değil, kültürel temele dayanan milliyetçiliği kastediyoruz- bu yüzden geleneğe sıcak bakmak, hatta gelenekçi olmak zorundadır. Geleneğin olmadığı kültür sadece kitle/yığın kültürüdür ve o da bir millet meydana getiremez. O, sadece günü yaşamayı hedefleyen bireyler topluluğu inşa eder. Millî ruhun varlığını sürdürebilmesi için yaşayan gelenek gerekir.

Bu noktada birtakım problemler barınmaktadır.  Bunlardan birincisi, dünyanın bu kadar hızlı iletişim-etkileşim ve değişim yaşadığı çağda hep yeni tasarımlar oluştuğuna, yeni istek ve idealler boy gösterdiğine göre, burada geleneğin yerinin ne olacağı sorunudur. Bugünkü toplumsal ve bireysel yaşantıya damgasını vurduğu söylenen ve vurması beklenen gelenek, gerçekte geçmişin yaşama deneyimlerini ve tasarımlarını bugüne taşımaktadır. “Bugün”de geleneğin kesin egemenliği, bugünün dün tarafından işgal edilmiş bugün olması anlamına gelir. “İşgalci” dün, bugünün problemlerini nasıl çözecektir? Bu durumda gelenek reddedilmek zorunda mıdır?

Diğer problem ise, gelenekçi bir yapı itaatkâr bir tavır ve davranış gerektirdiğine göre, gelenekçi bir fikir hareketinin, geleneği elinde tutan, ama onu istismar ederek geleneğe aykırı bir yapılanma hedefleyen otorite sahiplerine karşı nasıl bir tutum takınacağı problemidir. Yani gelenekçi bir fikir, uysal nesnelerden oluşan mensuplar mı yetiştirecektir?

Katı-gelenekçi bir bakış açısı, yani bir kere oluşmuş gelenekleri doğma gibi savunma tavrı, hareketli bir çağdaki yeni sorunlara çözüm üretemez. Mesela dedeler masal anlatmıştı ya da masal anlatma geleneği var diye çocuk eğitiminde hâlen aynı şekilde masal anlatımının kutsanması, çözüm değildir. Eğer burada takılıp kalırsak, masal anlatmanın artık sona erdiği için yeni kuşaklar adına “masal dinlememiş kuşaklar” diyerek hüzün duymaktan öteye geçemeyiz. Bu da olsa olsa sadece gelenek romantizmi olur.

Başka bir örnek verelim… Toplumsal dokumuzdan söz edilirken, -son yıllarda ağır hasar görmesine rağmen hâen devam eden- kuvvetli aile bağları geleneğine sahip olduğumuz ifade edilir. Acaba bu gelenek tarihsel süreçte gönüllü kabulle mi oluşmuştur, yoksa bu yapı tüm yükü kadınların omuzlaması pahasına mı sürmektedir? Aynı şekilde, toplumsal otoriteye bağlılık geleneği de bir üstünlük müdür, yoksa zafiyet midir? Bu gelenek uzun yıllardan beri güç sahiplerinin, oligarşinin kayıtsız şartsız saltanat sürmesine yol açmadı mı? Örneğe devam edelim… Türk toplumu için devletin değeri ve önemini vurgulamak için “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!” denilir. Burada kastedilen devlet gerçekten milletin devleti mi, yoksa oligarkların elinde tuttukları devlet midir? Milliyetçilik devlete bağlılık geleneğine sahip oldukları için, devlet yönetimini elinde tutanların her icraatına sessiz kalmak zorunda mıdır?

Geleneğin ya da geleneksel kurumların yanlış ellere geçmesi, geleneğin “sosyal dokuyu sağlıklı biçimde sürdürme” fonksiyonunu ortadan kaldırır. Geleneğin gücünün bu türden kullanımı, toplumu ve kültürü kemirmeye başlar. O halde geleneğin kendisinin, egemenlik boyutunun ve gücünün sorgulanması gerekir. Gelenek bize, mutlak doğruyu ve onun icra ediliş biçimini değil, geçmişteki ve bugüne uzanan “iyi”nin kendisi olduğunu söyler. Biz eğer gelenekte mutlak doğruluk ve ihlal edilemezlik görürsek, kendi elimizle kendi dünyamıza putlar yerleştiriyoruz demektir.

Toplumu kemiren bir gelenek kullanımı karşısında, bireylerin önünde iki yol vardır: Onlar ya gelenek denilen şeyi yok sayacaklar ve her şeye sil baştan başlayacaklar; ya da geleneği iyice sorgulayıp sarsarak geleneğe tutunmuş asalakları saf dışı bırakacaklar ve geleneğin ruhunu muhafaza ederek, bu ruha uygun et-kemik/beden inşa edeceklerdir. Bu, geleneğin yeniden üretilmesidir. Yani geleneğin yeniden üretimi, ona geçmişte vücut vermiş ve binlerce bilinçten süzülüp gelmiş olan ruhun, yeni eylem kalıpları, tasarım ve tercihler içinde yaşatılmasıdır. Tıpkı artık tarihe mal olmuş masal anlatma ritüeli yerine, masalların çizgi filmler haline getirilmesi gibi…

Yeni yaşama ortamlarında geleneği yeniden üretemeyen toplumlar, kültürel baskılara direnemez. Onlar sadece arkaikleşmiş ya da tarihin derinliklerinde kalmış bazı ritüelleri kutsamaktan başka bir kültürel etkinlik de gösteremezler. Geleneğe kayıtsız şartsız teslimiyet, düşünceyi, hayatı dondurur. Yaşama dünyası dinamiktir; bireyi sürükler… O zaman da bireyler gelenek sahtekârlığına düşer; bir yandan değerleri savunduklarını ve onların kendilerinin asli nitelikleri olduğunu söylerken diğer yandan bireysel ve toplumsal yaşantıda gelenekle fiilen ve ruhen ilişkisiz yaşama biçimi sergilerler.

O halde milliyetçilik, millîlik niteliğine bağlı kalarak gerektiği zaman devrimci, gerektiği zaman ise gelenekçi olmalıdır. Gelenek de kutsallaştırılmalı, ne inkâr edilmelidir! Problemlerden çıkış yolu, geleneğin birleştirici gücünü bilincinde olarak, ama gerektiğinde onu sorgulayarak yeniden inşa etmektir.

 

 


Türk Yurdu Ekim 2006
Türk Yurdu Ekim 2006
Ekim 2006 - Yıl 95 - Sayı 230

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele