İLETİŞİMSİZLİĞİMİZ

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

Anlamak beğenmenin başlangıcıdır.

Spinoza

 

Sosyal bir varlık olan insan hayatını toplum içinde sürdürür. Bu süreç içerisinde her gün birçok kişiyle karşılaşırız. Karşılaştığımız kişilerin bazıları daha ilk bakışta çok cana yakın görünür ve onlardan hoşlanırız. Bazılarına ise içimiz ısınmaz; onlardan da hoşlanmaz hatta nefret bile edebiliriz. Buna karşın kimileri bizi eleştirip kınayan sözler söyleseler de biz bu durumdan rahatsızlık duymazken, kimileri de konuşmaya başlar başlamaz bizde olumsuz bir tavır ortaya çıkarır. Somut olarak görülemeyen duygu, düşünce, tutum, inanç gibi soyut kavramların neredeyse tamamını insanların davranışlarında gözlemlemek hatta yakalamak mümkündür. Her insan jest ve mimiklerle düşüncelerini ve hissettiklerini açığa vururken, söylediklerinden çok farklı şeyler hissettiğini ve istediğini de farkında olmadan açığa çıkarır.

Bir süreç olan ve anlamları bireyler arasında ortak kılma işlemi olarak da değerlendirilen iletişimin verici, mesaj, kanal ve alıcıdan oluşan dört ana unsuru vardır. Bu unsurlardan birinin gereken biçimde dikkate alınmaması iletişimin sağlıksız ve verimsiz olmasına, yani gerçekleşmemesine yol açmaktadır. Ayrıca ortak anlamalara ulaşabilmek için iletişimin çift yönlü olması gereklidir. Verici mesajını alıcıya ulaştırdığı zaman onun tepkisini bilmek ister. İletişimin sağlıklı olup olmadığı ancak “alıcıdan vericiye doğru akım”dan anlaşılmaktadır. Öyleyse iletişimde “karşılıklı olma” söz konusudur.

İnsanlar arası iletişim; kişilerin birbirlerine bilinçli veya bilinçsiz olarak iletmek istedikleri duygu ve düşüncelerini aktardıkları bir süreçtir. Bu süreçte birey doğal olarak içinde bulunduğu dış dünyanın değerlerini kendi iç dünyasının birikimlerinden hareket ederek anlamlandırır. Böylece iletişim için hazır hâle gelen birey, anlamlandırdığı bu değerlerin yardımıyla aldığı mesajları kendi düşünce sisteminde bir yere oturtacak, bunlardan elde ettikleriyle de kendi hayatına yön verecektir.

Bir iletişim sürecinde verici ve alıcı kişiler olmak üzere en az iki kişi yer almaktadır. Verici kişi, iletişimi başlatan, herhangi bir durumda diğer insanlara düşünce ve duygularını aktaran kişidir. Bu yüzden verici kendi duygu ve yaşantılarını alıcı konumunda olanların bütün duygularına ulaşabilecek biçime getirmeye çalışır. Yoğun ve etkin bir iletişim, alıcının mümkün olduğu kadar çok duyusuna ulaşabilmeyle kurulabilir. İletişim sürecinde alıcı konumunda olan kişi çok önemlidir. Vericinin kodladığı anlamı, alıp çözecek ve değerlendirecek kişidir alıcı. Dinleyici konumunda olan kişinin tutumu, iletişimin akışını belirleyen önemli bir etkendir.

Etkileşimin olduğu her yerde iletişim, iletişimin olduğu her yerde de etkileşim vardır. Kişiler anlaşılmak için anlatma eylemini gerçekleştirirler. İnsanlar duygu, düşünce veya bilgilerini çoğunlukla konuşarak veya yazarak başkalarına aktarırlar. Konuşan veya yazan tarafın karşısında da dinleyen veya okuyan taraf vardır. İletişimi kuran ve başlatan kişi kendisini, duygu ve düşünce dünyasını, ilişkilerini, ilişkilerinin kendisindeki karşılıklarını açıklamak ve karşısındakine ulaştırmak ister. Kişiler bunları anlaşılmak için aktarır.

İletişim sürecinde vericinin alıcıya iletmeye çalıştığı mesajı, bu mesajla anlatılmaya çalışılanı anlamak; vericinin gerçek niyetini ve bunu ortaya çıkaran hususları kavramaktır. Dolayısıyla alıcının, vericinin aktarmaya çalıştığı mesajın eksiksiz olarak anlaması, söz konusu durumu onun açısından görmesi demektir. İletişimin bu şekilde gerçekleşmesi için alıcının; doğruluğu konusunda tereddüt ettiği, gerçeklerle bağdaştıramadığı ve anlayamadığı konularda vericiye sorular sorması gerekir. Bunun yapılmasıyla alıcı, muhatabının mesajını aktarmasında bir taraftan onun işini kolaylaştıracak, diğer taraftan da kendisinin anlamayla ilgili sorunlarını ortadan kaldıracaktır. Böyle bir tutum alıcının, vericiye, kendisini gereken dikkatle dinlediği, karşısındakinin onu anlama gayreti içerisinde olduğu mesajını da verecektir. Bir iletişim sürecinde soru sorulmaması hâlinde, mesajın aktarılmış olması şüphelidir. Çünkü bu durumda alınan mesajlar vericinin aktardıkları değil, alıcının kendi yorumuyla anladıklarıdır.

Anlamanın veya anlaşılmanın tam anlamıyla gerçekleşmesini sağlamak için, kişinin kendi dilinin inceliklerini çok iyi bilmesi gerekir. Temel dil becerilerinden birinde veya bir kaçında eksiklik varsa, iletişimin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmesi engellenmiş olur. Mesaj gönderen kişinin dil becerilerindeki yetersizlikleri mesaja yansıyacağından anlatılmak istenenler anlatılamayacaktır. Aynı durum karşı taraf olarak tarif edilen alıcıda da varsa; mesajı gönderen mesajını ne kadar doğru ve anlaşılabilir gönderirse göndersin, alıcı bunu kendi bilgi birikimi çerçevesinde algılayabilecektir.

İçinde bulunduğumuz bilgi ve iletişim çağında dünyada her gün milyonlarca yeni bilgi üretilmektedir. Üretilen bu bilgilerle birlikte iletişim gailesiyle ortaya konulanlar çeşitli araçlar vasıtasıyla (TV, radyo, gazete, dergi, internet vs.) dünyayı serbestçe dolaşmaktadır. Durumun böyle olması iki temel problemin ortaya çıkmasına neden olmaktadır: Birincisi televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde ve internette dolaşan milyonlarca iletişimin ürünü olan iletilerden/bilgilerden hangisi, ne kadar ve nasıl alınmalıdır? İkincisi ise, bu süreçle birlikte bir bilgi kirlenmesi ile karşı karşıya kalınmasıdır. Ortaya çıkan bu bilgi kirlenmesi, bizim için gerekli olan bilgileri seçebilme zorluğu yaratmaktadır. Öyle ki bilgiyi yayan bazı kurumlar bilgiyi bozarak yaymaktadırlar. Aslında bu iki sorun kadar önemli olan bir diğeri ise; daha ziyade televizyon, radyo, gazete ve dergilerde bizimle iletişim sürecine giren kişi ya da kişilerin dili ne kadar bildikleri ve bize aktardıklarını ne denli doğru aktardıklarıdır. Gerçek anlamda bu ölçüt dâhilinde sınayacağımız kaç tane sunucu, haber metni yazarı ya da gerçek anlamda yazarlığa soyunmuş yazar adayı iyi not alacaktır? Bırakınız başarılı olmayı, söz konusu bu kişilerden epeyce bir kısmının Türkçeyi bilme niteliğinden dahi şüphe etmemek elde değildir.

Bu çerçeve içerisinde sunucu, haber metni yazarı yahut yazar adaylarının dili kullanımlarına bakıldığında şunlar göze çarpmaktadır[1]:

1. Kelimeleri Yanlış Yer ve Anlamda Kullanma: Bu durumu yanlış kelime seçimi olarak da adlandırılabiliriz. Bir dilin sözcükleri bazen çok ince anlam ve kullanım farklarıyla birbirlerinden ayrılırlar. Esasında bu durum dile de zenginlik kazandırır. Çoğu zamanda anlamlarının aynı olduğunu zannettiğimiz kelimelerin çok defa kullanım yerleri, buna bağlı olarak da anlamları farklı olabilir. Söz gelişi baş-kafa-kelle aynı anlamda görünürler; ama aynı yerlerde, birbirlerinin yerine kullanılmaları uygun değildir. İnsanın başı ağrır, fakat kafası kızar; tepesi atar lâkin kelle ise sadece işkembecide bulunur. Bunun içindir ki sözcüklerin çalarlarına (nüanslarına) çok iyi dikkat etmek, her kelimeyi yerli yerinde kullanmaya özen göstermek lazımdır. Aşağıda yer alan örnekler televizyon, radyo ve gazetelerde kelimelerin yanlış yer ve anlamda kullanıldığının görülmesine yardımcı olacaktır (yanlış kullanılan kelime ve yapılar italik, bunların doğrusu ise köşeli ayraç içinde verilmiştir.):

“Künefeye genelde limon sıkmazlar.” [… genellikle…], “Sana yaptıkları için nasıl teşekkür edeceğimi bulamadım.”[… nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim], “Hayat geçmektedir.” [… ömür…], “Öğrenciler uzun bir tatile çıkacak olmanın sevincini...” [… girecek…], “Aileler problem çekiyorlar.” [… sıkıntı …], “...biraz daha rafineri bir şekilde söylüyoruz.” […rafine/ ince …], “Toplumdaki bozuşmanın sebebi oluyor.”[… bozulmanın …], “... imkânlı kılmak ...” [… mümkün …], “...yoğun telefonlarına duçar kaldık.” [Bize çok sık telefon etti(ler).], “…Barış Gücü karşılaşışını … sıcağı sıcağına izledi.” [… Gücü’nün karşılanmasını …], “…yılların birikintisi…” […birikimi…], “Tüm camlar yıkıldı.” [… kırıldı …].

Eskiden beri, nesneleri ve kavramları kendi adlarıyla ifade etmek yerine şey kelimesini kullanmak eleştirilen bir husustu. Günümüzde ise şey kelimesinin yanı sıra olay ve hadise gibi maymuncuk sözcükler eklenmiştir. Bunun yanı sıra son yıllarda olur olmaz yerde kullanılan kelimelerden biri de gerçekleşmek’tir. Olmak, meydana gelmek, yapmak yerine gerçekleşmek, gerçekleştirmek kelimeleri sık sık kullanılmaktadır.

        “Türkiye’de çok naif şeyler de kendilerine dağcı diyebiliyorlar.” [… insanlar …], “Boyama çok ince yapılan bir olay.” [… iş …], “Elektrik kesintisi hadisesi yok.” [Elektrik kesintisi yok.]; “...intihar girişiminin nasıl gerçekleştiğini konuşuyor.” [… olduğunu / meydana geldiğini…], “En büyük miting Ankara’da gerçekleştirilecek.” [… yapılacak.].

Soru zarfı olan neden kelimesinin sebep anlamında bir isim olarak kullanılmaya başlanmasından bu yana birçok karışıklık ortaya çıkmış; dolayı, ötürü, yüzünden, sayesinde, için, dolayısıyla, vesilesiyle, münasebetiyle gibi sözlerin kullanımları ya azalmış, ya da bu kelimeler birbirine karışmıştır: “Teknik bir arıza nedeninden bağlanamamıştık.” [… yüzünden…]

Büyüklük, çokluk, genişlik, fevkalâdelik kavramları da sık sık birbirine karıştırılmakta ve yersiz sıfatlar kullanılmaktadır: “...bize büyük yardımcı oldular.” […çok…], “Dehşet güzel bir program yapacağım.” [… Fevkalâde/Olağanüstü (güzellikte)…], “Feci bir program olacak.” […Olağanüstü …], “...çok dostluk sürdürüyordu.” [… sıkı …].

2. Kelimeleri Yanlış Biçimde Kullanma: Bir kavram alanı içinde kelimelerin çeşitli biçimleri bulunabilir. Tabiî ki bunların içinden yaygın biçimi seçip kullanmak önemlidir. Çok defa yaygın biçim hatırlanamadığı, bazen de bilinmediği için zaman zaman toplumca yadırganan (yadırganması gereken!) şekillerin kullanıldığına tanık olmaktayız. Konuşmacıların bazen dilde olmayan yeni biçimler uydurdukları da görülür. Bazen de doğru ek yerine yanlış bir ekin kullanılması yadırgatıcı olmaktadır: “muhteşemlik” [ihtişam / görkem], “Bir baktık ki akşamüzeri böyle yağmursal bir birleşim var ...” [… yağmurlu …], “Benim onlara alerjik olduğumu biliyorsun...” [… alerjim olduğunu …], “Sizi unutmak namümkün.”[… mümkün değil …],

Şu örneklerde ise ağız özelliklerinin kullanıldığı görülmektedir: “Birisine hak vermek, öbürküsünün hakkını yemek...” [… öbürünün / diğerinin …], “Ondan sonracıma herkesten özür diliyorum.” [… sonra …].

Dilde kullanılan yaygın biçimler yerine bazen yeni biçimlerin uydurulduğu da görülür: “İyice kendisini tecrübelendirdikten sonra...” [… tecrübe kazandıktan …], “Aşırı kuyruklanmalar görülüyor.” […kuyruklar …], “... dengeleştiremiyoruz.” [… dengeleyemiyoruz.], “Yorumlaştığınız konuyu biliyorsa...” [Yorumladığınız …], “Beni ihbarlayan hakkında bir gelişme...” [… ihbar eden …], “... sormuyorsunuz ki öğretelim eleştirisini son derece ciddiyetsiz ve yüzeyel buluyoruz” [… yüzeysel …].

3. Yabancı Kelimelere Özenme: Belirli ölçüler çerçevesinde hemen hemen her dil, başka dillerden kelime alır. Bir dilin tarihsel süreçte nelerden geçtiğini öğrenmekte yabancı dillerden alınan bu sözcükler dil bilimcilere yol bile gösterir. Bunun içindir ki alıntı sözcükler bir dilin çeşitli tabakalarının ortaya konulmasına yardımcı olur. Şüphesiz ki bu alıntıların belirli bir ölçü içinde kalması, zaman içinde bu alıntıların dilin kendi öz unsurları hâline gelmesi gerekir. Böyle olduğu takdirde bu tür sözcükler, söz konusu olan dil için de bir zenginliktir: “dokümante etmek”, “… turistleri çiçek seralarına götürüp gezdiriyorlar, çiçek yani botanik gardına götürüp gezdiriyorlar.” [… botanik bahçesine …], “Ekşın filimlerde sürekli şiddet…”, “Galiba bu momentumu yakaladık”, “Bir minimale yaklaştırmış”.

4. Ek Fazlalığı: Bir ifadenin anlaşılır hâle gelmesi, sözcüklerin dilin mantığı içerisinde bir araya getirilmesiyle mümkündür. Anlatım birimlerini oluştururken kimi zaman gereksiz yere eklerin kullanıldığı görülür: “Bu tür türkülerimizin tekrardan gündeme gelmesi için başka tür çalışmalarınız olduğunu biliyoruz.” [… tekrar …], “Özel teşebbüs olaraktan bu çok yararlı tesisi hizmetinize sunmakla şeref duyuyorum.” [… olarak …], “Hepsini sunaraktan ağırlıyoruz” [… sunarak …], “Bir yandan yiyerekten...” [… yiyerek …]

5. Müstehcen ve Kaba Sözlerin Kullanılması: “3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun”un “Yayın İlkeleri” başlıklı 4. maddesinde belirtildiği üzere radyo ve televizyon yayınları; “b) Toplumun millî ve manevî değerlerine, d) Genel ahlâk, toplum huzuru ve Türk aile yapısına, h) Türk millî eğitiminin genel amaçlarına, temel ilkelerine ve millî kültürün geliştirilmesi ilkesine, m) Çocukların ve gençlerin fiziksel, zihinsel, ruhsal ve ahlâkî gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek yayın yapılmaması esasına” uygun olmak zorundadır. Bu ilkelere göre radyo ve televizyonlarda müstehcen sözlerle bir kısım kaba sözlerin yer almaması gerekir. Bazı kaba sözlerle argoların film, dizi, skeç gibi programlarda yer alması tabiîdir. Ancak terbiye kurallarını aşan bu tür anlatımlarla espri yapmak, insanları eğlendirmek radyo ve televizyon programlarında maalesef yaygınlaşmıştır. Bazı yerli dizi ve filmler bu tür sözlerle doludur. Edep dışı sözlerden başka elle kolla yapılan işaretler de özellikle yetişme çağındaki çocukları etkilemektedir. Aşağıda verilen örnekler bu ölçüler içinde değerlendirilmelidir:

“Bizim şeyimiz dondu, o şey’e istediğinizi yerleştirin siz…”, “Bir yerin mi söküldü anam?”, “Şıllık”, “Gavat”, “- Kadir Usta var mı zamparalık?/ - Zamparalık ne demek. Biraz açıklar mısın?/ - Alıyorsun manitayı, hayat kahvesine götürüyorsun.”; “Ulan keriz seni de andık vallahi”, “Boşuna kıçını yırtma.” “Eşek demedi, sıpaa”, “Ben meselâ en sevdiğim arkadaşım, yanımda boğuldu, ama ben küsmüştüm, yardım etmedim ölürse ölsün dedim. Boğuldu gitti, hayvanoğlu hayvan.”,“Ne çalıyon kapıyı öyle, kudurmuş it gibi.”, “- Lan Memet!/ - Ne baba!? /- Ne denmez ulan eşşooğlu eşek.”, “...cuk oturdu.”, “İnsanlar birden ideallerine cart diye ulaşıyorlar.”, “Dingo’nun ahırı mı burası ulan.”, “Seni ham yaparlar bu zilliler”, “Sabah sabah tiye alınıyoruz.”, “Isırıktan bir tayyare”, “Yamyamlar geliyorlar, hoşt hoşt”.

Bu yanlışlara la havle çekmek yerine gücümüzün yettiğince onları düzeltmeye çalışmak gerekir. Yeri geldiğinde bazı programların ve dizilerin tekrar tekrar yayınlanması için ilgili yayın kuruluşunun telefonlarının kilitlenmesini sağlayan Türk izleyicisi, dilinin kullanımı konusunda da benzer tepkiyi göstermelidir. Bu yapılmadığı zaman, dili kullanırken gereken hassasiyeti göstermeyen bir sunucunun sinirlenip söylediği “Ben böyle diyeceğim var mı diyeceğiniz?” ifadelerini pervasızca söyleyebilenlerin sayısı daha da artacaktır.

İletişimin gerçekleştirilmesini sağlayan en gelişmiş sistem olan dili kullanırken bilimselliği‚ akılcılığı‚ gerçekçiliği, millîliği, uygarlığı ve çağdaşlığı içinde barındıran bir Türkçecilikten yana olmak gerekir. Böyle bir tavırla tarihten gelen mirası reddetmeden, , Türkçeleşmiş ve dilimize mâl olmuş sözcükleri bırakmadan, Türkçenin öz evladı kelimeleri inkar etmeden dile sahip çıkmak gerekir. Bunun yanı sıra ”Yaşayan Türkçe” diye kırk dereden su getirmek yerine Türkçenin zenginliklerinin keşfine çıkıp, onun sözvarlığını tespit etmeye‚ geçmişin karanlıklarında terkedilmiş zenginliklerini çıkarmaya gayret edilmelidir.

Nihat Sami Banarlı’nın ifadesiyle dilin‚ “böylesine tılsımlı vâsıta olduğunu bilmek ve bütün bunları‚ bilerek‚ severek yapmak… Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan‚ böyle büyük bir sanatın‚ böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi‚ bu güzel hizmet‚ yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler‚ hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar‚ Türk çocuklarına herşeyden çok Türkçeyi öğretecek‚ onlara‚ anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden‚ ifade ve mânâ zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz‚ abla ve ağabey iseniz‚ bu sizin daha sevgili vazifenizdir. Yavrularınıza‚ sözlerini halk dehâsının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninni’ler söylemekten başlayarak‚ öğreteceğiniz en güzel şey‚ Türkçedir. … Çünkü diller‚ milletlerin en azîz‚ en tılsımlı‚ en kıymetli servetleridir. Çünkü dillerin bir ses güzelliği ile dalgalanıp bir duyurma‚ anlatma ve inandırma gücüne ulaşmaları‚ kısa zamanda olmamıştır. … Mermere can veren heykeltıraş gibi‚ kelimelere ses ve hayat veren söz sanatkârının da bu başarısı‚ söze mûsıkî’nin doyurucu kudretini katabildiği ölçüde derin ve ölümsüzdür. Bu bakımdan‚ büyük ses şâiri Bâkî’nin: “Âvâzeyî bu âleme Dâvûd gibi sal / Bakî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.” mısralarında‚ yalnız şiir anlayışı bakımından değil‚ dil anlayışı bakımından da varılmış derin hakikat vardır.”[2]

Dilini kullanırken gereken hassasiyeti gösteren, “ağzındaki annesinin ak sütü gibi olan” Türkçesinin kıymetini bilenlerden olmaya gayret edelim.


         

[1] Burada yer alan örnekler www.rtuk.gov.tr adresinden alınmıştır.

[2] Nihat Sami Banarlı, Şiir ve Edebiyat Sohbetleri, Kûbbealtı Neşriyat, İstanbul, 1970.


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele