BİR SUBAYIN GÖZÜYLE 12 EYLÜL

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

 

Ne zaman “12 Eylül 1980 Askerî Harekâtı gerekli miydi?” dense, yazı–tura atıldığında paranın dik gelmesi gibi, karar veremeyip tereddüt ederim. Gerçekleştiğinde henüz 12 günlük genç bir yüzbaşı olduğum 12 Eylül Askerî Harekâtı’nın[1] üzerinden 26 yıl geçti. 12 Eylül olayı da kanaatimce tıpkı 27 Mayıs ve 12 Mart vakaları gibi tam olarak incelenmedi. Üstelik 27 Mayıs’ın içinde fiilen yaşayanların önemli bir bölümü hakkın rahmetine kavuştu ve beraberinde tarihe mal olabilecek bilgileri de beraberinde götürdü. Dilerim 12 Eylül konusunda daha duyarlı davranılır ve tarihe ışık tutabilecek bilgi, belge ve anılar bir araya toplanır değerlendirilir. Bunun için de gecikmemek gerekir. Zira, üzerinden tam 26 yıl geçti. Türk Silahlı Kuvvetlerinde 12 Eylül’ü gerçekleştiren en tepedeki komutanlardan ikisi[2] hakkın rahmetine kavuştu. En kıdemlisi emekli orgeneral ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan EVREN de 90 yaşına dalya dedi.

12 Eylül harekâtında ne planlayıcı, ne de diğer çok önemli yerlerde görev almış değilim. Ancak, almış olduğum bazı görevler, döneme ilişkin ışık tutabilecek anılara sahne oldu. O dönemin muvazzaf askerlerinden biri olarak, bu anıların bir kısmını ve kendi değerlendirmelerimi okuyucularla paylaşmayı bir mecburiyet olarak gördüm.

Ağustos 1980’de, “İleri İhtisas Kursu” nedeniyle TCG Erkin’den[3] “Gölcük Ana Üs Komutanlığı Emrine” atanmış ve katılışımı yapmıştım. Eylül 1980’in ilk günlerinde Harp Akademileri sınavına hazırlık maksadıyla açılan iki haftalık bir kurs için tefrik edildiğim, Ayazağa’daki Harp Akademileri Komutanlığına katılmıştım. Kendi devrem olan 1974 mezunu Deniz Harp Okulu mezunu arkadaşlarımın çoğunlukta bulunduğu bu kurs, bizlere kısa da sürse Harp Okulu  günlerimizi hatırlatmış, yıllardır göremediğimiz arkadaşlarımızla hasret giderme fırsatını bulmuştuk. Kimi evlenmiş, kiminin çocukları olmuş, kiminin saçı dökülmüş, kiminin vücudu yağ bağlayarak fiziği bozulmuştu. Ama onlar hep bizim, Deniz Lisesi’nde ve Harp Okulu’nda çoğunlukla lakaplarıyla tanıyıp çağırdığımız, kısa pantolonla birbirimizi tanıdığımız, “kardeşlerimiz kadar yakın” sınıf arkadaşlarımızdı. O yıl, yani 1981 yılı Ocağının başında bir hafta sürecek Deniz Harp Akademisi sınavları vardı. Pek çok arkadaşımın kurs sırasında hocalara verdikleri olumlu cevaplardan, sınavlara hazır olduklarını gıpta ile izledim. Bunlar çoğunlukla yüzer unsurların ve kurmay subayların yoğun bulunduğu Gölcük’teki gemilerde görevli arkadaşlarımdı. Mersin’den gelen ve bölgede amiral ile birlikte sayısı üçü bulan kurmaylara ulaşma şansı bulunmayan benim gibilerin, olumlu tepkiler verebilmesi ise o günlerde mümkün değildi. Bu nedenle aradaki mesafeyi yılbaşına kadar kapatabilmek için bir çalışma planı yaptığım gibi, kursta öğretilenleri de can kulağı ile dinlemeye çalışıyordum. Derken 10 Eylül’de dersler birden hafifledi ve hazırlık sınavının yapılacağı kursun son günü olan 11 Eylül Cuma günü sabahı, “Acele birliklerinize dönün!” şeklinde, hiçbir açıklama ve bahane ileri sürülmeyen bir emir aldık. Akşama doğru Gölcük’e ulaştım. Eski E-5 karayolundan giderken İzmit Körfezi’nin Gölcük yakasında görmeye alışık olduğumuz harp gemilerinin hiç birini görememiş, bir fevkaladelik olduğunu hissetmiştik.

Gölcük’e ulaştıktan sonra Ana Üs Komutanlığı karargâhına katıldım ve durumdaki fevkaladeliğin sebebini tanıdıklarıma  sordum. Ne yazık ki hiç kimseden elle tutulur bir bilgi almak mümkün değildi. Bize mesai bitiminde izin de verilmedi. Sadece, akşam yemeği için ayrılabileceğimizi, ancak yemekten sonra geri dönmemiz gerektiği emredildi. Orduevi’ne yemeğe gittim. Yemekte, devre arkadaşım ve emekli bir amiralin çocuğu olan arkadaşımla[4] karşılaştım. Kulağı delik olan Fazıl da pek bilgi sahibi değildi. “Poyraz” adı verilen Gölcük’teki yüzer unsurların bulunduğu iskelelerde hemen hiçbir faal harp gemisinin kalmadığını ifadeyle, bunların nereye gittiğini sorunca Fazıl da, “Yunanistan’la harp ihtimali var. Onun için tüm gemiler sefer görev yerlerine ve dağılma mevkilerine hareket etmiş” şeklinde, kendisinin de pek inanmadığı bir şeyleri geveledi. Tabii ki ikna olmadık. Zira, bir harbin emareleri olarak önce gerginlik çıktığını, daha sonra gerginliğin tırmandığını, birdenbire harbin çıkamayacağını daha birkaç gün önceki Harp Akademisi Hazırlık Kursu’nda öğrenmiştik. Yemekten sonra yeniden Ana Üs Komutanlığı karargâhına döndüm. Gene bir şeyler söyleyen olur diye kulak kabarttım ama nafile. Biraz televizyon izledim, biraz kitap okudum, biraz uyukladım derken, benim gibi bekleşen diğer personel dâhil herkesi 12 Eylül saat 01.30’da büyükçe bir salona topladılar. Ana Üs Kurmay Başkanı Albay Teoman ERBEY telaşlı bir şekilde personelin tamamen toplanmasını bekledi. Daha sonra da komutana haber verdi. Gölcük Ana Üs Komutanı Tümamiral Necmettin KESKİ, “Bugün saat 02.30’dan itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri ülke çapında yönetime el koyacaktır. Yönetime el koyulması ile birlikte ülkede sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı da ilan edilecektir. Şimdi sizlere bu askerî harekâtta alacağınız görevler hakkında bilgi verilecektir!” şeklinde bir açıklama yaptı. 27 Mayıs ve 12 Mart olaylarının ardından şekillenen Türk Silahlı Kuvvetlerinin çatısı altında, bu emir ve düşünceye hiçbir askerin “Hayır” diyebilmesi mümkün değildi.  Kaldı ki, o günlerde böyle bir harekâtı dört gözle bekleyenler de vardı. O günleri biraz hatırlamaya çalışalım.

 

12 Eylül’ü Davet Eden Gelişmelerden Örnekler

1970’li yılların ikinci yarısı tam bir kamplaşmanın olduğu bir dönemdi. Bir tarafta siyasetçiler “Millî Cephe” ve “Sosyal Demokratlar”[5] diye ayrışırken, öte yanda üniversitelerde ağırlıklı olmak üzere öğrenciler de kamplaşmıştı. Tabii üniversite öğretim üyeleri de bu kamplaşmanın içindeydi. Hatta bazı üniversiteler, bu kamplaşmada yönetimi ellerinde tutuyorlarsa, diğer gruba neredeyse okuma hakkı tanınmıyordu. Sık sık yaşanan öğrenci kavgaları yanında, öğrenci boykotları ile eğitim-öğretim alabildiğine baltalanıyor, gelecekte bilim adamı ya da iş adamı olması beklenenler, bilgi edinme yerine kavga ve nefreti öğreniyorlardı.

Liselerin de üniversitelerden bir farkı kalmamıştı. 1979-1980 eğitim-öğretim yılında Mersin’deki Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde millî güvenlik dersine gidiyordum. Yaz döneminde bir sabah gene okula gittim ve ilk derse girdim. Dersi işlemeye çalışırken sınıfta bir anormallik hissettim ancak, durumu anlamak mümkün olmadı. Ne zaman ki ders bitti, tüm öğrenciler yaydan fırlamış ok gibi dışarı fırladılar. Çantamı toplayıp koridora girdiğimde, benim sınıfımdan başka hiçbir sınıfta ders yapılmamış olduğunu anladım. Tüm öğrenciler bahçede toplanmış, biri konuşuyor, diğerleri de dersleri girmeyerek boykot ediyordu. Öğretmenler odasına doğru giderken iki göbekli polisin bir erkek öğrenciyi küfürler savurarak kovaladığını gördüm. Öğretmenler odası ise tam bir curcuna idi. Dostluk, arkadaşlık, hoşgörü diye bir şey kalmamıştı. O dönemde kot pantolon giymeyi “Devrimcilik” olarak algılayan bayan öğretmenler, Millî Eğitim Bakanlığının kıyafet yönetmeliğini hiçe sayabiliyordu. Müdür mü? Onun da pek çok müdür gibi, bu ortamda görev yapmaktan zevk aldığını zannetmiyorum. Benim sınıfımın dolu olması belki de asker oluşumdan kaynaklanıyordu. Ya da, sınıfımın öğrencileri boykotun saati konusunda yanılmışlardı. Zaten daha sonraki saatlerde ben de ders yapamadım. O dönemdeki liselerin bile en hafifinden durumu böyleydi ve mevcut siyasi iradeyle düzelebilecek gibi de görünmüyordu.

Kamplaşma güvenlik güçlerine kadar yayılmıştı. O dönemde polislerin “Polder”, ya da “Ülküder” gibi derneklere ayrıldıkları, öğrenci olaylarında taraf tuttukları sıkça yazılan iddialardı. Hatta yargıda da aynı kamplaşmaların başını alıp gittiği iddia ediliyordu.

İşçi sendikaları ile işverenler devamlı bir kavga içindeydi. Sıkça yapılan boykotlarla ekonomi kapatamayacağı büyük kayıplara uğruyor, her gün on binlerce işçinin iş kayıpları nedense önlenemiyordu. Sıkça yapılan gösteri ve yürüyüşler sırasında, bu gösterilerin bulunduğu yerlerdeki gayrı menkuller ve araçlara büyük hasarlar verdiriliyordu. Siyasi iktidar ise olayları ve hasarları önlemede çaresizdi.

En vahim olaylardan biri de öğretmenlerin dahi iki gruba ayrılmış olmasıydı. “Töbder” ve “Ülkübir” gibi kamplaşan öğretmenlerimiz de, sadece karşı kamptaki meslektaşlarına değil, öğrencilerine karşı da tavır almaya başlamış, minicik yavrular bile anlamını bilmeden “karşı taraf” hakkında kin ve nefret tohumları ile doldurulmaya başlanmıştı.

Ankara ve İstanbul gibi büyük kentlerde akşamları saat 20.00’dan sonra tek başına ya da aile ile birlikte dışarı çıkanlara, hele de özel arabası yoksa “deli” yakıştırması yapanlar oluyordu. Zira, bu saatten sonra sokaklar kamplaşmanın çeşitli ellerine terk edilmiş, büyük şehirlerin varoşlarında “Kurtarılmış Bölge”ler adı altında, devletin ulaşamadığı yerler türemişti. Siyasi irade gene çaresizdi…

Kamplaşmanın en son gireceği yerlerden biri olan silahlı kuvvetlerde de çanlar çalmaya başlamıştı. Bir taraftan Hava Kuvvetlerinin astsubayları yürüyüş yaparken, Deniz Kuvvetlerinin ana üssü ve muharip yüzer birliklerinin bağlı olduğu Donanma Komutanlığının yer aldığı Gölcük de çalkalanıyordu. Hatta üssün duvarlarına deniz astsubaylarınca yönetim ve subaylar aleyhinde yazılar bile yazılmıştı. Gemilerde özellikle astsubaylar arasındaki kamplaşma gözle görülür şekildeydi. Keza, genelde bir subay karşıtlığının var olduğunu anlamak çok kolaydı. Belki henüz tehlike sınırları içerisinde değildi ama, tehlike de “Geliyorum!” diyordu. Daha sonra duyduklarıma göre, 1970’li yılların sonlarına doğru Harp Akademisinde öğrenim gören özellikle Kara Kuvvetleri Komutanlığı subayları arasında da hafif ancak, belirgin bir kamplaşma yaşanmıştı.

Ülkenin yasama, yargı ve yürütmesi içerisinde olduğu gibi, güvenlik güçleri, silahlı kuvvetleri, işçileri, eğitim birimleri ve daha pek kesiminde gittikçe derinleşen çatlaklar oluşmuştu. Baba ile oğul (ya da kız), kardeşler, kardeş çocukları, aynı mahallenin iki iyi arkadaşı hep kamplaşmış, birbirlerine düşmüş, bazı duyarlı aileler çocuklarını üniversitelerde “helak” olmasın diye okutmamaya başlamıştı. Zira,12 Eylül’e dayanan günlerde, günde ortalama 30-35 kişi sokaklarda karşı kampın kurşunlarına hedef oluyordu. Bunların çoğunluğu ise Türkiye’mizin geleceği ve göz bebeği gençlerdi. İki büyük kamplaşma dışında, devletin istikrarsızlığından istifadeyle çeşitli bölücü ve irticai akımlar da birbiri peşi sıra kurulup yeşermeye başlamıştı. Karadeniz’in şirin bir kasabasında “Terzi”lik yapan biri neredeyse kendi devletçiğini ilan etme noktasına gelmişti. Ülkenin gerçek sahipleri Alevi-Sünni diye birbirine düşürülmeye başlanmıştı. Sıkıyönetim olmasına karşılık, yargı ve güvenlik güçleri arasındaki kamplaşma nedeniyle başarılı olunamıyordu. Zira, herhangi bir baskın, çoğunlukla karşı tarafa bildiriliyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) komuta kademesi bu durumu bir mektupla hükûmete bildirmiş, hatta ülkenin yeniden rayına oturtulabilmesi için iki büyük parti olan Adalet Partisi ile CHP’nin koalisyon kurmasını önermişti. Olmadı. Zira, bu iki partinin yöneticileri de kamplaşmanın anlaşılmaz hazzından bir türlü kendilerini alamıyorlardı. 12 Eylül öncesi Türkiye’sinin durumu, yukarıda özetlenenlerden çok daha feci idi. Türkiye bir çöküş içine girmiş, imdat diye bağırıyor ama, duyan yoktu…

 

12 Eylül’de Yaşadıklarım

Gölcük Ana Üs Komutanının konuşmasının ardından bana da bir görev verildi. Karamürsel’e giderek kaymakam ve belediye başkanını, bölgenin “Tali Sıkıyönetim Komutanı” olan Ana Üs Komutanı’na getirecektim. Komutanlık da onlara, sokağa çıkma yasağı nedeniyle ortaya çıkabilecek sorunları çözme, halkın iaşe, ibate ve acil ulaşım gibi sorunlarına formül bulma konusunda görüş alış verişinde bulunacak, diğer bazı talimatları verecekti. Bu maksatla bir minibüs ve muhafız eşliğinde Karamürsel’deki Deniz Eğitim Komutanlığı karargâhına intikal ettim. Karargâha ulaştığımda Karamürsel’in kaymakam ve belediye başkanlarının vekilleri ile karşılaştım. Asılları izinde olduğu için, piyango onlara vurmuştu. Her ikisi de korku içindeydi. Her ne kadar da “Endişe edecek bir durum yok. Size Sıkıyönetim Tali Komutanlığı olarak bazı talimatlar verilecek!” demiş isem de, gözlerindeki endişenin silineceği yoktu. Zira, sabaha karşı silahlı askerler tarafından sorgusuz sualsiz evlerinden alınmışlar, gene silahlı muhafız eşliğinde tanımadıkları bir subay tarafından bir “meçhule” götürülüyorlardı. Bugün onların endişesini daha iyi anlayabiliyorum. Neyse ki Ana Üs Komutanlığında, söylediğim çerçevede hareket edildi ve dönüşlerinde daha sakin ve daha az endişe eder urumda olduklarını gördüm. Düşünüyorum da, Türkiye’nin her kasaba, belde ve kentinde aynı durum yaşanırken acaba kaç subay benim gibi davranmıştı? Acaba çok daha hoyrat ve “kraldan daha kralcı” davranıp, fırsat bu fırsat deyip mülki ve mahallî idare yöneticilerine fena davranışlarda bulunanlar olmamış mıydı? Olmaması mümkün değildi. Ne yazık ki olduğunu daha sonradan duyacaktım… Bunlardan biri de kurmay yüzbaşı iken istifa edip ayrılan ve şu anda önemli bir deniz nakliyat firmasında önemli bir mevki işgal eden biri idi. Duyduğuma göre bu arkadaş, Karamürsel bölgesinde, kabahatli gördüğü minibüs sürücülerini küfür ve tekme-tokat arabadan indirip, her türlü hakareti yapıyormuş. Hâlbuki bir başka bölgede kendi akrabaları da aynı hakaretlere maruz kalabilirdi. Bunu nedense düşünmüyor, üniformasına ve ettiği yemine karşı bir hareket sergiliyordu…

Ana Üs Komutanlığı’nda bir-iki gün bekledikten sonra, Donanma Komutanlığında kurulan Sıkıyönetim Merkezi’nde her üç günde 24 saatlik vardiyalı bir göreve gönderildim. Bölge nispeten sakin olduğundan, buradaki görevim de sakin geçiyordu. Bu nedenle Harp Akademisi giriş sınavlarına hazırlanmaya başlamıştım. Bir gecelik vardiya esnasında sosyal derslerden (Siyasi Tarih, Cumhuriyet Tarihi, Hukuk, İktisat vb.) birinin özetini çıkarmam mümkün oluyordu. Donanma Komutanlığında iken Bursa bölgesinden bazı zanlılar Gölcük’e getiriliyordu. Muhafızlar ve başlarında bir subay eşliğinde yapılan bu intikallerin birini gerçekleştiren benden üç yıl kıdemli bir karacı yüzbaşı ile konuştuk. Bu subay bir nedenle yakalananlar için, “Adamın sırtına yastık koyup, sopayla döveceksin. Sen vurdukça adam güler. Ama üç ay içerisinde ciğerleri sökülür…” demişti. Ne yazık ki TSK’nın o günlerde böyle düşünen mensupları da vardı…

Bir süre sonra Gölcük Merkez Komutanlığına gönderildim. Takviye maksadıyla iki subay istenmiş, tehir edilen “İleri İhtisas Kursu” nedeniyle boşta olduğumuzdan, destek istenen yere ışınlanıveriyorduk. Gölcük Merkez Komutanlığındaki ikinci günümde, o gece “operasyon”a çıkacağım söylendi. İlçe Jandarma Komutanı olan ve benden birkaç yıl kıdemli Nuri Yüzbaşı yönetiminde gece yarısı Gölcük’ün kenar mahallelerinde “anarşist” aramaya başladık. Deniz subayı olduğum için “Sokak Çatışması”nın usullerini bilmiyordum. Nuri Yüzbaşı her birimizi bir ağaç ya da duvar gibi sütre gerisine yerleştirerek, kendisi de kapının yan tarafına geçmek suretiyle kapıyı çalıyordu. Ses veren yoksa kapı zorlanıyor ve dikkatlice arama yapılıyordu. Böylece sabaha kadar arama yapmış, ama hiçbir anarşist bulamamıştık.

Bir başka gün polisler bir-iki zanlıyı Merkez Komutanlığına getirdiler. Birlikte nöbet tuttuğum, Merkez Komutanlığının kadrolu subayı ve evvelce TCG Erkin’de birlikte görev yaptığım İlkin Yüzbaşı beni çağırdı ve aşağı kata gitmememi söyledi. Nedenini sorunca, polislerin getirilen bu zanlıları konuşturacağını, konuşturmak için de muhtemelen biraz “okşayabileceklerini” söylemişti. Tepki verince, “Bu polisin işi. Karışmamak en iyisi” diyerek beni yatıştırmaya çalışmıştı. Bizler alışık olmadığımız böyle bir durumdan etkilenebilirdik. Onun içindir ki beni de üst katlara çekmişti. Ne mutlu ki bugün karakollarımızda işkence aletleri yok. Hoş o zaman da işkence aleti görmemiş, ya da dikkatimi çekmemişti.

Gölcük Merkez Komutanlığına geleli henüz bir hafta bile dolmaz iken bu kez yeni bir emir aldık ve valizi hazırladık. Bu kez Ankara’daki 4. Kolordu ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı emrinde görev almak üzere gönderilmiştik. Beş adet “Yüzbaşı” rütbesinde subay istenmişti. Benim gibi kursu tehir edilmiş olan Tufan ERSOY, Bahadır CANKUL, Bülent ÇANGA hatırlayamadığım bir yüzbaşı daha, yolluk ve harcırahımızı dahi alamadan apar topar Ankara’ya gittik. Deniz Kuvvetleri Personel Başkanı Tuğamiral  Sadun ÖZTÜRK bizlerle kısa bir konuşma yaptıktan sonra 4. Kolordu karargâhına gönderdi. Kolordu ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Recep ERGUN’du. Bizlerin Gölcük’ten geldiğini duyunca hayretini gizleyemedi. Recep Paşa’nın karargâhında biri albay, diğeri yüzbaşı olmak üzere iki kurmay subayı mevcuttu. Ayrıca MİT’ten de uzmanlar bulunuyordu. Bizim gibi, Kara ve Hava Kuvvetlerinin çeşitli birliklerinden geçici görevle Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı karargâhında toplanan 25-30 subay vardı. Birer ikişer kişi, solcu, bölücü, sağcı, irticacı şekilde sınıflandırılmış, ayrıca her biri kısa isimleriyle anılan örgütleri incelemek üzere ayrılmıştık. İşin ilginç yanı, Gölcük’ten gelmiş olan ben de dâhil beş denizci subayın “İstihbarat” konusunda hiçbir eğitimi ve alt yapısı mevcut değildi. Yani, birer “uzman” olarak Ankaralara kadar gönderilmemiştik. Belki de bu nedenle Kolordu Komutanı bize biraz hayret, biraz da acıyarak bakmıştı. Gene de, bu yasa dışı ya da, 12 Eylül’le birlikte yasa dışı hâle gelen örgütleri çökertebilmek için değerlendirme birimi olarak çalışıyorduk. Hapistekilerin gönderdiği itiraf, ifşa ve şikâyet mektupları ile mevcut dokümanları inceleyerek sonuca ulaşmaya çalışıyorduk.

Bir ay kadar süren bu çalışmalarımız sırasında iki konuda iliklerime kadar titrediğimi hissettiğim gelişmeyle karşılaşmıştım. Bunlardan biri; bir yasa dışı örgütün bir mahalleyi sokak sokak, hatta hane hane fişleyip, 70 yaşındaki nineye kadar siyasi görüşünü belgelemiş olmasıydı. İkincisi ise daha fenaydı. Bir sol fraksiyonun Ankara’daki bir “ölüm listesi” bulunmuştu. Benzer bir liste de sağcı bir örgütün dokümanları arasında çıkmıştı.

Ankara’da mevcudiyetimiz sırasında havalar soğumaya başlamış, sabah ve akşam saatlerinde yeni mesai yerlerimize gidip gelirken gocukla dahi üşümeye başlamıştık. Böyle bir günde Sıkıyönetim Komutanı Recep Paşa bizleri çağırdı ve Gölcük’ten geldiğimizi bildiği için, “Sizleri azat ediyorum. Görev yerlerinize geri dönebilirsiniz” diyerek teşekkür etti ve bizleri serbest bıraktı. Sevinçle, doğru Deniz Kuvvetleri Personel Başkanlığına gittik. Personel Başkanı Sadun Paşa bizleri görünce kaşlarını çatarak neden geldiğimizi sordu. Biz de durumu aynen aktardık. Bunun üzerine; “Bana bakın. Karacılar kolay kolay adam bırakmazlar. Şayet bir halt ettiyseniz ölümlerden ölüm ve Türkiye’de de gidebileceğiniz en ücra tayin bölgelerinde  yer beğenin!” demişti. Bu sözler moralimizi bozsa da, Gölcük’e geri dönmüştük. Zaten bir iki hafta içinde tehir edilmiş olan kurslarımız açılmış, ortada kalmaktan kurtulmuştuk. 

12 Eylül’le ilgili çok yakından bildiğim bir gerçeği de burada açıklamakta yarar görüyorum. Ağabeyim[6] 1978-1980 dönemlerinde Almanya’daki Türk öğrencilere Türkçe öğretmeni olarak gitmek üzere müracaat etmişti. Kurs gördüğü ve yeterli notu aldığı hâlde ilk yılında “Töbder” üyesi olmadığı gerekçesiyle hakkını zayi etmişlerdi. İkinci yıl bu kez hükûmet değişmiş, ardından da “Ülkübir” üyesi olmadığı gerekçesiyle hakkı zayi edilmişti. Her iki hükûmetteki, ya da bakanlıktaki anlayış da “Bizden değil, demek ki öbür taraftan” şeklindeydi. 12 Eylül’le birlikte, hiçbir tarafa üye olmadığı görülmüş ve en kısa sürede Ankara’ya çağrılarak beş yıllığına Almanya’ya gönderilmişti.

3 Ağustos 1983’ten itibaren Genelkurmay Personel Başkanlığında genç bir kurmay subay olarak görev yapıyordum. Konsey üyelerinden Orgeneral Nurettin ERSİN, 5.5 aylık bir süreliğine Genelkurmay Başkanı olarak görev almıştı. Konsey’in Başkanı ve Cumhurbaşkanı Kenan EVREN döneminde başlayan bir görev mevcuttu. Genel Kurmay Başkanlığına herhangi bir nedenle şikâyet ve talep için başvuranların mektuplarına mutlaka cevap yazılıyordu. Hemen her mektup inceleniyor, hassasiyetine göre komuta katına çıkarılıyor, önemli bulunmaz ise en azından daire başkanı generalin imzası ile bir cevap veriliyordu. Vatandaşın şikâyetlerine bu derece dikkat ediliyordu.

Kasım 1983’te yapılan genel seçimlerin ardından ANAP ve Genel Başkanı Turgut ÖZAL iktidar olmuş, 12 Eylül ara döneminin başbakanı ve kabinesi değişmişti. 11 Aralık 1983’te Orgeneral Nurettin ERSİN’in yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Necdet ÜRUĞ Genelkurmay Başkanlığı görevini teslim almıştı. Birkaç gün içinde yeni komutana, her şubenin önemli konuları takdim edildi. O zamanlar Genelkurmay karargâh binasının altındaki Harp Karargâhı’nda gerçekleşen bu arzdan önce, Necdet Paşa’nın ilk konuşmasındaki bazı ifadeler dün gibi hatırımda. Necdet Paşa; “Artık ülkede meşru bir hükûmet kurulmuştur. Devlet dairelerinde ve başka yerlerdeki elinizi ayağınızı çekin ve karargâhlarınıza, birliklerinize dönün!” emrini verdi. Bu konuşma, tıpkı 12 Eylül’den iki yıl sonra yeni anayasayı halk oyuna sunan ve bir sene sonra da genel seçimleri yaptıran Askeri Konsey’in hareketi kadar, “demokrasiye dönüş” konusundaki kararlılığın ve inancın bir ifadesiydi.

 

12 Eylül’le İlgili Sonradan Duyduklarım - Hayal Kırıklıkları

1988 yılı ortalarında Almanya’daki Sevk ve İdare Akademisindeki iki yıllık eğitim için tefrik edilmiştim. Komutanı olduğum gemiyi[7] ağustos ayı ortalarında yeni komutana teslim etmiş ve Almanya’ya intikalden önce iki hafta izin yapma fırsatı bulmuştum. Bu izin sırasında şimdi Yumurtalık bölgesine yakın Burnaz Plajı’nda iken, Dörtyol’dan biri ile sohbet ediyorduk. Konuşma dönüp dolaşıp 12 Eylül ve sıkıyönetim üzerine düğümlenmişti. Adana’da vatani görevini çavuş olarak yapan bir kişinin anlattıklarını dinleyince kahretmemek mümkün olamadı. Bu şahıs, Adana’da 1982-83 yıllarında esnaftan nasıl rüşvet ve avanta aldıklarından söz ediyordu. “Bölük komutanınız biliyor muydu?” diye sorunca, “Nereden bilecek ki?” cevabını vermişti. Bu işi pek çok askerin yaptığını söyleyen “Çarıklı erkan-ı harp” çavuşu, askerliği sırasında evinden hiç harçlık istemediği gibi, biriktirdiği haraçla terhis sonrası bir hızar bile kurduğunu söylemişti. Tüm kalbimle inanıyorum ki, Adana gibi pek çok yerde aynı karanlık işler yapılmış ve başta Ankara’daki komutanlar olmak üzere, hiç kimsenin bu ahlaksızlıktan haberi olmamıştı. Üstelik o yıllarda şikâyet mektuplarının okunup cevaplandırıldığı merkezlerden birinde bizzat ben görev almıştım. Bunu duyduktan sonra bir subay olarak rahat uyuyabilmem mümkün olabilir miydi?

2004 yılı Martında emekli olduktan bir ay sonra Türk Ocağı Ankara şubesine kayıt yaptırmıştım. Yeni evime yakın olduğu için Türk Ocakları Genel Başkanlığına sıkça uğrayabiliyor ve sohbetlere iştirak ediyordum. Bu sohbetler sırasında Genel Başkan Nuri GÜRGÜR’den, kendisi 12 Eylül döneminde bizzat tutuklanan ve yargılanan Necati Paşa’dan ve yeni Genel Başkan Yardımcısı Yücel HACALOĞLU’ndan dinlediklerimi düşününce gene rahat uyuyabildiğimi söyleyebilmek mümkün değil. Henüz 12 Eylül Harekâtının saati başlamadan önce, yani 11 Eylül gecesi MHP’nin Bahçelievler’deki merkezinin bulunduğu sokakta bir büyük araç elektrik direğine çarpmış ve sokağın ışıkları sönmüş. 12 Eylül Harekâtı ile birlikte MHP Genel Merkezi’nde karanlıkta arama yapılmış. Derken üç gün sonra MHP Genel Başkanı Alparslan TÜRKEŞ yakalanmış ve Necati Paşa ile birlikte aynı yerde mefkuf edilmiş. Görüşmeler çeşitli kereler engellenmiş. Mahkeme safhasında deliller kabul edilmemiş. Bin dereden su getirilmiş. 4. Kolordu ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığındaki mevkufluk döneminde olmadık eziyetlerle karşılaşmışlar. Üstelik bu iki insan sadece siyasi değil, aynı zamanda az uz sayılmayacak bir askerlik geçmişleri olan kişilerdi. Neler hissettiklerini bir asker olarak bütün dehşeti ile anlayabiliyorum. Bu nedenledir ki, Türkiye’deki milliyetçi kesim 12 Eylül’ü hiç de iyi yad etmemektedir. Hatta tam tersine, “12 Eylül milliyetçileri dağıttı!” demektedirler.

Sosyal demokratlar da 12 Eylül’e diş bileyenlerden. Hatta “faşist” bir yönetim olduğunu iddia edenler bile var. Bunlar, Konsey Başkanı Kenan EVREN’in nutuklarındaki dinî söylemlerinin, “irticai kesime cesaret verdiğini” söyleyebilecek kadar iddialı olup, 12 Eylül sürecinden sonra Türkiye’de irticanın hortladığını söylemekte ve müsebbibi olarak dönemin yönetimini suçlamaktadırlar. Radikal dinci gruplar ve sağın merkezden uzağına düşenler de 12 Eylül ve Kenan EVREN’i pek sevimli bulmamaktadırlar.

Nispeten merkeze yakın siyasi görüşte olanlar da pek memnun olmamıştır. Bunlardan biri daha sonra Cumhurbaşkanlığı yapacak olan Süleyman DEMİREL olup, 12 Eylül’de tutuklanıp “Zincirbozan”da mevkufluk yaşamış, 12 Eylül’den önce bir araya gelemediği karşı siyasi görüşteki Deniz BAYKAL’la anlaşabildiklerini görmüştü. Askerlerin de pek memnun olmamış olduklarını sonradan öğrendik. Emekli olduktan sonra pek çok komutan da 12 Eylül’ün lideri Evren’i, “irticaya yeşil ışık yakmakla” suçlamışlardı.

Sonuç: Velhasıl, 12 Eylül Harekâtı ile ne İsa’ya, ne de Musa’ya yaranabilinmişti. Bu konuda, şu an Türkiye’deki hemen her kesim neredeyse hemfikirdir. Peki, hiçbir kesimi memnun etmeyen “12 Eylül Askeri Harekâtı” boşuna mı yapılmıştı? Konuştuğum pek çok kişi, “11/12 Eylül gecesine kadar yapılanlara evet, ama ondan sonrakine hayır” diyor. İşte bu nedenledir ki, ben de pek nadir düştüğüm kararsızlık hâlini 12 Eylül konusuyla bir kez daha yaşıyorum. “Yararlı mıydı, yoksa yararsız mı?” sorusunu kendi kendime sorduğumda, paranın ne yazı, ne de tura yüzü görünüyor. Para hiçbir yere yatmayıp dik duruyor.


        

[1] Buna Askeri Darbe, İhtilal vb. yakıştırmalar yapanlar da var. Ama, 12 Eylül 1980 günlerinde bir emir-komuta zinciri içerisinde bizlere altı çizilerek verilen mesaj, bunun bir “Askeri Harekât” olduğu idi.

[2] Orgeneral Nurettin Ersin ve Orgeneral Sedat Celasun.

[3] 1976-1980 arasında görev yaptığım, eski Trabzon yolcu gemisinden askerî gemiye çevrilen ve Mersin-Magosa arasında lojistik nakliyat yapan, yazları “Okul Gemisi” olarak kullanılan bir gemi.

[4] Şimdi, emekli Deniz Kurmay Albay Fazıl Biren’dir.

[5] Genel anlamıyla sağcı ve solcu olarak anılıyorlardı.

[6] Fevzi Yavuz, Dörtyol “İlk Kurşun” gazetesi köşe yazarı ve emekli öğretmen.

[7] TCG Akhisar.


Türk Yurdu Eylül 2006
Türk Yurdu Eylül 2006
Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele