12 EYLÜL REJİMİ İSTİKLAL MARŞI’NI COP GİBİ KULLANDI

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

 

Türkiye Cumhuriyeti, büyük bir milletin binlerce yıllık tarihî serüveninden süzülüp gelen tecrübeleriyle kurulan büyük bir devlettir. Türkiye coğrafyasını yönetebilmek de böylesine devasa bir devlet tecrübesine sahip olmayı ve Osmanlı hinterlandı içerisinde yer alan coğrafyaları layıkıyla tanımayı gerektirir. Aksi takdirde bu zor coğrafyada huzurlu, güvenli, mutlu bir şekilde yaşamak imkânsızdır.

Türkiye, bütün hâkimiyet teorilerinin odağında yer alan bir coğrafyadır. Bu nedenledir ki bütün küresel projelerde adından söz edilir, bu toprakları yönetenlerin ne yapacağı merak edilir, mümkünse onayı alınır. Bu onay alma işinin çeşitli şekilleri vardır. Maalesef en rencide edici tarzı, iktidarların (ister askerî, ister sivil olsun) küresel güçlere teşne olmasıdır. 12 Eylül darbe yönetimi, sonrasında teşekkül eden darbe kabinesi ve daha sonrasında kurulan hükûmetlerin tamamı dünya tarihinin son çeyrek asrını neredeyse tek başına şekillendiren ABD’nin projelerine destek vermişlerdir.

Bulunulan nokta, daha önce yaşananların bir sonucudur ve gelecekte yapılacak işlerin nasıl olacağına dair ipuçları verir. Bu nedenle bugün olup bitenleri tam manasıyla anlayabilmek için son çeyrek asırda neler olup bittiğini iyi bilmek gerekir. Türkiye’nin son çeyrek asrını şekillendiren en temel saik, 12 Eylül darbesi ve 12 Eylül mantalitesidir. Bugün bunu çok daha net görebiliyoruz. 12 Eylül, bugünler olsun diye yapılmıştır. O dönemde vatan için, millet için, millî ve manevi değerleri için ölümü göze alan, bu uğurda beş bin şehit veren Türk milliyetçilerinin samimi duyguları da maalesef -aradan bunca yıl sonra görüyoruz ki- istismar edilmiştir.

 

*  *  *

Büyük devlet olmak demek, çeyrek asır, yarım asır hatta bir asır sonrasını hesap edebilmek demektir. Soğuk savaş yılları sonrasında ortaya çıktığı üzere, ABD, büyük devlet olmasının verdiği imkân ve avantajlarla SSCB dâhil olmak üzere Avrasya coğrafyasının son 20-25 yılın neredeyse gün gün planlamış durumdadır. Bugün yaşananlar, belki yarım asır önce planlanıp çeyrek asır önce uygulamaya konulmaya başlanan bir stratejinin yansımalarıdır. Bu şimdi çok daha iyi anlaşılıyor.

1991’deki Birinci Körfez Savaşı, 1990’lı yıllarda yaşanan uluslararası gelişmeler ve nihayet 11 Eylül’ün ardından geçen son 5-6 senelik zaman diliminde yaşananlar pek çok şeyi açıklıyor. ABD tarafından Yeşil Kuşak Projesi kapsamında 1970’li yılların sonlarında SSCB’ye karşı cepheye sürülen Usame Bin Ladin ismi etrafında başlatılan operasyonlar bunun en çarpıcı örneklerini teşkil ediyor. Önce Afganistan, ardından Sudan ve nihayet Irak’taki özgürleştirme(!) operasyonu ve tabii ki son bir ayda yüreğimizi dağlayan Filistin dramı… Bütün bunlar, bir planın parçası olarak adım adım uygulanıyor. 2-3 yıl önce “Marakeş’ten Bangladeş’e demokrasi” sloganıyla piyasaya sürülen Büyük Orta Doğu Projesi’ni de aynı çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Afganistan’ı ve Irak’ı işgal ederek terörü kaynağında yok edeceğini, buralara demokrasi ve özgürlük getireceğini vaat eden ABD, İsrail’in devlet terörüne seyirci kalıyor. İsrail’in Filistinli çocukları öldürmesini kınamak şöyle dursun, BM ve NATO nezdinde her türlü desteği veriyor.

Terörü kaynağında önlemek iddiasıyla okyanus ötesinden Irak’a müdahale eden ABD, Türkiye’nin bölücü terörü engellemeye matuf sınır ötesi harekât talebine tehditvari bir üslupla karşı çıkıyor. Çifte standart kanıksanıyor. Evrensel düşünce piramitleri hak ile yeksan ediliyor. Ölçü bozuluyor. İnsan hakları, demokrasi, özgürlük, self determinasyon hakkı gibi kavramların içleri ABD’nin keyfine göre dolduruluyor.

ABD’nin operasyon yaptığı coğrafyaları yüzlerce yıl adaletle yöneten Osmanlı’nın mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti, bütün olup bitenlere seyirci kalmakla iktifa ediyor. Osmanlı okyanusunun çekildiği coğrafyalar bataklığa dönerken Türkiye neden böyle davranıyor?

Türkiye’nin eli kolu bağlanmış bir şekilde oturmasının en önemli sebebi, 12 Eylül rejiminin bugün hâlâ hüküm sürüyor olması ve Türkiye’nin gücünden habersiz olan iktidarın Meclis’teki sayısal gücüne rağmen ufuksuz, çapsız ve korkak bir yönetim tarzı benimsemesidir.

Türkiye çeyrek asırdır iyi yönetilmemektedir. Türk milleti çeyrek asırdır aldatılmaktadır. İktidardaki kabinenin adı Ulusu olmuş, Özal olmuş, Demirel olmuş, Çiller olmuş, Yılmaz olmuş, Erbakan olmuş, Ecevit olmuş, Gül olmuş, Erdoğan olmuş fark etmiyor. Çünkü ülkeyi çeyrek asırdır küresel güç odaklarının Türkiye şubeleri yönetiyor.

12 Eylül’e dair anlatacağım iki hatıranın, bugünleri yıllarca önce haber vermesi bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.

 

*  *  *

Yıl 1982… Anadolu gezisine çıkan Kenan EVREN Erzurum’da konuşuyor. Evren’in radyo ve televizyondan naklen yayınlanan konuşmaları, dâhilî hoparlör aracılığıyla Mamak’taki koğuşlara da anında yayınlanıyor. Kürsüdeki Evren kükrüyor; “Avrupa bizim iç işlerimize nasıl karışır” diye soruyor. O esnada Mamak’taki koğuşlarda Avrupa’dan gelen İnsan Hakları Komitesi dolaşıyor. Bu komite ilk değil. Daha önceleri de pek çok komite Mamak’ı denetliyor. Evren’in “Avrupa bizim iç işlerimize nasıl karışır” sözleri gerçeği ifade etmiyor.

Avrupa’dan gelenler, sürekli olarak cezaevindeki solcuların durumuyla ilgileniyorlar. Çünkü sol grup sürekli olarak Türkiye’yi Avrupa’ya şikâyet ediyor. Bu esnada bizden arkadaşlar denk gelirse Avrupa İnsan Hakları Komitesi üyeleri soruyor: “İşkenceye maruz kalıyor musunuz?” diye. Aldığımız ortak karar gereği arkadaşlarımız Avrupalılara şu cevabı veriyorlar: “Türk Devleti işkence yapmaz. İşkence varsa münferittir, sistemli değildir.” Çünkü biz Türk milliyetçisiyiz. Türk Devleti’ni Avrupa’ya şikâyet etmek bize yakışmaz. Biz böyle düşünüyoruz. Oysa en ağır işkenceleri biz görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin itibarını korumak için uğradığımız işkencelerin üstünü örtüyoruz.

Mamak’ta Zemin 1-2-3 diye bir koğuş var. Bu koğuştan sürekli hasta çıkıyor. Burada kalanlar ya verem oluyor, ya tetanos. Burada insan yaşayamaz diye pek çok kez dilekçe verdik. Hiçbir cevap alamadık. Kenan Evren’in konuşma yaptığı anda Mamak’ta incelemelerde bulunan Avrupa İnsan Hakları Komisyonu üyeleri koğuşun önünden geçerken Fransızca bilen bir arkadaşımız, Fransızca olarak “1-2-3 koğuşa bakın” diye bağırdı. Ayak sesleri birden durdu. Mazgalı açtırdılar ve “Onu kim söyledi” dediler. Arkadaşımız “O koğuşta insan yaşayamaz” dedi. Arkadaşımızı yanına alan komite üyeleri söz konusu koğuşa gittiler. Koğuşa girip bir nefes çektiler ve “burada insan yaşamaz, kapatılmalı” dediler. 45 dakika sonra koğuş kapatıldı. Burada kalanlar diğer koğuşlara dağıtıldılar.

Bu olay bizde derin bir sarsıntıya sebep oldu. Verdiğimiz onca dilekçeye rağmen kapattıramadığımız koğuş, Avrupa’dan gelen bir heyet tarafından nasıl olup da 45 dakika içerisinde kapatılıyordu? Bizim için tam bir hayal kırıklığıydı. Bu durum arkadaşlarımız arasında milliyetçi duyarlılığı zedeledi, devletimize, ordumuza olan güvenimizi tartışmaya açtı.

 

*  *  *

Bugünlerimizi şekillendiren 12 Eylül mantığını anlatan ikinci örnek İstiklal Marşı’nın Mamak yönetimi tarafından cop gibi kullanılmasıdır. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın ilk toplu duruşması 19 Ağustos 1981’de başlayacaktı. Mahkeme için 400 kişi baraka salonda toplandık. Birbirimizle konuşmamız yasaktı. Fısıltıyla konuşarak bir karar aldık ve arkadaşlarımızı haberdar ettik. Dedik ki, “Türkeş Bey salona girince hep birlikte ayağa kalkacağız. Mahkeme heyeti içeri girince de İstiklal Marşı okumaya başlayacağız.” Yeterli iletişimi kuramadığımız için olacak, Türkeş Bey içeri girince bütün arkadaşlarımız ayağa kalktılar ve hep bir ağızdan İstiklal Marşını okumaya başladılar. Bu sırada mahkeme heyeti henüz yerini almamıştı. Kürsünün arkasından sadece kafaları görünüyordu. İstiklal Marşı okunduğu için hazırol vaziyetinde beklediler. Enteresan bir enstantane oluşmuştu.

Akşam koğuşlara döndüğümüzde hepimize birer kağıt dağıttılar. Kağıtta üç soru vardı: 1) Bu eylemi niçin yaptınız? 2) Eylem emrini kim verdi? 3) Bu suçu neden işlediniz? Arkadaşlarımız, “bu sorulara ne cevap verelim” diye sorunca ortak karar aldık. Savunma olarak, “Beni bu eyleme millî şuurum teşvik etti. İstiklal Marşını millî duygularla söyledim. Bu suçu sonsuza kadar işlemeye devam edeceğim.” ifadelerinin kullanılmasını kararlaştırdık. Bu savunmaların ardından hiçbirimize bir ceza uygulanmadı.

Aradan bir müddet geçti. Her gün koğuşta uygun adımla marş söyletilmeye başlandı. Önce çeşitli marşlar, ardından da İstiklal Marşı söyletiliyordu. Marşlar okunurken baş yukarıda, gözler tavanda idi. Bu esnada bir asker copla karın bölgemize şiddetli darbeler indiriyordu. Bu öyle bir psikolojiydi ki, söylesek zorla İstiklal Marşı söylemiş oluyorduk. Söylemesek, bu kez de İstiklal Marşı’na saygısızlık olacaktı. Uğrunda canımızı vermek üzere yetiştiğimiz İstiklal Marşı’mızı bize karşı cop gibi kullandılar. Bu iş öyle bir hâl aldı ki, bir grup İstiklal Marşı söylerken, diğer grup ya yatıyor, ya kitap okuyordu. Böylece İstiklal Marşı’nı sıradanlaştırdılar. Millî şuuru, millî refleksi kırmaya çalıştılar.

 

*  *  *

Türkiye ve dünya sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Dört bir yandan kan, gözyaşı oluk oluk akıyor. Türk insanı olup biten bunca vahşete niçin seyirci kalıyor? Şehit cenazeleri yüreğimizi dağlarken niçin ateş sadece düştüğü yeri yakıyor? Filistin’de çocuklar katledilirken insanlar nasıl olup da günlük hayatlarına her şey normalmiş gibi devam edebiliyorlar? Bütün bu soruların cevabı 12 Eylül’e dair aktardığım iki hatırada net bir şekilde görülüyor aslında.

12 Eylül, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne sadakatle bağlı bulunan, Türkiye’nin Marksist bir rejime geçerek SSCB’nin uydusu olmasını önlemek için samimiyetle canını ortaya koyan vatansever Türk gençlerini en hassas yerlerinden vurdu. İşkencelerden geçirilen, haksızlıklara maruz bırakılan bu fedakar, bu cefakar, bu vatansever nesil hak etmediği bir şekilde cezalandırıldı. Uğrunda ölmeyi göze aldığımız İstiklal Marşı’mızı cop gibi kullanarak Türk milliyetçilerinin azmini, kararlılığını kırdılar. 12 Eylül’ün bu ülkeye en büyük kötülüğü budur.

Siyasete tek kol aralığı mesafe aldıran 12 Eylül, vetolarla gelmiş bir siyasi düzen kurdu. Benim memurum işini bilir, mantığıyla rüşveti ve yolsuzluğu kurumsallaştırdı. Yetersiz denilen demokrasi dönemlerinde bile Türkiye’deki ABD üsleri açılamazken, 12 Eylül’den sonra Kenan EVREN’in bir emriyle Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü sağlandı ve ABD üsleri açıldı. Güneydoğu’ya yerleşmesi sağlanan Çekiç Güç’ün kanatları altında bölücü örgüt palazlandı ve 30 bin insanımızın canına mal olan terör olayları yaşandı. Bütün bunların sonucunda Türkiye, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesinin taşeronu hâline getirildi.

12 Eylülden bu yana ülkeyi yöneten kadroların tamamı darbe düzeninin oluşturduğu sürecin bir gereği olarak iktidara geldiler. Buna bugünkü iktidar da dâhildir. Bu nedenledir ki, 12 Eylül’den bu yana gelen bütün iktidarlar milletimizi aldattılar, milletimize karşı ikiyüzlü davrandılar. Gerçekleri anlatmadılar. Millî refleksin kırılmasına, millî heyecanın zedelenmesine zemin hazırlayarak küresel gücün projelerine hizmet ettiler.

 

*  *  *

Hâlen devam eden bu tiyatronun sona ermesi için titreyip kendimize dönmeliyiz. Ekonomide, siyasette, kültürde, her alanda millî bağımsızlık şuuruyla yeniden diriliş hamlesi başlatmalıyız. Demokrasi kültürü toplumun bütün kesimlerine hâkim kılmalıyız. Başta İslam Peygamberi olmak üzere, Türk-İslam kültür ve medeniyetinin zirvelerini temsil eden Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana gibi evrensel değer hâline gelmiş şahsiyetleri Türk milletinin 21’inci yüzyıldaki model insan profili hâline getirmeliyiz.

Allah’tan başkasına kul olmayan, adil, merhametli, fedakar, iyiliksever, saygılı ve kahraman Türk oğlu, tıpkı Ziya Gökalp’ın dediği gibi, ahlakın dehasına ulaşmış bir “ahlak adamı”dır. Bu vasıf gençlerimize kazandırılmalıdır. Türk milletinin geniş bir tarihî tecrübeye, büyük ve zengin bir kültür hazinesine dayanan millî töresi korunmalı ve çağın gerçekleri ışığında güçlendirilmelidir. Bu çerçevede 12 Eylül rejiminin ürünü olan 1982 Anayasası değiştirilmelidir. Çünkü millî vicdanın tanımadığı, Türk töresine ters düşen hiç bir kanun, hangi kaynaktan çıkarsa çıksın millî vicdana yabancı kalır; insanlar bu tip kanunları ihlal etmekten çekinmezler. Böylece kanuna saygısızlık fikri ortaya çıkar. Bir sonraki adım, kaçınılmaz olarak devlete yabancılaşma ve anarşidir.

Bu bağlamda toplumlar, kendi millî ve kutsal değerlerine saygı duymayan kanun yapıcılarına da, kanun uygulayıcılarına da saygı duymazlar. Türkiye’nin mevcut en önemli sıkıntısı buradadır. Türk milleti, yönettiği toplumu tanımayan, bu toplumu millî ülküler etrafında birleştirme kabiliyet ve iddiasından yoksun kişiler tarafından idare edilmektedir. Bu tezat ortadan kaldırılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletini ve Türkiye coğrafyasını iyi tanıyan, geniş ufuklu, milliyetçi kadrolar tarafından yönetilmelidir. 12 Eylül’ün bu bakımdan açtığı yaralar derhâl sarılmalı, milletini seven ve onunla aynı idealleri paylaşan kadrolar ülke yönetimini ele almalıdır.


         

Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele