KİLİT ROMANINDA “KİLİT” METAFORU

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

 

 

 

“Tarihî roman yazmak, hele tarihteki büyük adamların hayat macerasını roman hâline getirmek çok çetin bir iştir. Romancı böyle bir teşebbüse giriştiği zaman yüksek bir ipin üzerinde denge kurarak yürümeye çalışan cambaza benzer. Bir tarafta işlediği konunun tarihî realitesi, öbür tarafta kendisinin bir yığın malzemeden seçerek inşa edeceği yeni bir realite vardır. (Erol Güngör)[1]

 

Yakında kaybettiğimiz Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU (1932-2006), lise yıllarında iken ilk adımlarını attığı edebiyat dünyamızda kalem faaliyetlerini son nefesine kadar sürdürmüş; elli yılı aşan sanat hayatı müddetince şiir, destan, hikâye, tiyatro ve roman türlerinde pek çok esere imza atmış velût bir yazarımızdı.[2] Merhum Sepetçioğlu, birçok türde eser vermesine rağmen, büyük ölçüde romanları, özellikle tarihî romanlarıyla tanınan/tanıdığımız bir sanatkârımızdı. 1970’lerden günümüze uzanan dönemde yetişen nesillerin tarihî romanlara olan ilgilerinde ve özellikle bu ilgi çevresinde -nispî de olsa- hayat bulduğuna inandığımız tarih şuurunda en büyük pay, hiç şüphesiz onundur.

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU tarihî roman türündeki eserlerine, Malazgirt Zaferi’nin 900. yıldönümünde (1971) yayımlanan ve Türkiye Millî Kültür Vakfı Büyük Ödülü’nü kazanan Kilit’le başladı. Adı geçen romana gösterilen büyük ilgi veya bu ilginin arkasındaki başarı, Çalıkuşu’nun Reşat Nuri GÜNTEKİN’in sanatkârlık kaderini belirlemesi gibi, yazarımızın sanat hayatının belirleyicisi oldu. Kilit’i takip eden Anahtar, Kapı, Konak, Çatı, Üçler-Yediler-Kırklar, Bu Atlı Geçide Gider, Geçitteki Ülke, Darağacı, Ve Çanakkale gibi eserler, Sepetçioğlu’nun Türk tarihini romanlaştırma arzusunun ne derece şuurlu bir tutku olduğunu, şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koydu.

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU’nun birçok romanında ilk anda dikkati çeken ortak taraflardan biri, birer metafor/istiare veya alegori/sembol etrafında vücut bulmuş ve adlarını bu metafor/istiareden almış olmalarıdır. Yazımızda bu romanlardan Kilit’i, adı olan “kilit” metaforu etrafında incelemeye çalışacağız.

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU Kilit’te[3], Türk tarihinin Malazgirt Meydan Savaşı öncesi dönemini, roman türünün imkân ve şartları çerçevesinde hikâyeleştirmiştir. Selçuklu Türklerinin esas alındığı romanın vak’a zamanı, Sultan Alpaslan’ın çocukluk döneminden Malazgirt Meydan Savaşı’nın bir gün öncesine kadarki -yaklaşık- 30-35 yılı kapsamaktadır. Bununla birlikte üç ana bölümden meydana gelen Kilit, birbirine paralel zaman içinde, ama farklı mekânlarda cereyan eden çift zincirli bir olay örgüsüne sahiptir. Bir tarafta (doğuda) Selçuklu Türklerinin Anadolu kapıları önünde tutunma mücadeleleri anlatılırken; diğer tarafta (kuzey-batı) Peçenek Türklerinin Bizans’a yakın topraklarda ve Bizans içinde varlıklarını koruma mücadeleleri anlatılmaktadır. Söz konusu iki çizgiye rağmen Selçukluların hikâyesi romanda öne çıkmakta ve ağırlık teşkil etmektedir. Olayların seyri, iki çizginin Malazgirt’te birleşeceğini sezdirmektedir.

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU, Selçukluların söz konusu mücadelelerini; dolayısıyla romanını kilit metaforu üzerine oturtmuştur. Denilebilir ki kilit, Sarı Hoca, Tuğrul Bey, Çağrı Bey, Alpaslan, Sav-Tekin gibi kahramanların biricik idealleri olduğu kadar, romanın da aslî teması, temel çekirdeği durumundadır. Dolayısıyla okuyucu, romanın başından sonuna kadar sık sık kilit metaforu ile karşılaşır. Böylece kilit, aynı zamanda romanın leitmotiv’i olur.

Kilit, soğuk bir ekim ayında Sarı Hoca’nın Alpaslan’a ders anlatırken dalıp gittiğinde dudaklarından dökülen, “Ben Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan.” (s. 7) cümlesiyle başlamaktadır. Karşısındaki Alpaslan’ın, “Ne düşündün Sarı Hocam?” sorusuna Sarı Hoca, “Seni düşündüm Çağrı Bey’imin oğlu. cevabını verir. Sarı Hoca’nın sezgilerine göre Alpaslan, hem kardeşlerinden (Yakutlu, Kavurt) hem de diğer çocuklardan (Atsız, Buldacı, Afşın, Artuk, Çavlı, Artuk vb.) farklıdır. Bedenen yaşının beş; zekâ bakımından ise on yıl üstündedir. Onun doğumundan sonra Harezm’in öte yanından akın akın Türkmenler gelmeye başlamış, Selçuklular kendilerini “töretmek” istemeyen Ali Tekin’i yenmiş, Karahanlılar susar, Gazneliler ise çekinir olmuşlardır. Sesinde Oğuz Kağan’la konuşan kurdun sesini duyan Sarı Hoca, çocukça gülen, ama çocukça konuşmayan Alpaslan’ın gözlerine baktığında ürperir.

“Alpaslan’ın gözleri bir garip yanıyordu. Devler vardı; rüzgârlar, ağaçlar, dağlar vardı. Uzunlamasına ırmaklar, enliliğine göller, genişliğine ovalar vardı. Bu gözler çocuk değildi; bu bakış çocuk olamazdı; bu titreyen kirpiklerin arasında, doğan bir günün bulutlardan sessiz sıyrılışı, gökyüzünden yeryüzüne dökülüşü vardı. (s. 10).

İlerleyen bölümlerde Sarı Hoca Alpaslan’ı, Selçuklunun “gözbebeği” olarak niteleyecek ve Bilge Kağan’a benzetecektir. Kısacası Sarı Hoca, Alpaslan’ın gözlerinde ve sesinde, “yeryüzünde kimsenin bilemeyeceği bir sırrı” görmüş ve duymuştur. Kendi kendine bu sırrın gerçek olduğunu “Görebilecek miyim ki...” diye mırıldanmasına rağmen o mutludur. Çünkü görmese de hissetmiştir.

Kurban Bayramı’nın dördüncü günü soğuk çadırda Sarı Hoca bunları hisseder ve düşünürken Alpaslan, bir an önce dışarıda oynayan arkadaşlarına katılmak arzusundadır. Dışarı çıkmak üzere hocasının elini öpmek için ayağa kalktığında eteğinde sakladığı şeyi Sarı Hoca fark eder ve görmek ister. Bu bir “Bizans kilidi”dir.

“Alpaslan, eteğinde sakladığını çıkardı ister istemez. Sarı Hoca’ya uzattı. Yüzü çocuksu bir pembelik içinde kızarmıştı, gözleri yerdeydi.

Sarı Hoca, Alpaslan’ın uzattığı el büyüklüğündeki yamrı yumru demiri evirdi çevirdi; avuçlanacak yerini avucuna alıp sıktı; sonunda ‘At bukağısı bu’ dedi; ‘Nereden buldun?

Alpaslan, ‘At bukağısı olamaz’ dedi. ‘Kilitmiş. Sav-Tekin amcam verdi. Açarsam benim olacak. (s. 12-13).

Böylece kilit metaforu, daha romanın başında ve ikinci-üçüncü vak’a halkasında olay örgüsüne girmiş olur. Bundan sonraki sayfalarda da kilit, belli aralıklarla ve gittikçe derinleşip belirginleşen anlamıyla olay örgüsünde yer almaya devam edecektir.

Alpaslan yukarıdaki cümlelerini tamamladığı sırada kılıç hocası Sav-Tekin içeri girer. Sarı Hoca elindeki kilidi ona uzatarak; “Açmasını öğretmediğin kilit çocuğa verilmez!” (s. 14) ihtarında bulunur. Sav-Tekin, Karamanlı üzerine yapılan bir akında birinden aldığını hatırladığı kilidi açmaya çalışır; ancak kilit paslanmıştır, açılmaz. Bir parça yağ çalmasına rağmen başarılı olamayınca, Alpaslan’ın getirdiği taşla sağını solunu döver, anahtarı çevirir. Yarım açılan kilitten bu defa anahtarı çıkaramaz. Bu işten vazgeçip Alpaslan’la dışarı çıkacakları sırada Sarı Hoca her ikisini de durdurur. Kilidin nasıl açılacağını görmeleri ve öğrenmeleri için gözlerini açmalarını, söyleyeceklerini iyi bellemelerini tembih eder.

“Kilidi aldı. Anahtarı arkasından taşla vurup eskisi gibi kilitledi. ‘Bak Sav-Tekin’ dedi. ‘Deli yiğidim benim; Sarı Hoca’nın deli yiğidi, sen ne yaptın ne yapmadın bir deyim sana. Bu kilit kilitliydi; açılması gerekti, âmennâ. Her kilidin açılması gerektir ki o kilidin kilitlediği yere giresin de oturacaksan oturasın; yurt yapacaksan yurt yapasın.. Bunun için de ne gerek? Anahtar gerek.. Kilit paslıysa yağlamak gerek.. Daha daha?. Orasını burasını kurcalamak, sağını solunu yoklamak, sıkıysa gevşetmek, gevşekse sıkıştırmak gerek. Ama bu her kilit için böyle mi gerek?. Hayır! Kilidine göre, kilidin icabatına göre... Onu artık ehli her kimse o anlar.. Ya sen ne yaptın Sav-Tekin yiğenim?. Sen de bunları yaptın.. Tamam mı tamam. Ee; tamam da kilit niye açılmadı? Açılmaz tabii.. Hani besmelesi bunun?. Besmele niye gelmez aklına Sav-Tekin yiğenimin?.. Gelmez tabii, neden?. Çünkü Sav-Tekin yiğitliğine güvenir! Eyi, güvenmesini biz de istiyoruz, amma besmeleyi de unutmasın diyoruz, besmelesiz başlamasın.. Odunun bile neyi var?. Özü var.. öyleyse?. Hadi al bakalım şimdi kilidi; al da, o yiğitliğin, o aklın besmeleyle cilalansın, hep beraber bir besmele çekelim de görelim ne olacak?...” (s. 16-17).

Sarı Hoca’nın bu cümlelerinden anlarız ki, kilidi açmak fiziki güç ister, beceri ister, akıl ister, emek ister, iman ister. Tam besmeleyi çekip anahtarı çevirdikleri anda dışarıda gürültüler, haykırışlar, at kişnemeleri, savaş naraları kopar. Harezm Beyi Harun’un hazırladığı oyun içinde Şahmelik’in adamları Selçuklu üzerine saldırmışlardır. Sarı Hoca, Alpaslan’ı kaptığı gibi atına atlar ve onu Ceyhun’a doğru sürer. Kadınlar ve çocuklar da onunla beraberdir. Çok geçmeden Tuğrul ve Çağrı Beylerle diğer savaşçılar; saldırı artığı sürüler gelir. Bir süredir Bizans topraklarını yoklayan Selçuklu umulmadık bir zamanda bir ağaç gibi budanmış; güçlenmelerinden çekinen Harezm Beyi, Şahmelik ve Gazneliler tarafından kırılmış, tekrar geldikleri yere, Ceyhun’un doğusuna sürülmüşlerdir.

Baskın sonrası günlerde Nemek’te çocuklara talim yaptırmakta olan Sav-Tekin, hâlâ Bizans kilidini düşünmekte, Sarı Hoca’nın; “Açmasını öğretmediğin kilit çocuğa verilmez!” ihtarının manasını çözmeye çalışmakta, baskında bile kilidi bırakmamış olmasına akıl sır erdirememektedir.

“Hele Sarı Hoca’nın baskından kurtarılacak başka hiçbir şey kalmamış gibi iki taş arasında o kilidi alıp getirişine Sav-Tekin bir türlü akıl sır erdiremiyordu. ‘Bu kilitte bizim görmediğimiz bir şey görmüş olmalı Hoca.’ diye düşündü. ‘Bizans işi olması değil... Yoksa Bizans işi olması mı?...” (s. 60).

İlerleyen sayfalarda anlarız ki, kilit metaforunun Sarı Hoca’nın zihnine yerleşmesi çok eskilere; Yesi’deki medresede okurken Saçlı Hoca’dan dinledikleri derslere dayanmaktadır. Günganç’ta Küpeli Hafız’la buluştuklarında aralarında gerçekleşen konuşmalar bu sırrı açığa çıkarır.

“Saçlı Hocamız her dersine başlamadan önce ne derdi Sarı kardeş hatırlasana; besmeleden sonra ne derdi? Her kilit açılır hay oğullarım yeter ki anahtarını bilmeli, demez miydi?.” (s. 127).

Nitekim Küpeli Hafız, Saçlı Hoca’nın bu cümlesini, değişik kimlik ve kılıkta Urfa, Amid, Şam, Bağdat, Halep, hatta Bizans’ın başkentine yerleştirdiği adamları arasında kullanılacak parola olarak seçmiştir. “Giden, kime gidiyorsa ‘Her kilit açılır mı?’ diyecek.. ‘Anahtarını bilmeli’ dendi mi işte o bizimkidir, gayrı korkmaya. (s. 127). Bunun somut örneğini hâlde Vasili-Balçar diyalogunda görürüz. Meyhaneci Vasili (Küpeli Hafız’ın oğlu), Bizans başkentinde Balçar’ı papaz Akaleptos’a gönderirken “Hangi Vasili” diye soracak olursa, “Her kilit açılır mı?” (s. 223) diye soran Vasili olduğunu söylemesini ister.

Kilit metaforu bundan sonra, Dandanakan’da Selçukluların Gaznelileri yendiği savaşta şehit olan Sarı Hoca’nın kuşağında ortaya çıkar. Anlaşılan odur ki, baskın sırasında bile yanına almayı ihmal etmediği kilit, Sarı Hoca için son derece önemli ve anlamlı bir sembol değerdir. Küpeli Hafız’la birlikte aylarca Harezm, Gazneli, Karamanlı beyleri arasında mekik dokuyup Selçuklunun önünü açmaya çalışan Sarı Hoca, Dandanakan’da Gazneliler tarafında bulunan Beg Togdı’yı Selçuklu safına çekip karşıya geçerken Gaznelilerin oklarıyla vurulmuştur. Sarı Hoca, son nefesini vermeden önce elini kuşağına sokar, oradan çıkardığı Bizans kilidini Alpaslan’a uzatır ve şunları söyler:

“Bu kilit bil ki burada... Dandanakan’da bil ki, yarım açıldı. Al artık. Yarısını nerede açarsın orasını sen bil gayri... Bana sorarsan, bu Sarı Hoca’na son nefesinde sorarsan... derim ki.. Oğuzluyu denize ulaştır derim.. Oğuzlunun göğsü bağrı açık olmalı. Oğuzlu göğsü bağrı açık düşünmeli derim.. Ne demeğe gelir?. Dur Alpaslan’ım ben derim. Bu şu demeğe gelir ki deniz sonsuzdur. Buraları gibi kapalı kutu değildir. Kapalı kutuda boğma Selçukluyu.. Kapalı kutuda ne yetişir ki.. Üstüne kilidi vurdun mu hapissin, denize kilit vur bakalım hadi.. göğe kilit vur... (s. 189).

Sarı Hoca’nın vasiyet niteliğindeki bu cümleleri, kilit metaforunun anlamını da açıklar. Kilit, Selçuklunun yurt yapmak istediği Anadolu ve Rumeli topraklarını elinde tutan Bizans İmparatorluğu’dur.

Romanda kilit, bundan sonra Alpaslan’ın, oğulları Melikşah ve Arslan Şah ile kızını evlendirdiği gün, beyleriyle yaptığı meşverette ortaya çıkar. Çevredeki düşman güçlerin dikkatini çekmemek için böyle bir zamanı seçen Alpaslan, Merv’deki Bey Konağı’nda “şahnişinin pervazına çakılı bir çivide asılı duran” kilidi getirip beylerine göstererek şunları söyler:

“Bu kilit...’ dedi; ‘Meselesini konuşmak istediğim kilit bu kilit... Sav-Tekin’in Sarı Hoca’ya emaneti, onun da bana mirasıdır. Bu kilidi Sarı Hoca, Şahmelik’in baskın yaptığı gün vermişti. (...) ‘Beylerim!’ dedi.. ‘ O baskını bir daha yaşamamamız gerek. O bozgunu Selçuklu bir daha görmemeli. Onun için de kilidin açılması gerek. Sarı Hocam, bu kilit sağından solundan dövülmeli, iyice dövüldüğüne kanaat getirilince de besmeleyi çekip anahtarı kilidin içinde çevirmeli demişti. Bizim de öyle yapmamız gerekir. (...) Bu kilidi Bizans sayın siz... Bizans’ı da, bu kilit gibi yıllar yılı toprak altında kalmış, paslanmış bilin. Doğrudan anahtarı vurup kilidi açamayacağımıza göre her biriniz bir yanından gevşetmeğe bakmalısınız. (s. 246).

Meşverette konuşulup emredildiği gibi, aradan geçen beş-altı yıl içinde Bizans kilidi olabildiğince dövülür. Alpaslan Amid’in surları önünde bulunduğu ve hele Halep’i kuşattığı günlerde, kilidin açılmasının yakın olduğunu hisseder. “Gayri bir besmele kalıyordu geriye, bir de anahtarı kilide sokup çevirmek.. uzak değildi. (s. 274).

Kilit, Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in büyük bir orduyla Selçukluların üzerine yürüdüğü haberinden sonra, Halep muhasarasını kaldırıp beylerine ağustosta Malazgirt önlerinde buluşma emrini veren Alpaslan’ın rüyasına girmeye başlar.

Alpaslan “Çok az uyuyordu; uyuyabildiği zamanlarda, bir çöl beyazlığında  düşler başlıyordu; dört naldan daha süratli koşan bir at hızıyla uzaktan yaklaşıyordu, yaklaştıkça büyüyordu, büyüdükçe Alpaslan’a çarpıp devrilecekmiş gibi baş döndürüyordu. Ama bir yerde, tam Alpaslan’ın gözlerinin önünde birden duruyor, çöl beyazlığının orta yerinde kapkara, kocaman asılıp kalıyordu. Kilitti.

Öylece duruyordu. Sonra çöl beyazlığı göz kamaştırıcı bir pırıltı içinde tutuşuyordu. Kilit kıpırdanıyordu. Açılır gibi.

Alpaslan kilit açılmadan uyanıyordu. Düşünüyordu; uyuyamıyordu. (s. 278).

Sonunda Alpaslan, bundan altı yıl önce Merv’de olduğu gibi, Malazgirt Savaşı öncesi Ahlat Kalesi’nde beyleriyle tekrar bir araya gelir. Merv’de yarım bıraktığı sözünü burada tamamlar.

“Şimdi, Merv’de yarım bıraktığımı söylüyorum. Sarı Hoca’mızın kilit meselesi buralarda bir yerde  açılacaktır. Tanrının yazısı burayı yazmış alnımıza, farkındayız. (s. 282).

Alpaslan, ertesi günü Malazgirt’te buluşmak üzere meşvereti tamamlar ve beyleriyle vedalaşır. “Alpaslan çadırın kapısından çıkarken içinden geniş, derin, bütün göğüs boşluğundan kopup gelen bir besmele çekti. Yine içinden ‘Sen de duydun mu hay Sarı Hocam’ diye sordu. ‘Duymadıysan.. Bismillâhirrahmânirrahim... (s. 287).

Görüldüğü gibi Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU Kilit romanını, bütünüyle kilit metaforu üzerine kurmuştur. Söz konusu metaforun anlamı, daha romanın başından itibaren sezdirilmeye başlanmış, Dandanakan’da Sarı Hoca tarafından tamamıyla açıklığa kavuşturulmuştur. Olay örgüsünün başında Alpaslan sakladığı kilidi hocasına uzattığında, Sarı Hoca bunu önce bir “at bukağısı” zannetse de -çünkü Kınık boyunda kilit kullanılmaz-, üzerindeki haç işaretinden anlamıştır ki, o bir “Bizans kilidi”dir. Bu aşamada ve bu ibare içinde kilit, gerçek anlamında sıradan bir alettir. Kilide ilk defa mecazî anlam yükleyerek onu sembolik bir değer hâline dönüştüren Sarı Hoca’dır. Daha olay örgüsünün başında, Sav-Tekin ve Alpaslan’a uzun uzun kilidin nasıl açılacağını anlatıp gösterirken sarf ettiği şu cümle, onun kilidi gerçek anlamından çıkararak metaforik anlama taşıdığını ortaya koyar. “Her kilidin açılması gerektir ki o kilidin kilitlediği yere giresin de oturacaksan oturasın; yurt yapacaksan yurt yapasın..” (s. 16). Cümledeki “yurt” kelimesi, kilidin, ulaşılması veya içine girilmesine engel olduğu mekânın, gerçek anlamında olduğu gibi sıradan ve dar olmadığını vurgular.

Unutulmamalıdır ki Sarı Hoca, “Selçuklunun aklı” “bilge” bir kişidir. Onun söz konusu bilgeliğinin temellerinde, tâ Yesi’deki medresede dinlediği Saçlı Hoca’dan devraldığı bilgi, görgü ve hikmet mirası vardır. Sarı Hoca’nın bütün arzusu ve gayreti, bu mirası Alpaslan’a devredebilmek; daha açık bir ifadeyle, kilide yüklediği metaforik anlamı sezdirebilmektir. Çünkü başlangıçta ne Sav-Tekin’in ne de Alpaslan’ın, kilidin sahip olduğu sembolik değerden haberleri vardır. İlerleyen bölümlerde Alpaslan’ın Bizans kilidini yanından ayırmaması, her önemli karar aşamasında ondan hareket etmesi veya meşveretlerde onu hareket noktası yapması, Sarı Hoca’nın bilgelik görevini başarıyla yerine getirdiğini düşündürür.

Kısacası Kilit romanındaki kilit, Selçuklunun yurt yapmak istediği toprakları elinde tutan Bizans İmparatorluğu’dur. Kilit altında tutulan ve açıldığında ulaşılacak olan mekân da, Anadolu ve Rumeli toprakları. Buradan hareketle denilebilir ki, Kilit, temelde “vatan/yurt” teması üzerine oturtulmuş tarihî bir romandır. Ancak vatan/yurt, henüz Bizans kilidiyle kilitlidir. Tuğrul ve Çağrı Beylerin; Sarı Hoca ve Küpeli Hafızların mücadeleleriyle bir hayli dövülen bu kilit, Malazgirt “kapı”sında Alpaslan’ın ve ondan sonra gelen nice yiğitlerin “anahtar” görevi ifa eden mücadele ve zaferleriyle açılacaktır. Açılacaktır ki, onun kilitlediği topraklar Türk milletine vatan olsun. Olmuştur da; hem de bin yıldır.


         

 

[1] Erol Güngör, “Tarihin Romanı”, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Ötüken Yay., İst., 1996, s. 142.

[2] Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun eserleri: Çağlayanlı Vadi (1961), Kilit (1971), Anahtar (1972), Kapı (1973), Konak (1974), Çatı (1974), Üçler-Yediler-Kırklar (1975), Bu Atlı Geçide Gider (1976), Geçitteki Ülke (1977), Darağacı (1977), Cevahir ile Sadık Çavuş’un Buğday Kamyonu (1977), Ebemkuşağı (1980), Sabır (1981), Gece Vaktinde Gün Dönümü (1981), Güneşin Dört Köşesi (1982), Karalıkta Mum Işığı (1984), Ve Çanakkale (1988), Can Ocağında Pişen Aş (1989), Kutsal Mahpus (1990), Benim Adım Yunus Emre (1994), Bir Ömür Boyu Kıbrıs (2000), Yesili Hoca Ahmed (2006), Beyaz Güvercin (l978), Kutsal Kaya (l978) (roman); Büyük Otmarlar (1970), Trampacılar (1968), Umut Çeşmesi (1968), Çardaklı Bakıcı (1969), Köprü (1969), Her Bizans’a Bir Fatih (1972), Son Bloklar (1969), Çölde Bir İbrahim (1970), Ak Sinekler Sürüsü (1971), Mehveş Hanım (1984), Meragalı Abdülkadir (1986) (tiyatro); Abdürrezzak Efendi (1956), Menevşeler Ölmemeli (1972), Bir Büyülü Dünya ki  (l990) (hikâye); Yaratılış ve Türeyiş (1965), Türk Destanları (1972), Dede Korkut (1972), Sonsuza Uzanan Taşlar (1981), Türk-İslam Efsaneleri (1973) (destan-efsane).

[3] Mustafa Necati Sepetçioğlu, Kilit, İrfan Yayınevi, İst., 1980, 4. baskı, 287 s. (İncelemede bu baskı esas alınmıştır.).


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele