DARBE “ARAÇ” DEĞİL, “AMAÇ”TI

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

 

İsterseniz 12 Eylül’ü tahlil eden on ciltlik kitap yazın. Şayet dönemin kudretli sıkıyönetim komutanlarından Orgeneral Bedrettin DEMİREL’in “darbe yapmak için şartların olgunlaşmasını bekledik” itirafını atlarsanız 12 Eylül’le ilgili pek bir şey yazmış sayılmazsınız.

                Şartların olgunlaşması ne demektir? Şartlar nasıl olgunlaştırılmıştır? Şartların olgunlaştırılması süreci kaç cana mal olmuştur? Bu üç sorunun cevabı, bir devrin en net fotografı demektir.

                Kardeş kavgasını önlemek, ülkeyi uçurumun kenarından kurtarmak, Konya mitingi vs. gibi gerekçelerin hiçbirisi gerçek gerekçe değildi ve olamazdı da. Çünkü darbenin kendisi “araç” değil, doğrudan doğruya “amaç”tı ve o şekilde gerçekleşti. Geri kalan her türlü edebiyat, şartların olgunlaşmasına ve darbeyi meşrulaştırmaya yönelik propaganda malzemesiydi.

Şartların olgunlaşması senaryosu kan istedi kan aldı, can istedi can aldı. Ardından da hürriyetleri aldı.

12 Eylül’ün ülkücüler üzerindeki en büyük etkisi, temel kabullerle ilgili sorgulama dönemini başlatması oldu. Devlet kim? Ben kimim? Neden devlet düşmanlarıyla aynı muameleyi görüyorum? Bizi “terörün taraf ve unsurlarından birisi” olarak suçlayan bu paşalar kimlerin askeri? Bu hâkim ve savcılar, kimin adına karar veriyorlar?

12 Eylül yönetimi, sadece terörizmi değil, o terörizme karşı bu zorlu coğrafyanın, bu yaslı ama gururlu toprakların değerlerine sadık, millî refleks unsurlarını da ezmiştir. Devlet ile milletin en diri unsurlarının arasına derine saplanan bir hançer sokmuş, bu ilişkiye güvensizlik hâkim olmuştur.

Mamak’ta, Askerî Mahkeme’de, sanıklardan Ülkü Ocakları Genel Başkanlarından Hasan ÇAĞLAYAN, âdeta bugünlere işaret edercesine ideolojik bir savunma yapmıştı. Çağlayan savunmasında, o günlerde yeni yeni güçlenen bölücülüğe dikkat çekerek, Türk milliyetçiliğine reva görülen bu muamelelerin ileride devlete bela olacağını, milliyetçiliğin ezilmesi durumunda, millî direncin zayıflayacağını, bölücülük ve diğer terörizm unsurlarının yükselebileceğine vurgu yapmıştı.

Çünkü bölücülük ve terörizmle mücadele sadece güvenlik güçlerinin altından kalkabileceği bir alan değildi. Bunun sosyolojik boyutu, insan unsuru ve toplumu bir arada dayanışma içinde tutan değerleri de söz konusuydu. İşte 12 Eylül, tankının topunun verdiği kibirle bu incelikleri hiç hesaba katmadı. Devranın dönebileceğini hesaplayacak bir akıla sahip değildi. Gücüne güvenerek, sözde adalet uygulama adına “devleti için ölmeye hazır” insanları, devlete kurşun sıkanlarla bir tuttu. İdam ederken bile “bir soldan, bir sağdan” diye adaletini ortaya koydu!

Ama zaman 12 Eylül’ü ve darbecileri değil, Hasan ÇAĞLAYAN’ları haklı çıkardı. Kişiliksiz, renksiz, idealsiz, “adam sen de”ci bir toplum meydana getirme çabası karşılık buldu. Mukavemet unsurları, aslında mukavemet unsuru değil, kalıbına sığmayı öğrenememiş, hadlerini bilmek zorundaki üvey evlatlar olduklarını fark ettiler. Uğrunda yedi düvelle savaşmaya hazır oldukları İstiklal Marşı’nın bile kendilerine zorla okutularak bir nevi işkenceden geçirileceklerini asla düşünemeyecek olanlar, karşılaştıkları muameleyi hazmedemediler.

Mamak’ta iddianamenin rengi ortaya çıktıkça, idamlar istendikçe bizlere düşen ölüm düşüncesini kolaylaştırmak ve sıradanlaştırmak olmuştu. Darbenin birçoğumuzu idama götüreceği savcıların iddianamelerinden anlaşılıyordu. İdamı hafife alan, onu olağanlaştıran, korku olmaktan çıkaran bir tartışma zemini oluşturmuştuk. Arkadaşlarımızdan kimisi, “ben gözlerimi bağlatmam öyle çıkarım sehpaya” diyordu. Kimisi “benim gözlerimi bağlatsalar bile başkasına tekmeletmem, kendim deviririm sandalyemi” deyince, bir diğeri “öyle olmaz, kendin devirirsen, bunun hükmü intihara girer” diye cevap veriyordu. Kimisi “Tanrı Türk’ü korusun” diye bağırırım, derken kimisi de “şehadet” getiririm diyordu. Bütün bu sohbetler, idamı bizim gözümüzde bir korku olmaktan çıkarmış, sıradanlaştırmıştı. “Ha ekmeğini yemişim, ha uğruna kurşun” diye üzerine toz kondurmadıkları vatanlarında bir nesil, “felahı mahşere kalan biçareler” gibi bekledi.

Başkalarının kanı ve canı üzerine imparatorluk kurdu 12 Eylülcüler. 82 Anayasası’na ekledikleri sözde geçiçi 15. madde ile sivil dönemde bile yargılanmalarının önüne geçtiler. Daha sonra gelen sivil iktidarlar, Anayasa’yı delik deşik etmelerine ve büyükçe bir kısmını değiştirmelerine rağmen, üstelik geçici olan bu maddeye dokunamadılar.

Yunanistan’da, İspanya’da, Portekiz’de darbeciler uzun yıllar cezaevlerinde yattıktan sonra sokağa bile çıkamaz hâle gelmişken, bizde cuntacılar resim yapmakta, şarkıcılara eşlik etmekte, keyif içinde eceliyle ölmeyi beklemekteler. Bu ayıp, Türk demokrasisinin ayıbıdır.


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele