MAMAK ZİYARETLERİ

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

 

 

                12 Eylül 1980’den hemen sonra, doktora üstü bir bursla Kanada`ya gitmiştim. Yurt dışına çıkış hazırlıklarını yaparken bile ihtilalin etkilerini hissetmiştim. Herkesin pasaportu 2–3 gün içinde çıkarken benimki başvurumun üzerinden 10 gün geçtiği hâlde çıkmamıştı. Sonra o zamanki Emniyet Genel Müdür Yardımcısı bir zatın yardımıyla hizmet pasaportumu almış ve Kanada’ya gitmiştim.

                Kanada’da iki yıla yakın bir süre kaldıktan sonra, 1982’nin Eylül ayında Ankara’ya döndüm. Askerî yönetim ve sıkıyönetim olanca ağırlığıyla hissediliyordu. Kardeşim arananlar arasında idi. “Ağabey, sizi bekledim. Anneme babama zahmet vermek istemiyordum. Şimdi gözüm arkada kalmaz, siz geldiniz. İçeride kalacağım zamanın da çok uzun olacağını sanmıyorum. Bu sürede de siz benimle ilgilenirsiniz. Ben teslim oluyorum” dedi. Avukat ağabeylere danıştık, “ilk sorguya kadar geçecek süre dışında tutukluluk hâlinin devam etmesi için bir sebep göremediklerini, ancak o ilk sorguya kadar da 3 belki 4 ay yatmak durumunda kalınabileceğini, ondan sonrası için de bir garantinin olmadığını” söylediler. Kardeşim bu durumu göze aldı ve teslim oldu. Tam 30 ay yattı ve sonra birçok arkadaş gibi beraat etti.

Bu 30 ay içerisinde onu ziyarete bazı aksamalar dışında, haftada bir gün gidiyordum. Bu ziyaretlerimde bazen yalnız, bazen annemle, bazen babamla, bazen kardeşlerimden birisiyle oluyordum. Her blok için farklı ziyaret günleri vardı. Kardeşim muhtelif zamanlarda B, C ve D bloklarda kalmıştı. Bu ziyaretlerde yaşadığım bazı olaylar var ki, aradan yıllar geçtiği hâlde unutamadım. Bunlardan aklımda kalanlar içinde önemli saydığım üç tanesini, unutulup gitmemesi için ve 12 Eylül askerî döneminde bir şekilde görev alan insanların zihnî yapısını ortaya koyması bakımından, yazmak gerektiğini düşündüm.

*  *  *

İlk gittiğimde nizamiyede, kimlik tespit masasında görevli olan gencecik Mehmetçikler bize “sen” diye hitap ediyorlardı. Aramızda çok yaşlı insanlar vardı. Mesela eski bakanlardan emekli Büyükelçi Hasan Esat IŞIK, TKP davasından tutuklu oğlunu ziyarete geliyordu. Farklı ve hasım bir gruptan olduğu hâlde adama yaşına başına hürmeten yardımcı olmaya çalışıyordum. Aramızda bulunan bu gibi insanlara ve esasen hepimize “sen” diye hitap edilmesi garibime gidiyordu. Sonraları bu işin “raconu” böyle demek ki diyerek alıştım.

Bir gün yanlış hatırlamıyorsam Tamer AFACAN’ın annesi, oğluna istediği kitabı getirdiğini söyledi: Dostoyevski’nin bir romanı idi (Yanlış hatırlamıyorsam Yer Altından Notlar). Ben de ona kitabı nereye ve nasıl vereceğini anlattım. Görüşten sonra bizi nizamiyeye götürecek olan arabalara dönerken anne, “kitabı almadılar ben de oğluma söyleyince, o da ‘anne ısrar et, içeride Maksim Gorki’nin kitapları var, Dostoyevski’yi niye kabul etmiyorlar’ dedi” dedi. Ben de kitap kabul edilen yeri gösterdim ve “oraya git, bak yüzbaşı orada” dedim. Sonra otobüse binecekken annenin anlatmasına yardımcı olmak için ben de peşinden gittim.

Yüzbaşı, “almayız dedik ya kadın daha ne ısrar ediyorsun?” diyordu. Ben müdahale ettim ve “komutanım, Dostoyevski, lise son sınıfların edebiyat dersi müfredat proğramında Batı klâsikleri arasında yer alır. Bu kitaba okuma yasağı konamaz” gibisinden bir şeyler söyledim.

O arada arkada duran bir binbaşı “ne oluyor ver bakayım o kitabı” dedi. O kitaba bakarken ben de anlatıyordum: “binbaşım bu Dostoyevski’nin ismine bakıp bunu komünist zannetmeyin, evet Rus’tur ama Rus mistisizminin ve Rus milliyetçiliğinin kurucuları arasında sayılır. Kendisi komünist ihtilalden çok önce yaşamıştır.”

Binbaşı, başını kitaptan kaldırdı, bana baktı ve “Dostoyevski, mevski,  milliyetçiliği elin Rus’undan mı öğreneceğiz, git işine kardeşim, almıyoruz işte var mı itirazın?” dedi. İtiraz edebilir miydim?

Ertesi hafta ben de, Fuat KÖPRÜLÜNÜN kardeşimin istediği bir kitabını götürmüştüm. Aynı yüzbaşı kitabı aldı ve çevirmeye başladı. Dayanamadım ve geçen haftanın hırsıyla, “yüzbaşım, bu kitabın yazarı Fuat KÖPRÜLÜDÜR. Onu hainlikle suçlamaya Türkiye’de kimse ehil değildir” dedim. Yüzbaşı kitaptan başını kaldırmadan, “biz adı büyüğe çıkmış nice hain gördük” dedi ve sonra başını kaldırıp hışımla “peki hain değilse bu ne?” diye sordu, Kitaptaki bir haritayı gösteriyordu, Anadolu’nun güneydoğusunda bir bölge “Kürdi Kınık”, bir bölge “Kürdi Kayı” olarak isimlendirilmişti. Ben de anlattım “buralarda yaşayan bazı Kürt aşiretlerinin Kınık ve Kayı isimli Oğuz boylarından olduğunu gösteriyor. Bunun neresi ihanet?” Neyse ki bu defa kitap kabul edildi.

*  *  *

Solcular içeride açlık grevi yapıyordu. İdare de onları cezalandırma yoluna gitmiş ve kış günü, palto, bot, kazak vb. kışlık giyecekleri yasaklamıştı. Bir gün kardeşim kirli nevresimleri verdi ve “bunlarla beraber bir de battaniye getirirseniz iyi olur” dedi. Ertesi hafta annemle birlikte, temizlenmiş nevresimlerin yanına bir tane battaniye ekleyerek ziyarete gittik. Elbiseleri teslim ettiğimiz nizamiyedeki başçavuş “battaniyeyi almıyoruz” dedi. Sebebini sordum, giyecek yasağı kalkmıştı ama sıkıyönetim komutanlığından gelen “yasağı kaldırma” yazısının ekindeki “yasağı kalkan eşyalar” listesinde battaniye yoktu! Ama battaniye zaten yasaklanmamıştı ki “yasağı kalkan eşyalar” listesinde yer alsın. Başçavuş, “yukarı çıktığınızda nöbetçi subayla görüşün” dedi.

Yukarıda, birkaç subay ayak divanı denilen tarzda sohbet ediyorlardı. Yanlarına vardım ve nöbetçi subaya derdimi anlattım, “ben anlamam kardeşim, sıkıyönetimden battaniye de alınsın diye yazı gelmezse almayız” dedi, ben “battaniye zaten yasak değildi ama” dedim. Bu karşılıklı konuşmanın sonunda sözün bittiği yerde, “son sözünüz bu mu komutanım?” dedim. “Evet” cevabını alınca da gayri ihtiyari “ne denir asker kafası” dedim ama laf ağzımdan çıkar çıkmaz, “durumun vahametini” kavrayıp geri döndüm. Annemin yanına gelip arkama baktığımda nöbetçi subayın “ne demek istiyorsun sen?” anlamında peşimden söylenip el kol hareketleri yaptığını gördüm. Neyse ki ucuz atlatmıştık. O yönetim şartlarında görevliye mukavemetten tutuklanmam işten bile değildi!

*  *  *

Mamak’ta haftada iki gün mahkeme de devam ediyordu. Şeref (Şerafettin YILMAZ) ağabeyin bürosunda canhıraş bir savunma çalışması vardı. Bir taraftan Galip ERDEM ağabey Mamak’taki tutuklularla ve dışarıdaki yakınlarıyla ilgileniyor, âdeta onların ihtiyaçlarını karşılamaktan başka işi yokmuşçasına hareket ediyordu. Galip ağabeyin o zaman ki hayatı tam bir “vakfiye” idi. Diğer taraftan da Şeref ağabey ve bürosundaki diğer avukatlar, klâsörler dolusu belge, ifade, tutanak vs. ile uğraşıyor, her tutuklu arkadaş için ayrı bir savunma dosyası hazırlıyorlardı. O büroda 1980 ile 1985 arasında yaşananlar, Şeref ağabey ve arkadaşlarının fedakârlıkları ayrı bir yazı konusudur.

Tutuklu ziyaretçileri, ziyaret gününe denk gelmiyorsa bu mahkemelere de gidiyorlardı. Tutukluları herkesin ziyaret imkânı yoktu, birinci derece akrabası olmak gerekiyordu. O yüzden ikinci derece yakınlar ve dostlar, mahkeme salonunda hasret gidermeye çalışıyorlardı. Ben mahkemeye bir defa, bürodan Ruhi ile gittim. Ondan sonra da bir daha gitmedim. Salonun en arkasında bir dinleyici türbini kurmuşlardı. Buraya alındık. Biraz sonra bir grup erat koşarak içeri girdi. Yarısı, salonda tutukluların oturacağı alan ile bizim aramıza konmuş olan kanepelerin üzerine çıktı. Sırtları bize dönüktü. Diğer yarısı da, yüzleri bize dönük olarak kanepelerin önünde bir sıra oldular. Duruşma başladıktan bir müddet sonra erlerin birisi dikkatimi çekti, başını bir şekilde sallıyordu; “olmaz” der gibi. Bir müddet sonra baktım yine yapıyor; “bana mı?” diye merakla işaret ettim, yanımdaki Ruhi’yi işaret etti. Ruhi’ye baktım bir anormallik göremedim. “Ruhi er sana bir şey işaret ediyor” dedim. Ruhi ere baktı er, Ruhi’ye başıyla aynı “olmaz” hareketini tekrarlıyordu. Ne var diye ben de tekrar baktım. Ruhi iki ayağı çapraz gelecek şekilde oturmuştu. Ayaklarını düzeltmesini söyledim. Ruhi bir ayağını öbürünün üstünden indirdi. Ere baktık, baş hareketi bu defa “hah tamam oldu” anlamında değişmişti.

Ayak ayaküstüne atmış da olsa bana göre müdahale edilmemesi gerekirdi, kaldı ki Ruhi sadece diz altında iki ayağı çapraz vaziyette oturuyordu!

*  *  *

Bu yazdıklarım ziyaret esnasında yaşananlara bir örnek teşkil eder. Başka ziyaretçilerin daha başka ve daha büyük sıkıntılarla karşılaştıklarından eminim. Askerî rejim döneminde bu yapılanların bir kararla mı olduğu, yoksa münferit davranışlar mı olduğu, işin vahametini değiştirmez. Bu uygulamalardan ben şahsen iki ders çıkardım.

Birincisi askerî yönetim totaliter bir yapı demektir. Bu tip totaliter rejimlerde inisiyatif elde edenlerin üzerinde kamu baskısı olmadığı için vicdanlarında ne varsa onunla amel etmektedirler. Dolayısıyla toplum normlarının insanlar üzerinde etkili olduğu sistemler, totaliter rejimlerden daha adildir.

İkincisi de eğitim sisteminin, insanları, toplumsal baskı olmadığı, bir başına olduğu durumlarda da, adalet üzere hareket edecek biçimde yetiştirmesi gerektiğidir.


         

 


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele